Eve Yüzerken – Deborah Levy

 

“Fransız Riviera’sındaki bir villada tatillerinin tadını çıkaran iki İngiliz ailenin havuzunda beliren kızıl saçlı, yeşil tırnaklı, çıplak bir kadın: Kitty Finch. Nereden geliyor? Onlardan ne istiyor? Her anlamda onlara yabancı olan bu kadın bir botanist mi, bir şair mi, yoksa sadece deli mi?  Deborah Levy’nin eleştirmenlerce Virginia Woolf’a, Patricia Highsmith’e, zaman zamansa Claude Chabrol ya da François Ozon filminden bir sahneye benzetilen stili sonuçta hiçbirine benzemeyen bir özgünlüğe ulaşmayı başarıyor. Tekrarlanan cümleler, imajlar ve temalarla ortaya yepyeni, orijinal bir motif çıkıyor. Sakladıkları ve açık ettikleriyle sinematografik ve taze bir anlatı kuran Levy, son zamanların en dikkat çeken yazarları arasında adından söz ettirmeyi başarıyor. 2012 yılında Man Booker Ödülü’nün finalistleri arasında yer alan Eve Yüzerken, sayfaları elinizde göz açıp kapayıncaya kadar eriyecek, tekinsiz bir modern zaman rüyası.” Eve Yüzerken’den bir bölüm paylaşıyoruz.

Vahşi Yaşam

Turistik villanın bahçesinde bulunan yüzme havuzu, tatil broşürlerindeki cansız mavi havuzlardan çok bir göleti andırıyordu. Antibes’de yaşayan taş ustası İtalyan bir ailenin oyduğu dikdörtgen biçimli bir göletti bu. Havuzun derin kıyısında, bir dizi çam ağacının suyu tuttuğu bölümde, hareketsiz bir gövde suyun üzerinde yüzüyordu.

“Bir ayı olabilir mi?” Joe Jacobs elini, suyun yönünde belli belirsiz salladı. Hintli terzisinin ona özel diktiği ham ipekten gömleğini delip geçen güneşi hissediyordu. Sırtı alev almış gibiydi. Temmuzun sıcak hava dalgasında yollar bile eriyordu.

On dört yaşındaki kızı Nina Jacobs, kiraz desenli yeni bikinisiyle havuz kenarında durmuş endişeli gözlerle annesine baktı. Isabel Jacobs kotunun fermuarını açıyordu. Suya atlayacakmış gibi bir hali vardı. Nina aynı zamanda, o yaz villayı kendileriyle paylaşan aile dostları Mitchell ve Laura’nın çay fincanlarını yere bırakıp havuzun sığ kıyısındaki taş basamaklara doğru yürüdüklerini gördü. Bir doksanlık, ince uzun dişi-dev Laura, sandaletlerini ayağından fırlatıp, dizine kadar suya girdi. Eski püskü, sarı bir deniz yatağı, havuzun yosun tutmuş kenarlarına çarpınca suda boğularak ölmenin çeşitli aşamalarındaki arıları dört bir yana dağıttı.

“Isabel, sence bu ne?”

Bulunduğu yerden Nina, bunun suda yüzen çıplak bir kadın olduğunu görebiliyordu. Kadın yüzüstü yatıyor, kolları bir denizyıldızı gibi iki yana uzanıyordu. Saçları gövdesinin etrafında yosun gibi salınıyordu.

“Jozef onun bir ayı olduğunu düşünüyor,” diye cevapladı Isabel, her zamanki kayıtsız savaş muhabiri tonlamasıyla.

“Eğer bir ayıysa, onu vurmam gerekebilir.” Daha birkaç gün önce, Nice’teki bitpazarından iki antika Pers tabancası satın almış olan Mitchell’ın canı bir şeyleri vurmak istiyordu.

Dün, Los Angeles’ın dağlarından inip bir Hollywood aktörünün havuzuna dalan doksan dört kiloluk ayıyla ilgili gazetede okudukları bir haberi tartışmışlardı. Los Angeles Hayvanları Koruma Dairesi’ne göre ayı kızışmıştı. Aktör ilgili makamları aramıştı. Ayı bayıltıcı silahla vurulduktan sonra civardaki dağlara götürülüp salıverilmişti. Joe Jacobs, uyuşturucunun etkisi altındayken eve doğru yalpalamanın nasıl bir şey olduğu üzerine yüksek sesle kafa yormuştu. Ayı evine varmış mıydı acaba? Başı dönmüş, hafızası zayıflamış ve sanrılar görmeye başlamış mıydı? Belki de, silahın iğnesine yerleştirilen uyku ilacı, diğer ismiyle “kimyasal esaret” yüzünden bacakları tutmaz olmuştu. Sakinleştirici sayesinde ayı hayatındaki stresle daha iyi başa çıkmaya başlamış, endişeleri bir nebze olsun yatışmış ve o nedenle şimdi uyku ilacı şırınga edilmiş küçük av hayvanlarıyla beslenmek için görevlilere yalvarmaya başlamış olabilir miydi? Joe konuyla ilgili nakaratına Mitchell isyan edene kadar devam etti. Okurlarının JHJ olarak tanıdığı (ama karısı hariç herkesin Joe diye çağırdığı) bu baş belası şaire lanet olası çenesini kapattırmak, Mitchell’ın kanaatine göre, çok ama çok zordu.

image5

Nina annesinin bulanık yeşil suya atlayarak kadına doğru yüzmesini izledi. Nehirlerde su yüzeyine çıkan şişmiş bedenlerin hayatını kurtarmak gibi olaylar annesi için sıradan şeylerdi herhalde. O ne zaman televizyona çıksa reytinglerin yükseldiğini söylüyorlardı. Annesi arada sırada ortadan kaybolup Kuzey İrlanda, Lübnan, Kuveyt gibi yerlerde tekrar meydana çıkıyor, sonra da sanki bir litre süt almak için köşedeki markete gitmişçesine eve dönüyordu. Isabel Jacobs’ın eli, havuzun içinde yatan her kimse onun ayak bileğini kavramak üzereydi. O sırada su aniden büyük bir kuvvetle yukarı doğru fışkırınca Nina koşarak babasının yanına gitti ve o da kızının güneş yanığı omuzunu öyle sıkı tuttu ki, Nina bir çığlık koyuverdi. Suyun içinden ağzı açık, hırıldayarak nefes almaya çalışan bir kafa peyda olunca, Nina bir an paniğe kapılıp kadının gerçekten de ayı gibi böğürdüğünü sandı.

Beline kadar uzanan saçlarından su damlayan bir kadın havuzdan çıkıp plastik şezlonglardan birine doğru koştu. Tahminen yirmili yaşlarının başındaydı ama bir sandalyeden diğerine deli gibi dolanarak elbisesini aradığı için yaşını tam olarak kestirmek zordu. Elbise parke taşlarının üzerine düşmüştü ancak kadının çıplak gövdesine bakakaldıkları için hiçbiri ona yardımcı olmuyordu. Nina azgın sıcakta başının döndüğünü hissetti. Kadının hızla soluk alıp verişi, ölgün çiçeklerin etrafında uçuşan arıların vızıltısına karışıyor, lavantanın tatlı-acı kokusu bulunduğu yere kadar sokulup, Nina’nın nefesini kesiyordu. Güneş çarpmış olabileceğini düşündü çünkü her an bayılabileceğini hissediyordu. Biraz bulanık da olsa, kadının göğüslerinin bu denli zayıf biri için şaşırtıcı derecede iri ve dolgun olduğunu görebiliyordu. Uzun uylukları çıkık kalçalarına, tıpkı çocukken eğip büktüğü bebeklerin bacakları gibi eklemlenmişti. Kadında insana gerçeklik hissi veren tek şey, güneşte pırıldayan altın rengi kasık kıllarıydı. Nina bu manzara karşısında, kollarını göğsünde kavuşturup kamburunu çıkarttı. Sanki kendi bedenini görünmez kılmak istiyordu.

“Elbisen şurada.” Joe Jacobs şezlongun altındaki buruşuk mavi keten yığına işaret ediyordu. Kadını o kadar uzun bir süredir seyrediyorlardı ki, artık utanç verici olmaya başlamıştı. O da, incecik elbisesini kaptığı gibi usta bir hareketle başından aşağı geçiriverdi.

“Teşekkürler. Bu arada ben Kitty Finch’im”

Aslında, Ben Ki, Ki, Ki ile söze başlayıp hiç sonunu getiremeyecekmiş gibi kekeleyerek nihayet Kitty Finch’i tamamlayabilmişti. Kim olduğunu söyleyip bitirmesini sabırsızlanarak beklediler.

Nina annesinin hâlâ havuzda olduğunu fark etti. Isabel taş merdivenleri tırmanırken, ıslak mayosu baştan aşağı çamların gümüş rengi iğne yapraklarıyla kaplıydı.

“Ben Isabel. Kocam bir ayı olduğunuzu sandı.”

Joe Jacobs gülmemek için dudaklarını büzüştürdü.

“Tabii ki, ayı olduğunu sanmadım. ”

Kitty’nin gözleri, villanın ön tarafındaki çakıl döşeli bölümde duran Mitchell’ın kiralık arabasının -bir Mercedes- karartılmış camları gibi griydi.

“Umarım havuzu kullanmamın sizin için bir mahsuru yoktur. Buraya daha biraz önce vardım ve hava çoook sıcak. Kiralama tarihlerinde bir hata olmuş sanırım.”

“Nasıl bir hata olmuş?” Laura kadına, sanki eline daha yeni bir park cezası tutuşturmuş gibi dik dik bakıyordu.

“Şöyle ki, ben önümüzdeki cumartesiden itibaren iki hafta boyunca burada kalacağımı sanıyordum ama kâhya…”

“Jürgen gibi tembel, ot içip kafa bulan bir piç kurusuna kâhya denebilirse, tabii!” Jürgen’in ismini duymak bile Mitchell’ın sinirlerini ayağa kaldırmaya yetiyordu.

“Öyle işte, Jürgen diyor ki, tarihleri ben karıştırmışım ve depozitom yanacakmış.”

Jürgen hiçbir şeyden asla tam olarak emin olamayan Alman bir hippiydi. Kendini bir “doğa adamı” olarak tanıtır ve burnunu Hermann Hesse’nin Siddhartha’sından kaldırmazdı.

Mitchell parmağını ona doğru salladı. “Depozitonun yanmasından daha kötü şeyler de gelebilirdi başına. Az kalsın seni sakinleştiriciyle etkisizleştirip arabayla dağa götürecektik.”

Kitty Finch sol ayağını kaldırıp yavaşça tabanından bir diken çıkardı. Gri gözleriyse, hâlâ babasının arkasında saklanmakta olan Nina’yı arıyordu. Sonra da gülümsedi.

“Bikinini sevdim.” Ön dişleri çarpıktı ve üst üste binmişlerdi. Saçları kurudukça bakır rengi buklelere dönüşüyordu. “İsmin ne?”

“Nina.”

“Sence ben bir ayıya benziyor muyum, Nina?” Sağ elini bir pençe gibi sıkıp bulutsuz, masmavi gökyüzüne doğru salladı. Tırnakları koyu yeşile boyanmıştı.

Nina, başını hayır anlamında iki yana sallarken aynı anda yutkunmaya çalıştığı için tükürüğü genzine kaçtı ve öksürmeye başladı. Herkes oturdu. En şişmanları Mitchell, en büyüğü o olduğu için gitti çirkin mavi şezlonga kuruldu. Pembe hasır koltuğa Laura, beyaz renkli iki plastik şezlonga da Isabel ve Joe geçtiler. Babasının oturduğu şezlongun kenarına ilişen Nina, dalgın dalgın ayak parmaklarındaki beşli gümüş yüzükle oynamaya başladı. Bu yüzükleri daha o sabah Jürgen vermişti kendisine. Alev gibi yanan parke taşları üzerinde, tuhaf bir biçimde tek başına çömelen Kitty Finch dışında hepsi, kendine gölgede bir yer kapmıştı.

“Sana oturacak yer kalmamış. Ben bir iskemle bulurum sana.” Isabel kuzguni saçlarının ıslak uçlarını tutup sıkınca, önce omuzuna dökülen damlalar, burada bir an ışıldadıktan sonra, kolundan aşağı bir yılan gibi kayarak akıp gittiler.

Kıpkırmızı kesilen Kitty başını salladı. “Zahmet etmeyin. Lü lü lütfen. Jürgen kalabileceğim bir otelin ismini verecekti de, o dönsün diye bekliyorum. Sonra hemen gideceğim.”

“Tabii ki oturacaksın.”

Kafası karışmış ve tedirgin olan Laura, Isabel’in külçe gibi ağır, her yanı örümcek ağları ve tozla kaplı ahşap bir iskemleyi havuza doğru çekiştirmesini kaygılı gözlerle izledi. Isabel’in yolunu engelleyen şeyler vardı. Kırmızı bir kova. Kırık bir saksı. Ayaklarından beton parçalara tutturulmuş iki plaj şemsiyesi. Tam olarak ne yapmaya çalıştığını kavrayamadıklarından, hiçbiri ona yardım etmek için yerinden kıpırdamamıştı. Her nasılsa bir yolunu bulup ıslak saçını zambak biçimli tokasıyla başına iliştirmeyi beceren Isabel, ahşap iskemleyi getirmiş, kendi şezlongu ile kocasınınkinin arasına yerleştiriyordu.

Kitty Finch, ne yapacağını bilemeden, önce Isabel’e, sonra da Joe’ya baktı. İskemleye oturması teklif mi edilmişti yoksa oturmaya zorlanıyor muydu, karar vermeye çalışır gibiydi. Örümcek ağlarını elbisesinin ucuyla epeyce bir süre süpürdükten sonra nihayet iskemleye oturdu. Laura, iş başvurusunda bulunan birini sözlü mülakata almaya hazırlanırcasına, ellerini kucağında kavuşturdu.

“Daha önce gelmiş miydin buraya?”

“Evet. Yıllardır gelirim.”

“Çalışıyor musun, peki?” Mitchell, ağzındaki zeytin çekirdeğini tükürerek bir kâseye attı.

“Öyle sayılır. Botanistim ben.”

Joe çenesindeki küçük tıraş kesiğini okşayıp genç kadına gülümsedi. “Mesleğinize özgü, benim çok sevdiğim bazı acayip kelimeler var.”

Sesi her zamankinden daha yumuşak çıkıyordu. Laura ve Mitchell’ın sorgulama biçimlerinin Kitty Finch’i incittiğini sezinlemiş gibiydi.

“Hı hı. Joe şair olduğu için a-ca-yip kelimeleri sever.” Mitchell, “acayip”i, sayıklayan bir aristokratı taklit edercesine söylemişti.

İskemlesinin arkasına yaslanan Joe gözlerini kapattı. “Aldırma ona, Kitty.” Bunu söylerken sesi tarifsiz kederlere sürüklenmiş gibi çıkıyordu. “Mitchell için her şey a-ca-yip-tir. Asıl garip olan, bu nedenle kendini bizden üstün sanması.”

Beş zeytini peş peşe ağzına tıkıştıran Mitchell, avurdunda kalan çekirdekleri tükürerek, küçük kalibreli silahlarından birinden fırlayan minik kurşunlar gibi Joe’nun üzerine yağdırdı.

“Bu arada,” dedi Joe bu kez öne eğilerek, “belki bize kotiledonlar hakkında bir şeyler anlatabilirsin.”

“Anlaşıldı.” Anlaşıldı derken Kitty Nina’ya sağ gözünü kırptı. “Kotiledonlar bir tohumdan çıkan ilk yapraklardır.” Kekelemesi kaybolmuşa benziyordu.

“Doğru cevap. Peki, sırada en sevdiğim kelime var… Yaprağı tarif edebilir misin?”

“Kitty,” dedi Laura sertçe, “civarda bir sürü otel var. Gidip kalacak bir yer bulsan iyi edersin.”

Gümüş renkli rasta saçlarını atkuyruğuyla başının arkasında toplamış olan Jürgen, nihayet bahçe kapısından içeri girip yanlarına doğru ilerlerken, perşembe gününe kadar köydeki tüm otellerin dolu olduğunu söyledi.

“Bu durumda perşembeye kadar kalmak zorundasın.” Bunu söylerken Isabel’in sesi kararsızdı, söylediği şeye kendisi de pek inanmıyormuş gibiydi. “Sanırım evin arka bölümünde bir misafir odası olacaktı.”

Kitty kaşlarını çatıp iskemlesinde arkaya yaslandı.

“Tamam, o zaman. Teşekkürler. Herkes aynı fikirde mi? Aynı fikirde olmayan varsa söylesin, lütfen.”

Nina’ya göre Kitty Finch, aynı fikirde olmalarını istemiyordu sanki. Genç kadın bir yandan utançtan kızarırken öte yandan da sıkıntıyla ayak parmaklarını sıkıyordu. Kalbinin deli gibi attığını, çıldırmış gibi göğsünü yumrukladığını hissetti Nina. Bakışlarını Laura’ya çevirdiğinde onun da sıkıntıyla ellerini ovuşturduğunu gördü. Aynı fikirde olmadığını söylemeye hazırlanıyordu Laura. Euston’da, Mitchell’la birlikte işlettikleri mağazayı yaz sonuna kadar kapatmışlardı. Hırsızlar ve uyuşturucu bağımlılarının yıl içinde en az üç kere kırıp döktüğü vitrin camlarını, yazın bitiminde bir kez daha paramparça yerde bulacaklarından emindiler. Kırık camları tamir ettirip durmanın anlamsızlığından kaçmak için Alpes-Maritimes’e gelmişlerdi. Laura şu anda doğru sözcükleri bulmaya çalışıyordu. Karşısındaki genç kadın, aşılmayı bekleyen bir vitrin camı gibiydi. Bu camın daha önce zaten bir parça çatlamış olduğunu tahmin ediyordu Laura. Tam emin olmamakla birlikte şöyle hissediyordu: Joe Jacobs, camdaki çatlaktan içeri adımını çoktan atmış, üstelik bu sırada karısı da ona yardım etmişti. Laura yutkundu ve aklından geçenleri söylemeye hazırlandı ama aklından geçenleri dile getirmek o kadar zordu ki, hippi kılıklı kâhya ondan önce lafa dalıverdi.

“Ee, valizlerini odana taşıyayım mı, Kitty Kedicik?”

Herkes Jürgen’in tütünden sararmış parmağıyla gösterdiği yöne baktı. Villanın Fransız balkonunun sağ tarafında mavi renkli iki keten çanta duruyordu.

“Teşekkürler, Jürgen.” Kitty onu özel uşağıymışçasına başından savmıştı.

Genç adam eğilip valizleri yerden kaldırdı.

“Bu otlar da ne böyle?” Mavi çantalardan ikincisinin içine sokuşturulmuş, üzerleri çiçek tomurcuklarıyla kaplı bir tutam bitkiyi çekip çıkartmıştı Jürgen.

“Ah, onları Claude’un barının yanındaki kilisenin bahçesinde buldum.”

Jürgen etkilenmiş gibiydi.

“O zaman bunlara Kitty Kedicik ismini vermelisin. Bu eski bir âdettir. Bitki avcıları buldukları yeni türlere kendi isimlerini verirler.”

“Olur.” Kitty, bakışlarını Jürgen’den öteye, Joe Jacobs’ın kara gözlerinin içine sabitledi. Bu bakışıyla ona, “Jürgen de bana Kitty Kedicik ismini verdi,” der gibiydi.

Isabel, yürüyerek havuzun kenarına kadar geldi ve balıklamasına suyun içine atladı. Suyun altında, kollarını öne doğru uzatmış yüzüyordu. Tam o sırada, havuzun zemininde kendi kol saatini görünce, gövdesini ani bir hareketle kıvırıp dibe daldı ve saati yeşil seramik karolardan alıp tekrar yukarı yüzdü. Sudan başını çıkardığında, komşu villada yaşayan yaşlı İngiliz kadının el salladığını gördü. Bu selama karşılık veren Isabel hemen sonra anladı ki, Madeleine Sheridan aslında ona değil, onu ismiyle çağıran Mitchell’a el sallıyordu.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.