Evrimci Açıdan Din, Psikoloji, Siyaset – Kaan Arslanoğlu

 

“Kaan Arslanoğlu, Evrimci Açıdan Din, Psikoloji, Siyaset isimli yeni kitabında, günümüz Türkiye’sinin hayati sorunlarını insanlığın en eski zamanlarda başlayan macerasıyla birlikte, bilimsel gelişmelerin ışığında ele alıyor. Arslanoğlu’nun çarpıcı gözlemleri ve samimi dili, kimliği ne olursa olsun bütün okurları etkileyecek ve düşünmeye yöneltecek.” Kitaptan bir bölüm paylaşıyoruz.

Devletin dinle savaşması laiklik karşıtı bir tutumdur

Sovyetler Birliği’nin dinle imtihanı

Moskova Kızıl Meydan’daki Aziz Vasili Kilisesi sosyalist rejim için ciddi bir sorundu. Düşünsenize, “Komünist İhtilal”in sim­gesel meydanının başköşesinde, her kubbesinde bir haçla gör­kemli bir katedral durup duruyordu. Parti ve devletin iftiharla düzenlediği törenler bir türlü kilise gölgesinden kurtarılamı­yordu.

Stalin kilisenin “Kızıl Meydan”dan temizlenmesi için elin­den ne geliyorsa yaptı. Ama o büyük diktatör bile başaramadı bunu. En başta tarihi yapıttır, kültür zenginliğidir diye direten mimarlar karşı çıktı yeni Kızıl Meydan planlarına. Direnenle­rin bir kısmı malum yerlere sürüldü, 1937’de haçlar söküldü, 1939’da kapılara mühür vuruldu, ama nafile.

Sistem çöktü, fakat Aziz Vasili ayakta, din ayakta Rusya’da. Sovyetler Birliği’nde devletin dine savaş açması doğru muydu? O zaman yaşasam ve dönemin bilgi düzeyiyle hareket etsem, din dışı bir kişilik olarak büyük ihtimal Stalin’i desteklerdim.

Bu bir deneydi, deneyimdi, başarılamadı. Doğayla aşık atmaya kalkarsan aşık kemiğini kırarlar, atarlar seni bir kenara.

Bu yazı dizisinde birçok şeyin yanı sıra devletin dinle savaşı doğru muydu, yanlış mıydı, onu da tartışacağız.

Hemen söyleyeyim. Laiklikten yanayım. Devletin dine da­yanmasına, bir din veya mezhebi desteklemesine tümüyle kar­şıyım. Bu artık, “sigara içmek sağlığa zararlıdır” anlayışı kadar evrensel bir insanlık değeri kabul edilmeli.

Ne ki, devletin dine savaş açması da laiklik karşıtı, yanlış ve tehlikeli bir uygulamadır. İncelememizde ayrıntılarıyla gö­receğiz, laik düşüncedekilerin büyük çoğunluğu din gerçeğine bilimsel yaklaşmıyorlar. Dogmalarla, ideolojiyle yaklaşıyorlar. Onlar da kendi ideolojilerinin dinine mensuplar. Dolayısıyla iktidardaki sosyalistlerin dine karşı savaşı, bir dinin başka bir dinle savaşı anlamına gelir ki, laiklik karşıtı bir tutumdur.

Din bizim evrimsel biyolojik gerçeğimizdir. Dünyada dinsel düşünmeyen, dine benzer kalıplarla düşünmeyen neredeyse hiçbir insan yoktur, olmamıştır. Varsa da bunlar son derece ay­rıksı örneklerdir.

Dinsel düşüncenin (her boyutuyla) fayda sağladığı kadar zarar verdiği de ayrı bir gerçek. Ama hangisi baskındır, tartış­maya gerek yok. Evrim, dinselliğin insana yararının ağır bastı­ğına karar vermiş ki, onu seçmiş. O halde bilim insanına veya ilerici siyasetçiye düşen şey, bu evrensel ve önüne geçilemeye­cek kalıbın zararlarını azaltacak, faydalarını artıracak dikkatli müdahalelerde bulunmak. Bu laiklik karşıtı bir tutum olmaya­cağı gibi, insan doğasına uygun akılcı bir tutumdur. İnsanların içindeki tüm iyiye dönük dinleri kendi yanınıza çekmeye ça­lışacaksınız. Dine karşı baskıcı ve küçümseyici tavırlar insanı tümden karşıya alma sonucu getirir ki, kendi ayağını kurşun­lamaktır.

Din nedir, ne kadar yaygındır?

Amerikalılar arasında dinsel inançlara ilişkin 2009 tarihli Har­ris anketine katılanların %82’sinin Tanrı’ya, %94’ünün ruhlara, %97’sinin ruh göçüne inandığı saptandı.

Oxford University Press’in Dünya Hıristiyanlık Ansiklopedisi’ne göre dünya nüfusunun %84’ü belirli bir ku­rumsal dine bağlıdır.

Buna karşın birkaç ülkede yapılan anketlerin üçte bir ci­varında ateist bulunduğunu göstermesi sizi yanıltmasın. Hani, bu ülkelere bakarak kısa veya orta vadede dinselliğin azalacağı yönünde bir umut doğarsa içinizde, iki yüz yıldır yanıldığınız gibi yine yanılırsınız. Anketlerde “ateistim” diyenlerin önemli bir bölümü gerçekte din dışı kalamıyor. Siz de günlük yaşam­da birçok ateistle, agnostikle karşılaşmışsınızdır. Bunlardan bir kısmı ruhlara, ruh göçüne inanırlar. Bir bölümü ölüleriy­le konuşurlar, onların kendilerini izleyebileceğini düşünürler. Onlara mesaj gönderirler gizli gizli. Zor zamanlarında bir şey­lerden, doğaüstü manevi güçlerden yardım beklerler, hatta dua ederler. Ayrıca yaşamının bir döneminde Tanrı’ya inanmayan kişi (daha çok ileri yaşlarda görüldüğü üzere) yaşamının başka bir döneminde ona inanabilir. Başka deyişle anketler tam ger­çeği yansıtmaz. Dinsel inanış anketlerin gösterdiğinden daha yaygındır.

Doğaüstü güçlere inanmak, onların varlığıyla ilgili fante­ziler üretmek, parapsikolojik süreçlere kafa yormak, altıncı hissin, telepatinin varlığına göndermeler yapmak, uğurla ilgi­li davranışlar göstermek, büyüden korkmak, tahtaya vurmak, sağ ayakla kapıdan çıkmak, bir şey dilemek vb. bunların hepsi dinsel süreçlerdir.

Din siyasette “ulus” ile birlikte en çok kullanılan temadır. Laik, “hatta ateist” yapıda siyasi örgütlenmeler dahi dinsel ka­lıplar üstünde şekillenir bunu bilmeseler de. Futbol taraftarlığı keza bir tür dinsel birliktelik, düşünme ve davranış biçimidir…

Zaten insan türünde din, ileride göreceğimiz gibi Tanrı inancıyla başlamamıştı. Ondan önce, ruhlara ve doğaüstü açık­lanamaz güçlere inanç başlamıştı. Bunun da atası insanın algı ve bilişim kalıplarının var olmayana açıklığı, var olmayana da var olanlar kadar (hatta bazen onun ötesinde) değer biçmesini getiren biyolojik-nörolojik evrimsel süreçlerdi. İnsanın dinle yatıp kalkması, dine açıklığı, “uygar” kültürden önceki, hatta homo sapiens sapiensten önceki atalarımızla başlamıştı.

“Batıl inanış ve davranışlar sebep ve sonucun yanlış idra­kinden kaynaklanmaktadır ki, psikoloji ve popüler kültürü hayli ilgilendirmiştir. Biz doğal seçilim açısından batıl inançla­rın durumunu ortaya koymak için basit bir model geliştirdik. Doğal seçilim sık rastlanan küçük hatalara, eğer bunlar ara sıra büyük yararlar sağlıyorsa, imkân tanıyabilir. Modellememiz doğal seçilimin neden-sonuç ilişkilerinde daha çok düşükten orta dereceye kadar bağlantıyı desteklediğini gösterdi. Modeli, çoklu olayları içerecek şekilde genişlettiğimizde doğal seçili­min neden-sonuç bağlantısını hiç göstermeyen stratejileri de desteklediği ortaya çıkar. Sonuç olarak batıl davranışlarımız tüm organizmalara özgü bir uyumsallık sonucudur ve bu orga­nizmalara biz de dahiliz.”

Açıklayalım: İncelediğimiz çok sayıda kaynakta bunun bir­çok karmaşık örnekleri ayrıntılandırılıyor, ama ben öğrenme kolaylığı açısından olabildiğince basit bir örnek vereyim. Di­yelim ki ormanda av peşinde dolaşan bir grup ilkel atamız bir çalının yanından geçerken garip bir hışırtı duyuyor. Bu hışırtı rüzgâra bağlı değilse bir tavşandan, bir aslandan veya orada pusu kurmuş düşman bir kabile savaşçısından çıkmış olabilir. Ama diyelim ki hışırtının kötü ruhların bir işareti olduğuna inanan atalarımız kaçmayı yeğliyor. Aptalca bir davranış de­ğil mi! Büyük olasılıkla bir tavşandı veya hissedemedikleri bir rüzgârdı sesin nedeni. Yollarını uzattılar veya avdan oldular. Fakat küçük bir ihtimalle aslansa veya bu bir pusuysa canla­rını kurtardılar. Evrimci düşünceye göre, bize aptalca gelen bazı yanılgı düzenekleri türün yaşamda kalmasını sağlıyorsa, bir dizi olaylar sonucunda bu yanılgı “doğal seçilimde” o birey veya tür için bir üstünlük haline gelir.

Yabani hayvanlara ne kadar dostça yaklaşsak, yiyecek uzat­sak bile, bize iyice alışmadıkları takdirde kaçarlar. “Ne aptal hayvan, ne var kaçacak!” diye düşünürüz. Oysa evrimin seçtiği o dürtü, o türün yaşamda kalmasını sağlayan şeydir.

“Din olgusu tamamen kendine özgü, ayrıksı bir olgu mu? Yani açarsak, dinsel davranışlar, ritüeller, düşünce kalıpları, ya­şamın başka alanlarındaki davranış ve düşünce kalıplarından tamamen farklı, bağımsız olgular mı? Örneğin dinsel ahlakla dinsel gözükmeyen ahlak arasında kesin çizgiler mi var? Bura­da gözden geçirilen çalışma modelleri bunu göstermedi. Dinsel bağlamda geçen çoğu kalıp başka alanlarda da işleyebilmektey­di. (Lawson&McCauley 1990). Bu bakışla birçok dinsel düşün­ce ve davranışı açıklayan saptamalar, kültürün başka alanların­daki düşünce ve davranışları da açıklayabilir (Saler 1993).”

“Din en eski çağlardan beri var mıdır? Eğer din doğal seçi­limin yönlendirdiği bir olguysa, onunla ilgili bazı davranışla­rın çok eski çağlardan beri evrensel olarak görülmesi gerekir. Arkeolojik kayıtlar, Paleolitik Çağ’dan bu yana -bir gereklilikle açıklanamayacak tarzda- cenazelerin defin işlemleriyle ilgili birtakım bulguları, hayali yaratık çizimlerini vb. işaret edi­yor. Dinselliği kuran zaten bu gibi davranış ve kavramlar değil midir?”

Dinsel inanç ve uygulamalar son kertede yaygındır. Bunlar avcı-toplayıcılarda evrenseldi (tüm bölgelerde vardı) ve tüm modern toplumlarda da ortaya çıktı. Arkeologlar buna ilişkin kalıtları homo sapiens sapiensten önceki atalarımızda da buldu.

Sadece batıl inançların, uğur, büyü ve benzeri takıntıların değil, insanların belli düşüncelerdeki saplantılarının da dinsel inanç benzeri olduğunu, aynı bilişsel düzeneklerden kaynak­landığını tahmin etmek zor değil. Bütün ideolojilere, “izm”lere kör bağlılık, din kapsamına girer. Bence başlangıçta bilimsel bir sosyolojik-iktisadi disiplin olarak ortaya çıkmış Marksizm de kısa zamanda dine dönüşmüştür örneğin. Ya “ütopya” kav­ramına ne demeli? Dinin ateistçesidir. Tüm irili ufaklı, evren­sel, yerel, süre giden veya gündelik sabit kanaatlerin ardında (olumlu veya olumsuz anlamda düşünmemek gerek, çünkü bu bir doğallıktır) insanın her konuda bir anlayış oluşturmaya programlı bilişsel düzeneği vardır.

“Önce inançlar oluşur, bunu inançlara dönük açıklamalar izler. Gerçekliğe ilişkin algılarımızın savunduğumuz inançlara bağlı olduğu bu süreci, inanca bağlı gerçekçilik olarak adlan­dırıyorum. Gerçeklik insan zihninden bağımsız olarak vardır; ama buna ilişkin anlayışımız belirli bir zamanda savunduğu­muz inançlara bağlıdır…

Beyin bir inanç motorudur. Duyular aracılığıyla beyne akan duyusal veriler doğal olarak kalıplar aramaya ve ardından bul­duğu kalıplara anlam katmaya başlar. İlk sürece hem anlamlı hem anlamsız verilerde anlamlı kalıplar bulma eğilimi anla­mında kalıpsal yaklaşım diyorum. İkinci sürece ise kalıplara anlam, amaç ve özne katma eğilimi anlamında öznesel yak­laşım diyorum. Bundan kaçınamayız. Beynimiz dünyamızdaki noktaları birbirine bağlama ve böylece şeylerin niçin oluştuğu­nu açıklayan anlamlı kalıplara dönüştürme yönünde bir evrim geçirmiştir. Bu anlamlı kalıplar inançlar haline gelir ve inançlar da gerçeklik anlayışımızı şekillendirir.”

Bunun kısa Türkçesi şudur: Bir şeylerin sebepsiz oluştuğu­nu düşünmektense, havada bırakmaktansa, saçma da olsa bir sebep bul ve buna inan. Bireyin ve türün yaşamda kalabilmesi için böyle bir akıl düzeneği seçilmiştir evrimce.

Bir “Tanrı Modülü” veya “Tanrı Geni” mi var bizde?

Şimdi konuyu yavaş yavaş derinleştirebiliriz.

Ünlü evrim psikologlarından Steven Pinker bir konuşması­na bu soruyu sorarak başlar:

“Bir Tanrı modülümüz var mı? Veya Tanrı genimiz? Sizin de dikkatinizi çekmiş olabilecek iddialara gönderme yapıyorum. Time Magazine veya Los Angeles Times gibi yayınlara kapak olan iddiaları inceleyeceğiz bu akşamki konuşmamızda.”

Pinker dinselliğin evrim sonucu ortaya çıkan bir zihin ürü­nü olduğunu en önde savunanlardandır, ama o da bu ürünün “uyum” ürünü mü, yan ürün mü olduğu sorusunu yineler. Arada ne fark vardır? İnsan kanından örnek verir. Kan niye kır­mızıdır? Kanın kırmızı olması eğer doğal seçilimde kanı farklı renkte olanlara göre bir üstünlük sağlıyorsa, bu olgu adaptas­yon, “uyum” sonucudur denir. Ama kanın kırmızı olmasının doğal seçilimde herhangi bir yararı veya zararı gösterileme­miştir. Kırmızılık kanda oksijen taşıyan hemoglobinin verdiği bir renktir. Ne yararlı ne zararlıdır bu renk doğal seçilimde bir üstünlük sağlama açısından. O halde ona “by product, yan ürün” diyebiliriz.

Pinker evrimin mantığını açıklamak için yılandan korkma davranışını örnek verir. Yaşamında hiç yılan görmemiş may­munlar, kafeslerine yılan benzeri bir şey bırakıldığında kork­maktadır. Bu korku muhtemeldir ki onların zehirli yılanlardan uzak durmalarına ve dolayısıyla hayatta kalmalarına yol açan seçilim baskısının sonudur. Bu bir uyumsal evrim ürünüdür.

Keza şeker-tatlı tutkumuz da bizim ilk atalarımızın hayatta kalmasını sağlayan depolayıcı bir doğal seçilim baskısının so­nucudur. Geçmişte gıda azdı, şeker iyice azdı, beden bulduğu yiyeceği oburca yemeye ve onu depolamaya programlanmıştı. Dolayısıyla seçilimde bu özellik yaşamda kalmak için bir üs­tünlük sağlıyordu. Dolayısıyla şeker-tatlı sevmemiz uyumsal bir evrim ürünüydü. (Ama bugünkü dünyada bolca bulabildi­ğimiz şekerli gıdalar ortamında şeker tutkumuz giderek yay­gınlaşan şişmanlığa yol açmakta, ciddi sorun oluşturmakta.)

Ama Pinker’a göre mizah duygumuz veya müzik, bize do­ğal seçilimde bir avantaj-üstünlük sağlamaz. Din de böyledir. Evrimsel aklın bir yan ürünüdür Pinker’a göre din. (Yan ürün görüşüne katılmıyorum, ileride tartışacağız.)

Herhangi biri eğer dinin evrimsel psikolojisine merak du­yuyorsa Pascal Boyer’in Religion Explained ve Scot Atran’ın In Gods We Trust kitaplarından hoşlanabilir. Sağlık, sevgi ve başarı için Hamer’in The God Gene’i de böyledir. Bunların hepsini bir araya getirin, en derin arzularımızı gerçekleştirmek için ruh­ların gizemli dünyasına girin. Sonuç olarak evrim psikologla­rı dinin bir evrim ürünü olduğunda fikir birliği içindedirler. Ama doğal seçilimle türe ve bireye avantaj sağladığı için türün özelliği haline gelmiş bir uyum ürünü mü (adaptif mi) yoksa adaptif olarak ortaya çıkmış bir organın-işlevin başka işte kul­lanılan (yarar sağlayan veya zarar getiren veya yüksüz olan) ikincil ürünü mü (by-product mı), tartışma buradadır.

Bu kavramlara dikkat, çünkü ileride hep bunlardan söz edi­lecek. Yine kaba bir örnek verirsek ikisi arasındaki fark şudur:

Diyelim bir su kuşu dipten solucan bulmaya yarayan uzun gagası olduğu için doğal seçilimle dünya türler havuzunda kal­dı ve bu uzun gaga o kuşun türsel özelliği. Ona bir avantaj sağlayan uyum ürünü gagaya sahip. Ama o gaganın seçilimde, o türün yaşamasında veya üremesinde bir rolü bulunmayan işlevleri de olabilir. Örneğin birbirleriyle gagalarını vurarak uzaktan iletişime giriyorlar (olumlu ama seçilimde avantaj sağlamayan ikincil bir işlev, çünkü başka türlü bir gagayla da iletişim kurabilirlerdi, başka kuşlarda olduğu gibi) veya o ga­gayla birbirleriyle kavga ediyorlar (bir ölçüde olumsuz işlev, ama türü ortadan kaldıracak kadar zararlı değil); işte gaganın bu iki kullanım şekline “by product, yan ürün” diyebiliriz.

GENEL EK

Felsefenin Sefaleti

Değerli okurlar, bu okuduklarınız “kuram” işte. Basbayağı si­yasete, kültüre, günlük yaşama yön verecek kuram. Evrim’den bahsediyoruz, Marx’ı temelden eleştiriyoruz, Freud’un defteri­ni dürüyoruz, sağlık alanındaki paradigmaları anlatıyoruz, sa­nattaki ve edebiyattaki sefaletin nedenlerini irdeliyoruz… Bazı okurlar bunları ne olarak okuyorlar ki, dedikodu olarak mı? Büyük bir çoğunluk okumuyor, bir kısmı başlığa bakıp, “Ha o mu, tuhaf tuhaf şeylerdir yine,” diyor. Sonra bütün bunları yazmamışız gibi bazı insanlar çıkıp, “Türkiye’de kuram yok, ne okuyalım ki, neyi izleyelim, belki yurt dışında bir şeyler vardır…” diyorlar.

Kafalara format atmak gerekiyor. Tıpkı virüs girmiş bir bil­gisayara yapıldığı gibi. Kesinlikle bu gerekiyor. “Standart Top­lumsal Bilim Modeli” ile iki yüz yıldır kafası ütülenen çok ge­niş bir kesim belli ünlü düşünürlerin virüs etkisinde. Liberal ve sol kesimlerin büyük bölümü artık hiçbir işe yaramaz hale gelmiş bu standart toplumsal bilim modeliyle insanı ve toplu­mu anlamaya çalışıyor ve tabii hiçbir şey anlamıyor.

Marx’tan başlayın, Althusser’i, Badiou’yu, Derrida’yı, Benjamin’i, Zizek’i okuyup okuyup ne elde ettik, ne elde et­tiniz? Ömrüm bunları okumakla geçti, siz de okuyun, tutan yok. Fakat entelektüel âlemdeki tüm bu çürümeyi bunları okuyanlar yaratmıyor mu? Bunları okuyanlar değil mi kapi­talizmi, emperyalizmi Batı’da ve burada ilmek ilmek örenler? Bunlar değil mi Marksizmi burjuva siyaseti haline getirenler?

Marx başlangıçta ilericiydi, ne hale geldi son 70-80 yılda farkında değil misiniz? Onu izleyenler bu kadar biliyorlarsa her şeyi, hani devrimci partiler? Hani sosyalist edebiyat, ilerici sanat? Laf çok, üretim yok. Üretimde piyasa için, lafa gelin­ce göz boyamak için Lukacs! Bunun bu hale gelmesinde bu düşünürlerin hiç mi payı yok? Onları hâlâ izleyenlerin payı çok, bunu biliyoruz. Benjamin’den bir paragraf kapan liberal piyasada koltuk için sıraya giriyor, Althusser’i hatmeden bir akademik unvan kazanıyor.

Taş Devri beslenmesi, edebiyat ödülleri, sendikalarda, mes­lek odalarında yozlaşma, solda “şebeke” hakimiyeti… Diya­lektik materyalizmdi hani? Bunların hepsinin birbiriyle ilişkisi var, nasıl göremezsiniz? Ne yediğinizi, niye yediğinizi bilmez­seniz, Ahmet Aydın ne anlattı haberiniz yoksa, ödülün, rekla­mın ne işe yaradığını anlamazsanız, sittin sene Badiou okuyun, yaşamda gerici kalırsınız, yatıp kalkıp Jameson deyin, ideoloji­de kapitalistsiniz. Öznenin kanatlarını tartışmaya gelince alim kesilirler, medyanın satın alıcılığını anlatsanız hepsi kaçar.

Fiiliyatta değil, hiç değilse fikren devrimci olmak istiyor­sanız, kafanıza format atacaksınız. Bu sav, şu ana dek okudu­ğunuz düşünürlerin külliyen yanlış olduğu savı değildir. Bir format atın, sonra her şeyi sil baştan buradaki bilgilerle karşı­laştırın, ne kadarı doğru ne kadarı yanlış, siz de ayırabileceksi­niz. Yeni olan ve bence işin daha temeli, burada anlatılanlardır, burada bahsettiğimiz kaynaklardır. Anayasa budur. Adamların sosyalizm, devrim falan iddiası yok (çoğu liberaldir, sosyalist­tir yine de, sizin gibi, bizim gibi işte, siyasi iddiaları yoktur). Burjuvalarsa harbi burjuvalar. Sahtecilik yok, öyle konuşup böyle yapmak yok, bilimse bilim, sapına kadar hem de. Niyeti­niz ciddiyse işte yol, işte yordam.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için İthaki Yayınları’na teşekkür ederiz.

Kaan Arslanoğlu 1959 Bartın doğumlu. Düzce nüfusuna kayıtlı. Babası orman mühendisiydi. Çocukluğu ve ilk gençliği Bartın, Karadeniz Ereğlisi, Silifke, Bilecik, Hendek, Adapazarı, Sivas ve Bursa’da geçti. 1977 yılında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne girdi ve 1984’te mezun oldu. Aynı yıl evlendi. Mecburi hizmetini Eskişehir Beden Terbiyesi İl Müdürlüğü’nde yaptı. Ardından, 1986’da Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastahanesi’nde psikiyatri uzmanlık eğitimine başladı ve 1990 yılında uzmanlık eğitimini tamamladı. Askerliğini Samsun, İzmir ve Ağrı’da yaptı. 2000 yılına dek devlet hizmetinde mesleğini sürdürdü, ardından özel çalışmaya geçti. Yazarlığa ilk romanı Devrimciler’le 1984 sonunda adımını attı. Bu romanı 1988 Şubatı’nda yayımlandı. İn Vivo, Hekim Forumu, İnsancıl, Evrensel Kültür, Söz, Solak, Adam Sanat, Varlık gibi birçok dergide ve Akşam gazetesinde makaleleri yayımlandı. 2005 Şubatı’nda hekimlik-psikiyatri mesleğini bıraktı, yalnızca yazarlık yapmakta. Tüm çalışmalarında üstünde en çok durduğu konular politika, psikoloji, kişilik ve insan doğasıdır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.