Evvel Zaman – Ercan Kesal

 

Sinema, gerçekliği zaman boyutunda sabitlemiştir ve sinemayla birlikte insan, ilk kez zamanı durdurma, yeniden yaratma ve isterse ona geri dönme olanağına kavuşmuştur. Zamanın gerçekliğini bir film şeridi üzerinde dondurabilen sinemanın gücünün kaynağı, “zamanı, bizi her gün hatta her saat saran gerçekliğin maddesine çözülmez ve hakiki bağlarla bağlamasıdır” (Tarkovski). İnsanın vicdanı da zamana bağlıdır ve yalnız onunla var olur. Bellek ise vicdan demektir ve unutmak vicdansızlık… Sinema unutmayı reddeden bir sanattır ve bu yüzden çok kıymetlidir.

Elinizdeki kitap, bir film güncesidir. Bir Zamanlar Anadolu’da filminin hikâyesini konuşmaya başladığımız günden setin sona erdiği güne kadar tüm yaşadıklarımı, gözlemlerimi ve duygularımı yazdığım notlardan oluşmaktadır. Filmin senaristlerinden biri olarak, bir film senaryosunun nasıl başlayıp değişerek evrildiğini ve yönetmen için nasıl bir kılavuz haline dönüştüğünü de göstermeye çalıştığım özgün bir yol hikâyesidir.

Filmin hikâyesinin konuşulduğu ilk günden itibaren, senaryoyu çalıştığımız her günü, senaryodaki dönüşüm evrelerini, oyuncu seçiminde yaşadıklarımızı, karar değişimlerimizi ve bunları yaratan koşulları, kostüm hayallerimizi, sete (Kırıkkale-Keskin) gidişimizi, tüm film çekme sürecini… hepsini, bir günce halinde günbegün yazdım. Bir filmin yaratım sürecindeki tüm aşamaları, ilk elden, samimi ve öznel duygularımı da katarak anlatmaya çalıştım.

Filmi çektiğimiz mekânlar, benim yirmi beş sene önce mecburi hizmet için gittiğim Keskin kasabasındaydı. Aynı kasabada, aynı hastanede, aynı güzergahlarda ve gerçek mekânlarda çektik filmi. Senaryoyu çalışırken ve çekimler boyunca, sosyal antropolojiden öğrendiğim katılarak gözlem metoduyla tuttuğum notları her gün kâğıda döktüm. Yirmi beş sene öncesinden yazılmış mecburi hizmet notlarını, o yıllardan kalan fotoğrafları, yine o yıllardan bugünkü senaryoya akan anı ve şiirleri de ekledim yazdıklarıma.

Günce, hekim kimliğimle yaşadığım bir gece yolculuğunun uzun yıllar sonra nasıl filme dönüştüğünü anlatmaktadır. Ve antropoloji araştırma yöntemlerinin olmazsa olmaz esaslarından olan, “günlük, üzerine uyunmadan yazılmalı” düsturuna harfiyen uyularak kaleme alınmıştır.

“Film” denilen üretim, seyircinin beğenisine ve tüketimine sunulacağı ana kadar inanılmaz evrelerden geçiyor. Başka hiçbir sanat dalında bu kadar zengin bir değişime rastlanamaz herhalde. Konu, isimler, kahramanlar, başlangıçta düşünülen oyuncular, ilk düşünülen final, çok planlı gibi zannedilen sahnelerin perde arkası vs… Meraklı sinema izleyicileri ve profesyoneller için çok çekici alanlardır buralar… Ve müthiş öğreticidir.

Yazdıklarım da yaşadıklarım gibi sadece bana ait ve benim zaviyemdendir. Bu yüzden elbette öznel ve biriciktir.

Birlikte çalıştığım arkadaşlarımın mahremiyetlerine duyduğum saygının gereği olarak, kitap aşamasında, güncelerimdeki notlarımın bir kısmını seçerek kullandım. Ve farklı defterleri birleştirip, yazdıklarımda çok küçük değişiklikler yaptım. Söyleyiş yanlışlarını, imlayı düzelttim, gerektiğinde noktalama işaretleri ekledim. Derdim, kendi öğrendiklerimi ve filmin oluşum sürecinin bende yarattıklarını paylaşmaktır.

Kitabım; sinema, zaman, bellek ve bilinç gibi kavramların tartışılmasına katkı sunmak gayretindedir.

Sinemayı hayatı gibi ciddiye alan, samimi ve sahici sinema tutkunlarının, dahası, gerçeğin ve iyiliğin işine yarayacağı inancıyla…

Anadolu’da Hekimlik

“…Kaynak bitip tükenmezdir. Saha çalışması otobiyografik geçmişin bir yerlerinde vuku bulsa da, yüzleşme devam eder. Geçmiş, antropolojide geçmiş değildir; etnografik şimdiki zamandır.” KIRSTEN HASTRUP

1984'te Keskin'de...

1984 yılının Kasım ayında, soğuk bir Ankara gününde, Sağlık Bakanlığı’nın uzun ve kasvetli toplantı salonunda, mecburi hizmet için kura çekimleri yapılıyordu. 1984 Temmuz kurasında dönem arkadaşlarımın çoğu Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki ücra sağlık ocaklarına gitmişlerdi. Biraz da böyle bir beklentiyle gittiğim kura salonundan, Ankara Keskin Ceritmüminli Sağlık Ocağı’na tayin emriyle çıktım.

Ertesi hafta, aralık ayının karlı bir sabahı, Ankara’nın meşhur AŞOT terminalinden bindiğim “Kırşehir Mermerler Seyahat” otobüsünden, Keskin yol ayrımında indim.

Elimde bavulum, caddeden aşağıya dümdüz yürüyerek köy dolmuşlarının kalktığı minibüs durağını buldum. Aklımda, Ceritmüminli köyüne gidecek bir araba bulmak ve bir an önce işime, yani hekimliğe başlamak. Köye her gün bir minibüs, o da saat 15.00 gibi minibüs durağından kalkarmış. Minibüsü beklerken Keskin Devlet Hastanesi’ne uğradım. Hastane başhekimi, dahiliye uzmanı Mevlüt Abi’yle tanıştım. Durumumu anlattım. Çay ikram etti, espriler yaptı. Saat 15.00 gibi de bir minibüsle Ceritmüminli’ye gittim. Köye girdiğimde beni üzerindeki tuhaf giysiyle bir köy bekçisi karşıladı. Az sonra da muhtar geldi. Sağlık ocağında ise köyün yerlisi bir tıbbi sekreterden başka kimse yoktu. Ne hemşire, ne ebe, ne de başka biri. O akşam köyde kalmadım. Keskin’e döndüm. Mevlüt Abi’ye yalvarıyordum: “Aman abi beni buraya, hastaneye al, ben orada hiçbir şey yapamam, zaten bir şey bilmiyorum, iyice körelirim,” vs.

Mevlüt Abi sağolsun ilgilendi, uğraştı. Bir ay içerisinde hastanenin eski bir odasına yerleşmiş, geçici bir görevle de Keskin Merkez’e tayin edilmiştim. Her şey yoluna girmişti sanki. Gece gündüz fakültedeki eksiklerimi okuyarak ve pratik yaparak tamamlamaya çalışıyordum. Bu arada, başhekimin yanında, Keskin’in gece eğlencelerine de katılmaya başlamıştım.

O günlerde günceme yazdıklarım:

23 Nisan 1985 – Keskin

Bu gece günlüğümün ilk yazısına başlıyorum. Çok daha önceden (kurayı çekip Keskin’e gelmeden önce) karar verdiğim günlük tutma işini kesinlikle gerçekleştirmeye ve yürütmeye kararlıyım. Günlük tamamen, hekimlik özelinde yaptığım ve yapacağım işleri kapsayacak. Beni çok etkileyen ve mutlaka yazmam gereken şeyleri de içine alabilir. Bu anlamda bu akşam sıraladığım bazı notları ve çalışma programını yazmak istiyorum. Bu işlere yarından itibaren girişecek ve sonuçlarını takip edeceğim. Merkez sağlık ocağına bağlı sağlık ocak ve sağlıkevlerinin denetimi. Ceritmüminli Sağlık Ocağı: Hizmetli, ocağın durumu, lojmanın durumu. Çelebi Sağlık Ocağı: Temizlik, denetim, hizmetli, sekreter. Köprüköy Sağlıkevi: Ebenin ziyareti. Hizmet içi eğitim, seminer çalışması, sağlık ocağı, sağlık kurulu. Böyle bir kurul oluşturmak mümkün mü?

Mevlüt Abi’yle konuşacağım. Ocak kütüphanesi, kitap dolabı? Tanıdık bir marangoza hediye şeklinde yaptırılabilir mi? Araştıracağım. Ocağa pano yaptıracağım. Çalışmalar ve duyurular için gerekebilir…

Dernek yararına bir eğlence gecesi düzenlenebilir mi? Bakalım…

Yarına Allah kerim.

1985 Aşı Kampanyası

 

Kasabada bulunuşumun altıncı ayıydı galiba. Bir cinayet işlenmişti. Katiller cesedi kasabanın epey uzağında bir tarlaya gömmüşler ve ortadan kaybolmuşlardı. Fakat iki gün içerisinde yakalanmışlar ve suçlarını da itiraf etmişlerdi.

Biz o gün akşam saatlerinde, üç araba dolusu insan, komiser, savcı, diğer görevliler ve yanımızda katillerle “cesedi bulmak” için başlayan ve sabaha kadar süren tuhaf bir yolculuk yaptık. Beni çok etkileyen ve uzun yıllar zihnimden çıkmayan bir yolculuktu bu. O yolculuğun belleğimde bıraktığı izleri de takip ederek, kasaba hayatıyla ilgili şunları yazmıştım:

Kasabalarda hayat bozkırda yapılan yolculuklara benzer. Her tepenin ardında ‘yeni ve farklı bir şey’ çıkacakmış duygusu, ama her zaman birbirine benzeyen, incelen, kıvrılan, kaybolan veya uzayan tekdüze yollar.

Bu satırlar, yirmi beş yıl sonra Bir Zamanlar Anadolu’da filmini çekmek için gittiğimiz aynı mekânlarda, bizim yol haritamız olacaktı.

Nuri’yi bu konuda çalışmaya ikna etmek ve öyküye inandırabilmek için film düşüncesini birtakım materyallerle desteklemem gerektiğini düşünüyordum. Bu nedenle iki kez daha Keskin’e gittim. Daha önce çalıştığım, gezdiğim, vaktimi geçirdiğim yerleri dolaştım. Epeyce fotoğraf çektim. Eski tanıdıklarımı buldum, sohbet ettim. O günlerden cinayetle ilgili akılda kalan bilgileri toplamaya çalıştım. O yıllarda birlikte çalıştığım bazı bürokratlar artık hayatta değildi. Hâlâ yaşayanlarla duygulu anlar yaşadım.

Bu arada yazdıklarımı da aralıklarla Nuri’ye gönderiyor, konuyla ilgili onu iştahlandıracak ayrıntıları hatırlamaya, kaydetmeye çalışıyordum.

Bir süre sonra, bu yolculuğu ve yolculuk boyunca yaşadıklarımı, hissettiklerimi, duygularımı ve gözlemlerimi Cihangir’deki (İstanbul) ofiste, baştan sona bir kameranın önünde, Nuri ve Ebru’ya (Ceylan) anlattım.

Tüm bunların film olma hikâyesi işte böyle başladı…

1985 İğdebeli

Senaryo Yazım Süreci

Film için bu hikâyeyi çalışmaya karar verdikten sonra, öncelikle metinde temel olarak neleri anlatmamız gerektiğini ve “olmazsa olmazlarımızı” şöyle sıralamıştım: İnsanın, toplumsal bir varlık olarak bilinmeyen ve görünmeyen yüzünü göstermeli, onun sürekli güç talebini açığa çıkarmalı

ve aslında cinayetin kimsenin umurunda olmadığını ortaya koymalıydık. Hayat, ölüm, iktidar, ihanet meselelerimizin hiç bitmediğini ve bitmeyeceğini, sevgi ve nefret duygularının gücünü, cinayetin etrafında akıp giden gündelik hayat ilişkilerini, insanın yine de her durumda ümit etme yeteneğini kaybetmeyişini, doktorun, komiserin ve şoförün katille olan ilişkileri üzerinden herkesin kendi hikâyesinin peşinde koşuyor oluşunu, günlük hayatın en fark edilmeyen ayrıntılarını, herkesin bu cinayete bilerek ya da bilmeyerek katkıda bulunmasını, ama her şeye rağmen hâlâ inanmak isteğimizi ve içimizdeki o tuhaf karanlığı anlatmalıydık…

Filmde, bir kasabada görev yapan bürokratların ve kasabalıların ortak tutum ve davranışlarının, bir “ceset arama yolculuğu” üzerinden psikoanalitik çözümlemesini de yapmalıydık.

Cinayet kasabanın tarihine kanlı bir iz bırakırken, kasabalıları ve bürokratları bundan sonra nasıl bir hayat beklemekteydi?

Günümüzde ve Anadolu’nun ortasında, bir bozkır kasabasında yaşananları anlatan filmde, aslında “mekânsız” ve “zamansız” bir konumda olacaktık. Dünyanın herhangi bir yerinde ve çok önceden yaşanmış olabileceği gibi, günümüzden çok sonra, bilinmeyen bir başka yerde de aynısının yaşanması kuvvetle muhtemel bir hikâye olmalıydı…

Senaryomuzu yazdık, bitirdik ve sete çıktık…

Yirmi beş yıl önce hekim kimliğimle gittiğim yerlere, yirmi beş yıl sonra sinemacı olarak gittiğim günlerde, “günce”me şunları yazıyordum:

17.11.2009, Salı – Keskin

Sabah saat 04.00 gibi Keskin girişindeyiz. Güneşin doğmasını ve araçların kasabaya girişini çekeceğiz. Kasabada henüz kimse uyanmamış. Caddeyi boydan boya birkaç kez yürüdüm, tuhaf duygular içindeyim. Yirmi beş sene sonra, elli yaşında, bu sefer çok farklı bir nedenle yine kat ediyorum bu caddeyi boydan boya. Yirmi beş sene önce ev ve muayenehane olarak kullandığım mekâna bakıyorum. Benim ev noter olmuş. Caddede kimsecikler yok. Birazdan gün ağaracak ve kasabalı gündelik hayatına başlayacak.

Saat 06.30 gibi ancak başladı çekimler…

Uzun yıllar sonra, artık senarist ve oyuncu olarak gittiğim bu topraklarda, Tarkovski’nin Solaris filmindeki psikolog Kris gibiydim. Solaris’teki gibi burada da geçmişin “maddileşmesi” mümkünmüş gibi gözüküyordu. Kafamdaki görüntüler geçmişe ait görüntülerdi, lakin onun içindeki gerçekliği bugün tek taraflı yeniden tarif ettiğim için asla geçmişteki haliyle bulamayacaktım.

Daha tuhaf olanı ise, hastane önündeki arbede sahnesini çekerken, senaryo gereği katili oynayan oyuncuya saldıran yerel oyuncuların içindeki gençlerden birkaç tanesinin, yıllar önce öldürülen maktulün akrabaları olduğunu iyi biliyordum. Biz çekim yaparken hamamın çatısına sıralanıp, çerçeveye girmeden bizi seyreden kasabalıların bir kısmının da katilin akrabaları olduklarını bildiğim gibi.

IMG_0473

Eski bir hikâyeyle devam edeyim:

…Kavurucu sıcağın altında öğleye kadar tarlasında çalışan genç çiftçi, bir ara mola vererek hemen yanı başında akmakta olan nehrin soğuk sularına girip serinlemek ister. Tarlanın ortasındaki küçük evinde yaşayan oğlu ve karısı, birazdan öğle yemeği için onu çağıracaklardır. Terli ve sıcak giysilerini çıkartarak kenara koyar ve nehre girer. Bir süre sonra aniden ortaya çıkan fırtına, giysilerini savurur ve onu nehrin sularına kapılarak, epey bir aşağıdan çırılçıplak çıkmak zorunda bırakır. Tam o sırada oradan geçmekte olan köle tacirleri, genç adamı esir ederek köle kervanına katarlar. Uğradıkları bir şehrin köle pazarında satılan genç adam, çaresizce, yeni sahiplerine yıllarca hizmet eder. Çalışkan ve güvenilir olduğu için sahipleri onu saraya tavsiye ederek, kralın yardımcısı olmasını sağlarlar. Zamanla, kralın en güvendiği hizmetkarı olur. Ardından kral ölür ve çocuğu da olmadığı için yerine onu vâris bırakır. Köle iken kral olmuştur ve artık çok yaşlanmıştır. Son günlerinde, maiyetiyle birlikte, doğduğu toprakları son kez görmek ister. Daha önce evinin de olduğu topraklara gelir ve aynı nehrin kenarında dururlar. Askerleri konaklarken, o da giysilerini çıkartarak nehre girer. Hikâye bu ya, bir anda müthiş bir fırtına kopar, sular coşar ve çadırlar, askerler, her şey dağılır. Yaşlı kral sudan çıkarken bütün vücudunun değiştiğini, gençleştiğini ve delikanlı haline geri döndüğünü fark eder. Nehrin kenarına çıkar. Uzaktan koşarak gelen küçük oğlu, yemeğin hazır olduğunu haber vermektedir. Nehrin kenarına çıkarttığı giysileri, ilk günkü gibi hâlâ terli ve sıcaktır… (Akt. Yavuz Erten, bkz. Karanlık Odadaki Suretler)

Ben, Bir Zamanlar Anadolu’da filminde bir nehre girdim ve çıktım. Set bittiğinde giysilerim terli ve sıcaktı. Gerçek neydi? Başımdan geçenler mi, yoksa hayal ettiklerim mi? Yaşamış ve yaşlanmıştım. Geçmişim beni takip etmiş ve yıllar boyunca yün yumağı gibi sarılarak peşimden gelmişti. “Şimdi” neydi o zaman? Şimdi, geçmiş ve bugünün toplamıydı. O halde, geçmiş, yok olmuş bir şey değildi. Bugünün içinde duruyordu. Yaşadıklarımızın belli bir an ve mekânda gerçekleştiğinin farkında olarak, bilincimizde yer almasıyla belleğimiz oluşuyor, geçmişi de bellek yoluyla, ama bugünün algısıyla yeniden okuyorduk. Yani “bellek” dediğimiz şey hatırlama ve unutmayı aynı anda içerdiği için aslında tam da “zamanın” kendisiydi.

“Zaman” ne bir tarihti ne de bir gelişme. Bir “durumdu” ve geri getirilemiyordu. “Ancak herkes geçmişte, şimdiki zamanın geçip giden her bir anın geçici olmayan gerçekliğini bulabildiğine” göre “geçmiş” ne demekti?

Bir Zamanlar Anadolu’da filminin oluşum sürecinde yaşadıklarım bana gösterdi ki, geçmiş, yaşadığımız zamandan daha dayanıklı ve daha süreklidir. Şimdiki zaman parmaklarımızdan akıp gitse de, asıl ağırlığına anılarımızda kavuşmakta ve “içinde yaşadığımız zaman, ruhlarımıza, zaman içinde kazanılmış deneyimler olarak yerleşmektedir” (Tarkovski).

Keskin’de, film çekimi boyunca, o yıllardan kalan arkadaşlarım, eski personelim, kasabanın beni hatırlayan esnafları ellerinde bazı fotoğraflarla sık sık ziyaretime geldiler. Bu ziyaretlerden beni en çok etkileyen, o yıllardaki aşı kampanyalarında şoförlüğümü yapan Gara Gazi’nin gelişi oldu. Gazi Abi’yi (filmde Arap Ali) A. Mümtaz Taylan oynuyordu ve Gazi Abi’nin artık yaşamadığını düşünüyordu. Gazi Abi ise masada hemen yanı başında oturan kişinin, kendisinin yirmi beş sene önceki halini oynadığını bilmiyordu. Birbirleriyle tanıştırmadım ve gerçeği söylemedim. Üçümüz sohbet ettik. Hayata ve ölüme dair. Hayatımız biricikti, tekrar edilemezdi ve çok “gerçek”ti. Ama sinemanın kendi gerçeği, “hayatın gerçeğinden” daha da “gerçek” olabiliyordu pekâlâ! Peki, “gerçeği” yeniden yazarken, aslında “gerçeği” de bozmuş olmuyor muyduk?

Her seferinde, elimizdeki parçaları yeniden ve kendi icat ettiğimiz bir “puzzle” gibi dizip, yeniden oluşturduğumuz “gerçeğe” şaşırarak bakıyorduk işte…

IMG_0472

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.