‘Aşk konusunda rengârenk olan ama rengâhenk olamayan, çok farklı aşk hikâyelerinin yaşandığı bir ülke Türkiye.’

 

İnsanlığın tarihi kadar eski aşkın da tarihi. Uğruna şiirler yazıldı, şarkılar bestelendi, türküler söylendi. Tabuları yıktı aşk, düzeni tehdit etti. Hem korktu insan aşktan, hem her devirde onu aradı. Aşk yeniledi insanı, ama insan neredeyse hiçbir zaman özgür olamadı. Özgür olmadan da aşk yaşanır mı? Aşk insanı özgürleştirir mi? Yaşadığımız toplum yaşadığımız/yaşayamadığımız aşkları etkiler mi? Eyüp Erdoğan ile aşkı özgür düşünce, din, aile, devlet ve toplum baskısı ekseninde incelediği “Aşk ve Kaotik Özgürlük” kitabı üzerine konuştuk. (Kitaptan bir bölüm okumak için BLOG bölümümüzdeki OKUMA PARÇASI sayfamızı ziyaret edebilirsiniz)

İlk önce neden böyle bir kitap yazma ihtiyacı duyduğunuzu sormak istiyorum.
Felsefenin fildişi kulede yapılan bir iş olmadığını, aksine hayatın içinde olduğunu, sorular sorarak hayatın anlamını bulmaya, gerçeği kavramaya çalıştığını herkesin anlayabileceği bir dilde anlatmak istedim

Birçok düşünürün, bilim insanının aşka ve aşkın sebeplerine dair yaklaşımlarının kısa bir derlemesini okuyoruz kitabınızın ilk kısımlarında. Peki, nedir sizce aşkın kaynağı?
Aşkın kaynağı üreme içgüdüsüdür. İnsanın istemi dışında çağlayan bir kaynaktır bu. Aşk yalın bakışla her ne kadar romantik, erotik, şiirsel, edebi görünse de gerçekte bu görüntüler üreme sürecinin farklı evrelerinin, farklı şekillerdeki görüntüleri ve bu görüntülerin farklı dillerle anlatılarıdır.

Aşkın özgürce yaşanma ihtimalinin bireylerin içinde yaşadıkları toplumlara, ne kadar birey olabildiklerine bağlı olduğuna dair değerlendirmeleriniz var. Türkiye’de nasıl yaşanıyor aşk?
Bir yanı doğu, bir yanı batı, bir yanı dindar, bir yanı laik, bir yanı modern, bir yanı geleneksel, bir yanı solcu, bir yanı sağcı, bir yanı zengin, bir yanı yoksul bir ülke Türkiye. Yazılı ve görsel medyasında bir yanda sosyetenin, sanatçıların, mankenlerin masalsı aşk hikâyelerinin yüksek tirajlar, reytingler yaptığı ve diğer yanda çocuk gelinlerin, kadın cinayetlerinin dramatik hikâyelerinin haber yapıldığı bir ülke Türkiye. Dolayısıyla, aşk konusunda rengârenk olan ama rengâhenk olamayan, çok farklı aşk hikâyelerinin yaşandığı bir ülke Türkiye.

image14

Çoğunluğun tersine, sürünün dışında kalmaktan korkmayanlardan, insanlığın gerçek kahramanlarından bahsediyor, örnekler de veriyorsunuz. Bu insanları çoğunluktan ayıran şey nedir? Ne oluyor da bazıları çevrelerini taklit etmiyor, yalnızlaşma pahasına yeni yollar arıyor?
Gözü pek, yürekli, cesur insanlar bunlar. Kimi şanslı insanlar, bu özelliğe sahip olarak doğarlar. Fakat asıl takdir edilmesi gerekenler, bu özelliği sonradan, kendi çabalarıyla kazananlardır; cesur olmadıkları halde cesur olmak isteyen ve bunu başaranlardır. Bu kahraman insanların böylesine zor bir yola girmelerinin tek bir nedeni var: kendi istedikleri gibi yaşamak. Kendilerine dayatılan değil, gönüllerinde yatan, içlerinden gelen bir yaşam sürmek. Başkaları tarafından yazılmış, başkaları tarafından yönetilen bir hayat hikâyesinin figüran oyuncusu olmak yerine, kendilerinin kaleme aldığı, kendilerinin yönettiği bir hayat hikâyesinin başrol oyuncusu olmak isteyen insanlar bunlar.

Aşk ve Kaotik Özgürlük’te din/dini düşünce üzerine ayrıntılı tartışmalar var. Kitabınızın önemli bir bölümünü neden bu tartışmalara ayırdınız?
Din, neredeyse her çağda, bireyleri, toplumları ve devletleri, özetle tüm yaşamı belirleyen en güçlü öğelerden biri olmuştur. Bu yüzdendir ki, insanlığın gerçek kahramanları olan cesur insanların büyük çoğunluğu az ya da çok bu belirleyici güçle özellikle de otoriter olanlarıyla mücadele etmek zorunda kalmışlardır. Çünkü kendi yazdıkları hayat hikâyelerini yaşamalarının önündeki en büyük güçlüklerden biridir bu otoriter belirleyiciler. Özgürlüğü arayan cesur insanların gerek iç dünyalarında, gerek dış dünyalarında mücadele etmeleri ve aşmaları gereken en zorlu engellerden biridir bu otoriter belirleyiciler. Ülkemizin artan bir oranla dindarlaşmaya başladığı bir dönemde, özgürlüğü arayan insanların cesarete daha bir ihtiyaç duymaya başladıkları bir ortamda bu konuyu masaya yatırarak insanlarda farkındalık yaratmaya çalışmak, mağarasından çıkmayı başarmış, aydınlanmış her özgür insanın görevi değil midir?

Kitabınızın son kısımlarında inanç ve akıl ayrışması tartışmalarına yer veriliyor. Bu ayrımda aşkı nereye oturtuyorsunuz?
Alman filozof Immanuel Kant, Aydınlanmacılığı, “aklı kullanma cesareti” olarak tanımlamıştı. Ancak aklını kullanma cesareti gösteren kendi hayat hikâyesinin yazarı, yönetmeni ve başrol oyuncusu olabilir. Bunu başardığında, başka bütün eylemlerin verdiğinden daha büyük bir zevk veren aşk hikâyesini kendi yazabilir.

kapak

Birbiriyle iki zıt ucu olarak ele alınan akıl ve inancın gündelik hayatta birbirinden ayırmak ne kadar mümkün?
Karanlıktan çıkmış, Aydınlanmayı yaşamış insanlar için söz konusu ayrımı yapmak çok kolaydır. Çünkü Aydınlanmayı yaşamış insanlar inanmak değil bilmek ister; sorup soruşturmadan, körü körüne bir şeyi doğru saymazlar. Çünkü Aydınlanma; insanın geleneksel görüşler, otoriteler, bağlılıklar, tasarım ve önyargılardan kendini aklıyla kurtarıp yalnızca aklına dayanarak yaşamı kavramaya ve düzenlemeye çalışmasıdır. Kant aydınlanmayı “İnsanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmayış durumundan çıkması” diye tanımlar. Aydınlanma 17. yüzyıldan beri Batı düşüncesinde ağır basan, kilisenin doğaüstü gerçeklik anlayışı ile savaşarak insan ve dünya konusunda aklın özerkliğini temel alan akımdır (TDK). Akıl ve inancı gündelik hayatta birbirinden ayırmak, modern (çağdaş) insan için daha da kolaydır. Çünkü modern insan; bulunduğu çağın anlayışına, şartlarına uygun davranan, çağcıl, uygar, asri insandır (TDK). Aksi halde bulunduğu çağı değil, örneğin din merkezli karanlık çağı yaşayan, o çağın şartlarını muhafaza etmeye çalışan, o çağın şartlarına uyan ve herkesi uymaya zorlayan, çağdışı, geri kalmış insanların bunu başarması pek mümkün görünmemektedir.

Felsefeciler ile din adamlarının özgür düşünce konusunda birbirlerine ters düştüğünü çeşitli örneklerle okuyoruz kitabınızda. Kabaca düşünürsek dindar bir hayat özgür düşüncenin gelişmesine imkân tanımıyor mu?
Dindar bir hayat inanmayı, iman etmeyi gerektirir. İnanmak, iman etmek ise bağlanmayı, teslimiyeti gerektirir. Yani inanan, iman eden insan, bağlanan, teslim olan insandır. Oysa özgür düşünce bağlı olmamayı gerektirir. Çünkü özgürlük, bağlı olmama, dışarıdan etkilenmemiş olma demektir. Her türlü dış etkiden bağımsız olarak insanın kendi iradesince, kendi düşüncesine dayanarak karar vermesidir. Kendi istemesi, kendi iradesi ile eylemde bulunabilme olanağına sahip olması, dıştan etkilenmeden etki yapabilmesidir.

image10

Yetişkin ve gerçek anlamıyla özgür bir birey, özgür iradesiyle dindar bir hayatı tercih edebilir. Bunda hiçbir sorun yok, bu onun doğal hakkıdır. Sorun, söz konusu dindar bireyin çocuklarına da aynı hakkı tanıyıp tanımayacağında yatar. Kendisinin sahip olduğu seçim hakkına, seçim şansına çocuklarının da sahip olabilmesi için, ancak ve ancak çocuklarının da özgür bir şekilde yetiştirmiş olmaları, yetişkin oluncaya kadar hiçbir etki altında kalmamış, yönlendirmemiş olmaları gerekir. Fakat dindar bir hayat, dindar çocuklar yetiştirmeyi gerektirir. Eş deyişle, dinler, özelikle de otoriter dinler otoriter olmasını istediği ebeveynlere, (toplumlara, devletlere, devlet adamlarına) çocuklarını dindar olarak yetiştirmelerini emreder. Bu durumda o çocuklar ailelerince, çevrelerince belirlenmiş olurlar. Dindar olmayı, inançlı olmayı, bağlanmayı, teslim olmayı özgür iradeleriyle seçmemiş olurlar. Özgür olmaları engellenmiş, dindar olmaya zorlanmış olurlar. Oysa özgür bir insanın istemelerinin nedeni o insanın kendisidir. Özgür insan, istemelerinde özerk ise özgürdür. İstemenin kendisi engellenmişse ya da insan bir başkasınca, bilerek ya da bilmeyerek, herhangi bir istemeye zorlanmışsa, insanda irade özgürlüğü eksik demektir.

Özgür düşüncenin önünde engel teşkil eden pek çok diğer ideoloji ve düşünme biçimi var iken, -milliyetçilik, cinsiyetçilik vb.- bu konudaki temel ayrımı neden felsefe ve din üzerinden kurdunuz?
Haklısınız, özgür düşüncenin önünde engel oluşturan pek çok ideoloji ve düşünme biçimi var. Fakat hepsini aynı anda işlemeye kalkışmak sorun üzerinde derinleşmeyi, yoğunlaşmayı engeller. Bu yüzden her birinin üzerine ayrı ayrı eğilmek, mercek tutmak gerekir. Ancak bu şekilde sorunun karanlıkta kalmış yanları aydınlatılabilir. İnsanın neresi ağrırsa canı orasında olurmuş. Tam da bu doğrultuda toplum olarak, ülke olarak ve tüm insanlık olarak şu an özgür düşünce önündeki hangi engeller canımızı acıtıyorsa onların üzerine mercek tutmaya çalışıyorum. Nitekim şu anda yazmakta olduğum kitabımda, bu doğrultuda, özgür düşüncenin önünde engel oluşturan başka ideoloji ve düşünme biçimlerine mercek tutmaya çalışıyorum.

Günümüzde insanların giderek kendi hayatlarında olanları bitenleri, isteklerini anlatırken maddesel somut şeyler yerine daha görünmez, belki metafiziksel belki ruhani diyebileceğimiz referanslara başvurduğunu görüyorum. Örneğin “enerji”, “evrene mesaj göndermek” gibi ifadeler pek sık kullanılıyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?Kastettiğiniz insanlar uygar (çağcıl, asri, modern; çağın yeniliklerinden yararlanan, özgür düşünce, bilim, sanat ve endüstri alanlarında çok büyük bir gelişme göstermiş olan) dünyanın insanları olsa gerek. Bu uygarlık, Rönesans’ı, Aydınlanmayı, Modernizmi yaratmış ve yaşamış olan Batı uygarlığıdır. Modernizmin en belirgin özellikleri materyalist, mekanist, determinist oluşu; metafiziği dışlamış (pozitivist) oluşudur. Lakin söz konusu uygarlık, bugün Modernizmi geride bırakmakta, Post-modern çağa girmektedir. İşte bu modern sonrası çağın en belirgin özelliklerinden biri, sizinde belirmiş olduğunuz gibi, maddesel somut şeyler yerine daha görünmez belki metafiziksel, belki ruhani diyebileceğimiz referanslara başvuruluyor olması, bu yüzden de “enerji”, “evrene mesaj gönderme” gibi ifadelerin pek sık kullanılıyor olmasıdır.

image7

Fakat söz konusu uygar insanların bugün metafiziksel, belki ruhani diyebileceğimiz referanslara başvuruyor olmaları, yaşamlarını dini, ruhani, ilahi referanslara göre şekillendirdikleri anlamına gelmemelidir. Bu insanlar bugünde vahye dayanan ilahi metinlere, prensiplere göre değil, akla dayanan insani metinlere, prensiplere göre yaşamaktalar. Ayrıca, söz konusu uygar insanların metafiziksel, ruhani referanslara başvuruyor olmaları, Rönesans’ı, Aydınlanmayı, Modernizmi yaşamamış, hâlâ dini, ruhani, ilahi prensiplere, referanslara göre yaşamakta olan uygarlıkların insanlarıyla aynı kefeye konulabilecekleri anlamına gelmez. Bu çok ama çok büyük bir hata olur. Daha da önemlisi, dini, ruhani, ilahi referanslara göre yaşamakta olan insanların yaşam biçimlerine meşruiyet kazandırmak için Post-modern çağı yaşamakta olan insanları referans göstermeleri yanlış olmanın ötesinde trajik hatta trajikomik bir durum olur. Tıpkı, stadyumda yarışmakta olan koşuculardan birinin, diğerlerine üç-beş tur bindirdikten sonra yeniden diğerleriyle birlikte koşmaya başlaması, geride koşan koşucuların, üç-beş tur geride kalmış olduklarını unutup, tur bindirmiş koşucuyla kendilerini aynı kefeye koyması, eşit bir şekilde birlikte koştukları hissine kapılmaları gibi.

Aşk ve Kaotik Özgürlük / Yazar: Eyüp Erdoğan / Müptela / Kapak Tasarım: Şükrü Karakoç / Grafik Tasarım: Kübra Tekeli / 1. Baskı, Haziran 2014, İstanbul

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.