Aşk ve Kaotik Özgürlük

 

Efsanelere, hikâyelere, romanlara, şiirlere, en güzel bestelere ilham veren, uğrunda servetlerin, şöhretlerin feda edildiği, acı çektiren, tımarhaneye düşüren, intihara sürükleyen “aşk,” hiç kuşku yok ki dünyanın en tatlı mutluluğuyla en derin acısından yaratılmıştır. Cennetle cehennem arasında bir yerlerde duran bu duygu aklın en soylu zaafıdır. Bu yüzden ki insanın yaşayabileceği bu olağanüstü deneyimi anlatabilmek için yeryüzünde var olan diller çaresiz kalır.

Avını sinsice kollayıp beklemediği bir anda yakalayan, ağına düşürdükten sonra söz hakkı tanımayan bir zorbadır “aşk.” Dayanılması güç bir maraz, üzüntü veren bir dert, vazgeçilmez bir illettir. Şefkatiyle büyüleyip kör eden, tutkusuyla Mecnun’a çevirip yolundan eden, şehvetiyle baştan çıkarıp haz bahçelerinden şeytan dağına sürükleyen heyecan, coşku, duygu kasırgasıdır.

Gençliği seven, güzelliği arayan, kelebekler gibi kanat çırpıp çiçekten çiçeğe konan “aşk” neşe pınarıdır, mutluluk nedenidir. Herkes bir şekilde aşka boyun eğmek zorundadır, çünkü aşktan daha tatlı bir memba, daha tesirli bir deva yoktur. Aşk tüm hazların üstündedir ve bu hazlarla arzulara onların üstünde olduğu için hükmetmektedir. Hükümran olan bu hazzın gözü karadır. Savaş Tanrısı Ares bile, “aşk”la, yani Eros’la boy ölçüşemez. Ares, “aşk”ı yenemez, tam tersine aşk, Ares’i yener. Anlatılanlara bakılırsa bunu Afrodit’in “aşk”ı başarmıştır.(1)

Aşk ve Güzellik Tanrıçası’dır Afrodit; sevgiyi, sevişmeyi simgeler. Denizin köpüklü dalgalarından doğduğu için onun adını Afrodit koymuşlardır tanrılarla insanlar. Tanrılara doğru yürümeye başladığında, arkasından geldi aşkın, seksin, şehvetin kölesi Eros ve arzunun, isteğin sembolü Himeros. Afrodit’in tanrılığının payı buydu işte. İnsanlarla tanrıların gülmeleri ve oynaşmaları, sevmenin ve sevişmenin büyüsü hep ondan kaynaklandı.(2)

Ölümsüzleri de, ölümlüleri de alt ettiği sevgisi, alımı var ya, göğsündeki nakışlı memeliğindeydi. Alacalı bulacalı bir kurdeleydi bu, alımlı ne varsa, hepsi onun içindeydi. Sevgi onun içinde, istek onun içinde, cilveleşme, şakalaşma onun içinde, en akıllı insanı ayartan aşk onun içinde.(3)

image-6

Herkes bilir ki Eros, Afrodit’ten ayrılamaz. Eros olmadan Afrodit olamaz. Eros ki ölümsüz tanrıların en güzeli, Eros ki insanlarla tanrıların elleriyle ayaklarını çözen, insanların da, tanrıların da kalplerini, akıllarını, isteklerini alıp gidendir. Eros ki yaratılışta Khaos’tan hemen sonra gelen, evrende birleşmeyi ve üremeyi sağlayan, insanları oklarıyla kovalayan alaycı afacan.

Kim karşı koyabilir aşka, cepheler bozar savaşta, parayı pulu derbeder savurur, talan eder sonra gül yanağında bir genç kızın uykusuz gecelerini. Uçsuz bucaksız denizler, dağlar ona dar gelir, vahşi hayvan inleri aşkın uğrağıdır. Ölümlü ya da ölümsüz, ağına düşenin işi bitiktir, tadan bilir, aşkın bir adı deliliktir. En doğru kişilerin bile çeler aklını, sokar günaha. Ey gönüllerin sultanı eşsiz Afrodit, kim baş eder seninle, sevenler oyuncak elinde.(4)

Kim kaçabilir oklarından Eros’un, kim karşı koyabilir Eros’a? Kim baş edebilir Afrodit’le, onun güzelliğiyle, cilvesiyle? Kendisi alabildiğine özgürken, dilediğinin gönlüne dilediği zaman girip dilediği zaman çıkarken kim kurtulabilir “aşk”ın esaretinden?

Psikolojik romanın yaratıcısı ünlü yazar Stendhal’e göre, “İnsanın kendisine, başka bütün eylemlerin verdiğinden daha bü- yük bir zevk veren bu eylemi yapmama özgürlüğü yoktur. Aşk, ateş gibidir, insanın iradesine bağlı olmaksızın yükselir ve sonra yok olur.”(5)

Aşk bilgili, cahil; akıllı, aptal; kurnaz, saf; zengin, yoksul; kadın erkek demeden tüm insanlara bulaşan; zihni, benliği, bedeni saran bir hastalıktır. Bu ateşli derde düşen, kendisini derde düşüreni düşünmeden edemez. Bütün dikkatini toplayarak hatırlamaya çalışsa da onun nesini sevdiğini bilemez, sevmediği nesi var, onu hiç bilemez, yine de bir an olsun onu düşünmeden edemez. Derdine tercüman olan ezgilerin, bestelerin, güftelerin içinde erimekten, mısralara, notalara sarılmaktan vazgeçemez. Nedensiz yere üzülmekten, sevinmekten kendini alamaz. Anlamsız, tutarsız sözler söylemeden; yersiz, gereksiz davranışlar sergilemeden duramaz. Her baktığı yerde onu görmekten, sesini duymaktan, kokusunu almaktan kurtulamaz. Kendisindeki bu değişimi fark etse de umursayamaz.

Âşığın şiddetli arzunun pençesinde savrulan yorgun bedeni yalnızlığın koynunda, sessiz, coşkun akan sevda pınarlarında susuz, yenik düşer çaresizliğine. Unutmayı başaramayan hafızasının, vazgeçmeyi beceremeyen kalbinin bedenine yaptığı bir zulümdür bu; apansız ortaya çıkan, ruhunu ters yüz eden, baş edilemeyen ateşli duyguların zulmü.

fotoğraf

İşte, bu yüzden psikolog ve nörolog Pierre Janet’e göre kesinlikle bir ruh hastalığıyken aşk, psikanalizin babası Sigmund Freud’a göre, düşünce ve duyunun ağır oranda bozulduğu zihin durumunun ilk örneği, yani bir psikoz prototipidir aşk.

Düşünce bozukluğu, duygu durumunda değişkenlik, hezeyanlar, sanrılar, kişilik değişikliği gibi durumların psikoz belirtileri olduğu düşünüldüğünde, Freud’un aşkın bir psikoz prototipi, bir ruh hastalığı olduğu sözüne hak vermemek mümkün mü?

Nitekim düşünce bozukluğu düşüncelerin belirli bir düzene oturtulamaması, karmaşık bir hale gelmesi, bunun sonucu olarak konuşmada bozukluklar, dikkat toplamada sorunlar yaşanması anlamına gelmekteyken; duygu durumunda değişkenlik belirli bir neden olmaksızın kişinin duygu durumunda ani değişikliklerin gözlemlenmesi, nedensiz yere çok üzülme veya çok sevinme gibi durumları anlatmaktadır. Hezeyan saçmalama, sayıklama, sabuklanma, gerçekdışı düşünce ve inançlara sahip olma, bu inançlarda çok güçlü ve ısrarcı olma (delüzyonel inanç) durumuyken; sanrı gerçekte var olmayan şeyleri görme, duyma veya koklama gibi duyu bozuklukları yaşama (halüsinasyon) hali; kişilik değişikliği ise kişilikte ve davranışlarda yaşanan büyük değişikliklerdir.

Bütün bu olağan olmayan, genel olmayan, alışılmış olmayan aykırı, anormal durumlar “nasıl” ortaya çıkmaktadır?

Yapılan bilimsel araştırmalara göre, aşkı oluşturan önemli öğelerden cinsel istek (şehvet) ve cinsel çekicilik (cazibe) açığa çıktığında, insanda birçok değişime neden olan kimyasallarla hormonlar salgılanmaktadır. Âşığın anormal davranışlarının nedeni olan bu salgılardan östrojen hormonu hem erkek hem kadında bulunmakla birlikte, üreme yaşında kadınlarda seviyeleri çok yükselmekte, kadınların saldırganlaşmalarına neden olmakta ve yüksek acıya dayanmalarını sağlamaktadır. Yine hem erkek hem kadında bulunan testosteron hormonu birçok şeyle, ama özellikle libidoyla yakından ilgilidir. Yaratıcı hayatı teşvik eden, bastırılmış duyguları insan benliğinde ateşleyen libido, insana yaşama gücünü veren enerji veya içgüdüsel enerji olarak da bilinmektedir. Erkekte testosteron, kadında da östrojen hormonunun üretiminin azalmasına bağlı olan libido azalması, bir çeşit seksüel fonksiyon kaybı olarak görülmekte ve tıbbi bir problem olarak ele alınmaktadır.

Şaşırtıcı olan âşık bir kimsenin vücudundaki bazı salgıların uyuşturucu kullananlarla aynı oranda arttığının gözlemlenmiş olmasıdır. Özellikle beyinde salgılanan ve morfine benzeyen endorfin, dopamin gibi hormonlar ayakları yerden kesen, uçuran, körkütük aşk halini ortaya çıkaran, kara kışta bahar sarhoşluğu yaşatan hormonlardır. Bu salgıların fazla uyarılması âşık olan bir kimseye her ne kadar mutluluk verse de yan etkilerinin kaçınılmaz olduğu bilinmektedir. Bu yan etkilerin başında kalp hızının artışı, kan basıncında yükseliş, iştah kaybı, uykusuzluk, aşırı heyecanlanma gibi tuhaf davranışlar gelmektedir. Kalp hızının aşırı artışı kalp krizine yol açabilmekte, hatta bu durum yaşlılarda ölüme neden olabilmektedir.

image-12

Âşık olmaktan daha tehlikeli bir şey varsa, o da aşkın yok olmasıdır. Çünkü etkisinin ne kadar derinlere işlemiş olduğunun farkına, ancak ayrılık saati gelip çattığında varılır. İşte, intiharlara neden olan da bu farkındalık halidir. Çünkü aşkın bitmesiyle oluşan üzüntü vücuttaki norepinefrin gibi bazı kimyasal salgıları artırmaktadır. Norepinefrin, epinefrin ile birlikte kalp atım hızını, glikoz salınımını ve iskelet kaslarına giden kan akımını artırmaktadır. Artan salgılar vücuttaki sinirleri beslemekte ve kalp hızı üzerinde önemli etki yapmaktadır. Bu salgıların aşırı artışı sinirlenme, öfke, nedensiz ağlama krizleri, kalp çarpıntısı gibi anormal davranışların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Aşk acısı yüzünden aşırı salgılanan kimyasalların sinir büyüme faktörünü arttırdığı, bununsa beyindeki sinirlere zarar verebildiği bilinmektedir. Dizginlenemeyen, söz dinlemeyen bir zorba gibi, bir kasırga ya da bir hastalık gibi insanın üstüne çöken bu ateşin “nedeni nedir?”

İnsan “neden” cennetle cehennem arasında duran bu ateşte yanmaktan kurtaramaz kendini?

Çünkü insan cinsel (eşeysel, seksüel) bir varlıktır, cinsellik (sevişme duygusu(6) onun doğasında vardır ve doğal olarak cinsel ilişkide bulunmak ister. Bunun da üç nedeni vardır: Eğlence, gönül bağını kuvvetlendirme ve üreme. Cinsel ilişki insana neşe veren, mutlu eden, hoşça vakit geçirten bir eğlencedir. Cinsel ilişki insanlar arasında hoşlanma, beğeni, sevgi ve inanç gibi güçlü hislerle kurulan görünmez, sağlam, yoğun bir gönül bağı oluşturur. Cinsel ilişki insan soyunun sürdürülmesini sağlayan üremenin temel yöntemidir.

Bu yanıtın kolayca yıkılmasını önleyecek güçlü bir destek bulmak adına başvurulacak isimlerin başında ünlü filozof Arthur Schopenhauer gelir. Çünkü Schopenhauer’a göre de bütün bu çılgınlığın tek bir sorumlusu vardır: “Cinsellik.” Bütün bu aşklar, istedikleri kadar uçarı, tensellikten, dünyevilikten uzak, ayakları yerden kesiyor gibi görünsün, evet, hatta bu aşk hali, sadece daha yakından belirlenmiş, daha özelleşmiş, hatta sözcüğün en dar anlamıyla bireyselleşmiş cinsel dürtüdür.(7) Aslında sadece öznel bir ihtiyaç olan cinsel dürtü, çok akıllı bir tarzda nesnel bir hayranlık maskesini takmayı ve bu yolla bilinci aldatmasını çok iyi bilir. Çünkü doğa kendi amaç ve hedefleri için bu savaş hilesine muhtaçtır.(8) Burada tayin edici etmen, belli bir çocuğun dünyaya getirilmesidir, taraflar bilincinde olmasalar da bütün o aşk hikâyesinin gerçek amaç ve hedefe hangi yol ve tarzlardan ulaşılacağı işin önemsiz yanıdır.(9)

image-7

Aşkı anlama çabasında, Schopenhauer’un sözlerini dikkate almamak konunun özünü gözden kaçırmak demektir. Nitekim ortaya koyduğu aşk teorisinde(10) insan eylemlerini üstün ideallerin değil de zevklerin yönlendirdiğini ileri sürmüş, cinsel zevki zevklerin en üstün noktası olarak görmüş ve aşkı insan davranışlarının temelini oluşturan cinsel içgüdüye, yani “libido”ya bağlayarak, “Aşk yoktur, libido vardır,” diyen Freud’a göre de Schopenhauer insanlara cinsel eğilimlerinin hangi ölçüde belirlenmiş olduğunu göstermiştir.(11)

Aşkı, doğanın gizli amaçlarına ulaşmak için insanlara oynadığı bir oyun olarak gören Schopenhauer için söz konusu gizli amaç neslin devamını sağlamaktır.

Bu oyunun, hilenin tuzağına düşen insan doğanın isteğine boyun eğmekte, çocuk yapmaktadır. Üstelik bunu kendi istediği için yaptığını sanmaktadır. Gerçekte bunu isteyen doğadır. Bu durumda âşık olup çocuk yapan insan, aslında çocuk yapmak için âşık olmakta, fakat âşık olduğu için çocuk yaptığını sanmaktadır. Oysa hiçbir ağaç çiçek açmak için meyve vermez, meyve vermek için çiçek açar.

Nitekim başvurulması gereken bir diğer güçlü ve ünlü filozof Baruch Spinoza’ya göre de biz bir şeyin iyi olduğunu zannettiğimiz için o şey bizim arzularımızın objesi olmaz, tersine onu istediğimiz, arzu ettiğimiz için onun iyi olduğunu zannederiz.(12)

Doğa neden böyle bir hileye başvurmakta, insanı aldatmaktadır?

Çünkü doğa insana da sonlu bir yaşam biçmiştir. Ve büyük oyununu sonsuza dek sürdürebilmesi için insanın da yaşamı sona ermeden önce, doğaya yeni oyuncular armağan etmesi gerekmektedir.

İnsan neden bu hileye boyun eğmektedir?

Çünkü insan derinlerinde yankılanan ve karanlık fırtınalar koparan sonlu olduğu gerçeğinin bir zorunluluk olduğunu bilmektedir. Sonlu olma halinin acısını artıransa kaçınılması imkânsız olan sonun isteğe bağlı olmaması, zorunlu olmasıdır.

Zorunlu, zorla yapılan şey ve zorlama anlamına gelir. Arzuya ve bilinçli seçime karşı çıkan, onlara engel olan şeydir. Bundan dolayı da o acı vericidir. Zorunluluğun doğurduğu her eylem doğal olarak üzücüdür. Zorunlulukta sert, yolundan döndürülemez bir şey vardır. Zorunluluk insanın seçmesi, tartması, ölçüp biçmesinden doğan hareketine karşıt olan bir şeydir.(13)

İnsan acı veren, üzücü olan sonlu olma halinin zorunluluğunu aşmanın yolunu bulmaya çalışmakta, sonsuzluğun kapılarını aralayacak anahtarı aramaktadır. Zorunlu olan ölüm, aslında sadece insanın değil, tüm canlıların kaçınılmazıdır. Fakat yalnızca insan farkındadır, sadece insan bu zorunluluğun bilincindedir.

Ölümü, ölümün dehşetini bilmek insanın hayvanlık durumundan uzaklaşırken edindiği ilk kazançlardan biridir.(14)

image-5

Doğa büyük oyununu sürdürebilmek, amaç ve hedeflerine ulaşabilmek için insana tuzak kurmuş, tuzağın içine de özenle hazırlamış olduğu bir iksir koymuştur. İnsana özel bu iksir, insanı tuzağın içine adeta mıknatıs gibi çekmektedir. Tuzağın adı “aşk,” iksirin adı “sonsuzluk”tur. Sonlu bir yaşama mahkûm olan, sonsuzluğu arayan insan bu tuzağa çok kolay düşmektedir.

Ne var ki sonsuzluk iksiri kendisinin değil, ancak neslinin devamını sürdürmesine yardımcı olmaktadır. İnsan sonsuzluğa, hiç olmazsa nesli üzerinden ulaşma umuduyla uzun ve zahmetli bir işe koyularak doğaya istediğini vermekte, böylece türün devamlılığını sağlamakta, kendi varlığını olmasa da türünün varlığını sürdürmektedir.

Spinoza da böyle düşünür. Ona göre de her şey kendi varlığında devam etmek için elinden gelen bütün çabayı sarf eder. Gerçekten tekil şeyler Tanrı’nın(15) sıfatlarını belirli ve gerekli bir tarzda ifade eden tavırlardır, yani Tanrı’nın varlığı ve tesir etmesinden ibaret olan gücü belirli ve gerekli bir tarzda ifade eden varlıklar, kendi varlığını ortadan kaldırabilen her şeyin karşıtıdır. Ve böylece o, gücü yettiği kadar kendi varlığında sürüp gitmeye çabalar.(16)

Her varlığın zorunlu bir gereksinmeyle var kalmaya devam etme çabası içinde olduğunu savunan Spinoza’ya göre, bu çaba, üzerinde düşünülmüş ve karar verilmiş bir çaba değil, her varlığın özünde verili bulunan en temel itkidir. Bu çabanın adı “conatus”tur ve “conatus” gereği olarak hiçbir varlık dış nedenlerin etkisi üstün gelmedikçe kendini ortadan kaldırmaz. Sonlu varlıkların hepsi için aynı itki geçerlidir. Bir ırmak yatağında duran sert bir taş bile olduğu gibi olmaya devam etme eğilimindedir, fakat ırmağın suları ve sularla taşınan diğer şeylerin taşa uyguladığı etkiler, sürtünme ve aşındırma zamanla taşın ufalanmasına yol açar. Sonlu bir varlık olan taş, “conatus” gereği var kalmaya çabalar, ama hiçbir sonlu varlık bu çabayı sonsuza dek sürdüremeyeceği için taş da bu çabasını sonsuza dek sürdüremez ve ufalanır.(17)

Zorunlu son yazgısından kurtulamayacağını bilen insan var kalmak, sonsuz olmak, isteğini hiç olmazsa neslinin devamlılığıyla gerçekleştirme yoluna girer. Ölümlü yapı bu mantıkla hareket eder, kendi varlığını mümkün olduğunca ölümsüz kılmaya çalışır. Bunu da sadece nesil yaratarak, yani arkasında başka birisini bırakarak sağlayabilir. Yaşlananın yerine genç olanın gelişi ve bunun da eski olana benzemesi bundandır. Ölümlülerin ölümsüz olma çabaları işte bu şekildedir. Canlıların yavrularına duyduğu ilgi karşısında şaşırmamak gerekir, bu aslında onların ölümsüzlüğe ulaşma çabasıdır.

Fakat bu yol da sanıldığı kadar sorunsuz, kolay bir yol değil-dir. Çünkü neslinin devamlılığını tek bir insanın kendi kendine gerçekleştirmesi mümkün değildir. Bunun için türünün karşı cinsine ihtiyacı vardır.

Schopenhauer’a göre, birey karşı cins seçiminde, sadece ken-di vücut yapısının ve organizasyonunun koşullarına bağlı olarak tipi olabildiğince katıksız koruma biçimindeki gizli göreve şartlanmış olan türün çıkarlarına nasıl uygunsa, tam da öyle davranır. Birey burada bilmeden yüksek bir şeyin türü görevlendirmesi doğrultusunda hareket etmektedir. Bu nedenle aslında umursamayabileceği, hatta umursamamak, kendilerine kayıtsız kalmak zorunda olduğu şeylere dahi değer vermektedir. Birbirini ilk kez gören farklı cinsten iki genç insanın birbirini süzüşündeki o büyük, derin bilinçdışı ciddiyette birbirine yönelttiği araştırıp inceleyen, içlere nüfuz eden bakışında, karşılıklı olarak kişiliklerinin her bir parçasının ve bütün yanlarının maruz kaldığı gözden geçirmede, tamamen kendine özgü, özel bir yan bulunmaktadır. Anlayacağınız bu araştırıcı inceleme ve yoklamalar türün “genius”unun (üreticisinin, koruyucu ruhunun, dehasının, vb.) bu iki kişinin birleşmesiyle meydana gelmesi mümkün birey ve onun yapısal özellikleri üzerine derin derin düşünmesi anlamına gelmektedir. “Genius”un derin düşünmesinin sonucuna göre, bu ikisinin birbirinden hoşlanma ve birbirini arzu etme derecesi belli olacaktır.(18)

image-10

İnsanları bu arzuya doğru sürükleyen doğadır ve aşk arzulanan bir varlıkta bulacağımız tada susamaktan başka bir şey değildir. Başka her yerde az çok ince, narin olabiliriz; başka her iş ince, narin bir şekilde yapılabilir, ama bu işin kaba, hoyrat ve gülünç olmayan bir şekli düşünülemez. Bu işin bilgece, ahlaklı, terbiyeli bir şekli yoktur. Doğa bizi bu arzuya doğru sürükler, gördüğü işlerin kendince en soylusunu, en yararlısını, en güzelini de ona bağlar.

Arzuyu var kalma ısrarı olarak gören Spinoza’ya göre, her varlık var kalma çabası sırasında çeşitli karşılaşmalar yaşar. Bu karşılaşmaların bazılarından var kalma direncini güçlendiren etkilerle, bazılarından da bu direnci azaltan etkilerle çıkar. “Conatus” (var kalma direnci) kavramı belki de en çok “arzu” kavramına yakındır: Var kalma ısrarı aynı zamanda bir yaşama arzusudur; üstelik belki de yaşadığımız için arzuladığımızı söylemek kadar, arzuladıkça yaşamaya devam edebileceğimizi söylemek de aynı ölçüde doğrudur. (19)

Doğanın büyük oyununu sonsuza dek sürdürebilmesi için var kalma ısrarlısı canlı varlıkların, yaşamları sona ermeden önce doğaya yeni oyuncular armağan etmesi gerekmektedir. Böylece kendilerinin var kalması mümkün olmasa da kendilerinin yaratacağı bir benzerlerinin var kalmaya devam etmesi sağlanmış olacaktır. İşte, bu yüzden tüm canlılar kaba, hoyrat ve gülünç olarak nitelenen üreme yoluyla kendilerine benzer bireyler dünyaya getirirler ve bu yolla nesillerinin sürmesini, türlerinin devamlılığını sağlarlar.

Nitekim “tür” birbirine benzeyen, ortak özellikleri olan, sadece kendi arasında verimli gen alışverişi yapabilen (üreyebilen) bireylerin oluşturduğu canlı grubudur. “Üreme” ise, canlıların nesillerini sürdürebilmesi için kendilerine benzer bireyler oluşturması işidir. Büyüme ve gelişmesini tamamlayan her canlının sahip olduğu bu yetenek aynı türden yeni canlıların ortaya çıkmasını sağlar. Çoğalma olarak da bilinen üreme yoluyla canlılar kendilerine benzer (kalıtımsal olarak ortak fiziksel ve fizyolojik özelliklere sahip) bireyler oluşturarak nesillerinin devamlılığını sağlarlar.

Tüm canlıların en temel iki içgüdüsünden biri olan üreme(20) olayının özünde, canlıların nesillerini sürdürme isteminin yatmakta olduğu, bunu sağlayabilmek için de benzer bireyler oluşturmak istedikleri anlaşılmaktadır. Bunlar bilinçli, akılsal, öğrenilen, deneme yoluyla kazanılan davranışlar değil, içgüdüsel istemlerdir, bireyin doğasından gelen bilinçsiz davranış eğilimleridir.

image-11

Canlıların var oluşlarının ve o şekilde var oluşlarının nedeninin içgüdüler olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda ortaya çıkan her canlı bir canlı yoluyla bir canlıdan belli bir canlı olarak içgüdülerin eseri olarak var kalma çabasının sonucunda ortaya çıkmaktadır.

Sonlu ömrü olan bir canlının sonsuzluğu bulmak, yani neslini sürdürmek için doğurduğu veya meydana getirdiği canlıların kendine benzemesi ne kadar gerekliyse doğan, oluşan canlının da kendini doğuran, meydana getiren canlıya benzemesi o kadar gereklidir. Çünkü sahiplenilmesi, korunup kollanılması, beslenip büyütülmesi için bu gereklidir.

Bu durumda tüm canlılarda var olan bu ortak içgüdülerle itkiler yüzünden, insanların çocuk yapmayı, ama kendilerine benzer çocuklar yapmayı istediklerini söylemek yanlış olmayacaktır. Nitekim Schopenhauer’a göre bütün cinsel sevginin temelinde sadece meydana getirilmesi (üretilmesi) gereken bireye yönelik bir içgüdü yatmaktadır. (21)

Üreme biyolojisi uzmanı Robert Winston da Schopenhauer gibi düşünmektedir: “Homosapiens grupları tehlikeli savana koşullarında güçbela hayatta kalabiliyorlardı… Muhtemelen o zamanlar türümüzün üyeleri bugünkü mavi balinalar kadar ender bulunuyordu. O halde bugün sayıca bu kadar fazla olduğumuza göre, içimizdeki üreme tutkusu çok kuvvetli olmalıdır. Seks yapma içgüdüsüne neden sahip olduğunuzu hiç merak ettiniz mi? Böyle bir içgüdüye sahip olmanızın nedeni sizin çok ama çok uzun bir cinsel başarı öyküleri silsilesinin en son halkasını meydana getiriyor olmanızdır. Hepimiz eş bulmak ve çocuk yapmak için tasarlandık. Genlerimizin tek bildiği şey üremedir. Kuşkusuz, genlerimiz hiçbir şey bilmezler (onlar bilinçli varlık- lar değildir), ama onları görüşleri olan varlıklar olarak düşünmek bazen faydalı olur.”(22)

“Canlılar neden ürerler?” sorusunun insan özeline uyarlanacak hali olan “İnsanlar neden çocuk yaparlar?” sorusu görüldüğü gibi, canlıların tümü için geçerli olan yanıtı gerektirmektedir: Var kalmak, neslini sürdürmek için. Bunu nasıl sağladıkları sorusu da öyle, kendine benzer bireyler oluşturarak.

Dünyaya gelişimizin ve ebeveynlerimizle aramızdaki morfolojik (yapısal, şekilsel) benzerliğimizin doğal bir zorunluluk olduğu anlaşılmaktadır; başka türlü olmasının mümkün olmadığı bir zorunluluk.

Nitekim doğan her bebek, bir baba yoluyla bir anneden belli bir bebek olarak doğmaktadır.

(…)

image-9

1 Platon, Şölen, Çev. F. Akderin, Say Yayınları, 2013, 196c.
2 Hesiodos, İşler ve Günler, Tanrıların Doğuşu, Çev. F. Akderin, Say Yayınları, 2012, 195-210.
3 Homeros, İlyada, Çev. A. Erhat – A. Kadir, Say Yayınları, 2013, 195-220.
4 Sofokles, Eski Yunan Tragedyaları 1, “Antigone,” Çev. G. Dilmen, Mitos-Boyut Tiyatro Yayınları, 2011, 780-805
5 Stendal, Aşk, Çev. E. Yıldırı, Roman Yayınları, 2009, s. 52. (Edebiyattaki doğalcılık akımının babası ünlü yazar romanlarında kullandığı Stendhal takma adıyla tanınmıştır. Gerçek adı ise Marie-Henri Beyle’dur.)
6 TDK sözlüğü aynen şöyle tanımlıyor: “Cinsellik: … Sevişme duygusu. İng. sex.”
7 Schopenhauer, A., Aşkın Metafiziği, Çev. V. Atayman, Bordo Siyah Yayınları, 2004, s. 19.
8 Schopenhauer, A., a.g.e., s. 23.
9 Schopenhauer, A., age., s. 24.
10 “Freudyen aşk” teorisi, uygarlık tarihinin “ilahi aşk,” “romantik aşk” ve “Sokratik-Platonik aşk” ile birlikte anılan dört büyük aşk teorisinden biridir.
11 Freud, S., Cinsiyet Üzerine, Çev. A. A. Öneş, Koza Yayınları, 1975, s. 29.
12 Spinoza, B. B., Etika, Çev. H. Z. Ülken, Dost Kitabevi Yayınları, 2011, s. 139
13 Aristoteles, Metafizik, Çev. A. Arslan, Sosyal Yayınları, 1996, 1015a20.
14 Rousseau, J.J., İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı, Çev. R. Nuri İleri, Say Yayınları, 2002, 98.
15 Spinoza teist ya da deist bir Tanrı görüşüne karşı çıkan panteist bir filozof- tur. Ona göre Tanrı evrenin dışında, evrenden ve insandan uzak bir varlık olamaz. Tanrı bir bütün olarak evrenle özdeştir. Spinoza işte bu her şeyi kucaklayan biricik bütüne, “Tanrı ya da Doğa” (Deus sive Nature) der. Kendi kendisinin nedeni olan tek töz vardır (monizm): Tanrı/Doğa. Bu durumda Tanrı ile Doğa tümüyle eşanlamlıdır. Tanrı doğadır, Tanrı evrendir, kendi kendisinin ve her şeyin nedeni olan Tanrı tüm şeylerin içinde bulunan ya- şamın ta kendisidir.
16 Spinoza, B. B., Etika, Çev. H. Z. Ülken, Dost Kitabevi Yayınları, 2011, s. 137. 9
17 Balanuye, Ç., Spinoza, Say Yayınları, 2012, s. 139-140. 2 Platon, Şölen, 207d-208b.
18 Schopenhauer, A., a.g.e., s. 54.
19 Balanuye, Ç., a.g.e., s. 132-133.
20 Tüm canlıların en temel iki içgüdüsünden diğeri “beslenme”dir; canlıların gelişmesi ve yaşamasını sürdürebilmesi için gerekli olan besin maddelerini dışarıdan sağlaması ve kullanması faaliyetidir. Üreme ve beslenme güdüleri, tüm canlı yaşamının temelinde yer alan, bütün olup biten en yüksek nedenidir. Canlılar evrenindeki tüm olayların olgusal nedeni bu iki güdüdür. Yalın bir bakışla dahi açıkça görülecek olan, her insanın ve tüm insanlığın tarihinin bu iki güdünün tarihi olduğu gerçeğidir.
21 Schopenhauer, A., a.g.e., s. 38.
22 Winston, R., İnsan İçgüdüsü, Çev. S. Köseoğlu, Say Yayınları, 2010, s. 118.

Aşk ve Kaotik Özgürlük / Yazar: Eyüp Erdoğan / Müptela / Kapak Tasarım: Şükrü Karakoç / Grafik Tasarım: Kübra Tekeli / 1. Baskı, Haziran 2014, İstanbul

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.