‘Psikiyatri tarihi, acılarla dolu.’

 

‘Toptaşı Bimarhanesi’ Osmanlı Devleti’nin son çeyreği ile 20.Yüzyılın ilk çeyreğinde faaliyet gösteren bir akıl hastanesi. Hikâyesinde Osmanlı’nın modernleşme deneyimi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ve ideallerini yerleştirme çabası da var… Dolayısıyla ‘Toptaşı Bimarhanesi’nin kurum tarihi yazılmış olsa da, bu toprakların modernleşme deneyimine, insana ve deliliğe yaklaşımına da değiniyor. Fatih Artvinli ile kitabını ve siyaset alanının deliliğe, akıl hastalığının tedavisine yaklaşım biçimlerini konuştuk…

Toptaşı Bimarhanesi’nin hikâyesinde bu ülkenin modernleşme pratiğiyle ilgili hangi izleri buldunuz, dikkatimizi nereye çekmek istediniz?
Bu çalışmada öncelikle Toptaşı Bimarhanesi’nin kurumsal tarihini inceliyorum. Ama bunu, söz konusu dönem içerisindeki tarihsel aşamaları, bir akıl hastanesinin modernleşme çabası eşliğinde, siyasal ve toplumsal tarihle birlikte ve paralel olarak ele almaya çalıştım. Toptaşı Bimarhanesi’nin tarihinin çizgisel ve ilerlemeci bir tarih anlayışı ile yazılamayacağını savunuyorum; bimarhanenin tarihinin “yükseliş ve çöküş, yeniden yükseliş ve yeniden çöküş” şeklinde süregeldiğini düşünüyorum. Bu aslında biraz da, Osmanlı-Türkiye modernleşme seyrini ve çabasını özetleyebilecek bir akış. Yükseliş ve çöküşler ya da kaybedişler ve yeniden bulmalar. Genel olarak bu toprakların modernleşme deneyimi özel olarak da Toptaşı Bimarhanesi’nin hikâyesi, bence benzer bir noktaya işaret ediyor: ortak çaba ve hafızanın devredilememesi! Toplumsal ya da kurumsal belleğin sığlığı ya da bazı noktalarda büsbütün yokluğu.

Toptaşı’nın tarihinden basit bir örnekle açıklamaya çalışayım. 1893 yılı yazında Üsküdar’daki Toptaşı Bimarhanesi’nde kolera patlak veriyor ve yaklaşık bir ay içinde 86 kişi ölüyor. İlk akla gelen teklif, bimarhanenin derhal Yassıada’ya taşınması oluyor. Fevkalade Komisyon’un aldığı karar şöyle: gece mahalle ahalisi uyuduktan sonra, hastalar gizlice Harem civarındaki iskeleye indirilip Yassıadaya taşınacak. Neyse ki son anda bu çılgın projeden vazgeçiliyor; koleranın büsbütün şehre yayılma ihtimali nedeniyle. Ama Yassıada’da bir tımarhane açma düşüncesi devam ediyor; komisyonlar kurulup adaya gönderiliyor, inceleme sonucunda temiz su yetersizliği ve İstanbul’a ulaşımın zorluğu nedeniyle tamamen vazgeçiliyor. İlerleyen yıllarda bir kaç defa daha küçük çaplı kolera salgını çıkıyor Bimarhane’de. Yıl 1970, İstanbul’da kolera yeniden patlak veriyor ve Bakırköy Akıl Hastanesi’nde yatan yüzden fazla insan ölüyor. Dönemin tanıklarıyla konuştuğumuzda şu ortaya çıkıyor: kimse kolera salgını çıktığında ne yapacağını bilmiyormuş. Her gün koğuşlardan çıkan onlarca ölüyü, gözlerden uzak tutmak için süt kamyonlarına koyup, kimsesizler mezarlığına gömmekten başka ellerinden bir şey gelmediğini ifade ediyorlar. 1982 yılında ise Yassıada’ya bir akıl hastanesi (daha çok madde bağımlıları için) açmak üzere girişimlerde bulunuluyor. Komisyonda yer alan üye, adaya gittiklerini, çeşitli incelemelerde bulunup rapor hazırladıklarını anlatıyor bize; fakat temiz su yetersizliği ve İstanbul’a ulaşımın zorluğu nedeniyle projeden vazgeçildiğini belirtiyor! Elbette yaklaşık 80-90 yıl önceki koleradan da, alınan tedbirlerden de, Yassıada’ya taşınma projelerinden de kimsenin haberi yok. Özetle, yüzyıl boyunca benzer sorunlara, benzer çözüm önerileri ve aktarılmamış tecrübelerle dolu bir modernleşme tarihimiz olduğunu Bimarhane örneğinde görebiliyoruz. Hemen her dönemde, Avrupa’daki akıl hastanelerini yerinde inceleme ziyaretleri (model almak için), açık kapı sistemi, toplum içinde tedavi, ruh sağlığı merkezlerinin açılıp kapanması vb. örnekler başka kurumlar için de benzer şekilde çoğaltılabilir.

fatih_artvinli_1 fatih_artvinli_2

Bu çalışma, konusunda bir ilk. Bu kadar simgesel değeri olan bir kurumun tarihiyle ilgili hiçbir çalışma yapılmamış olması da ilginç…
Ayfer Tunç’un “Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi” başlıklı bir romanı var. Çalışmaya başladığım ilk zamanlarda karşılaştığım manzara bu başlıktaki ifadeye çok uygundu: irili ufaklı, birbiriyle çelişen bazı dağınık bilgiler. İstisnası iki isim vardı; tıp tarihinin en üretken ismi Nuran Yıldırım ile psikiyatri tarihine en hâkim isim Şahap Erkoç’un yazdıkları ve geniş arşivi. Biri doktora tez danışmanım diğeri ise psikiyatri tarihi konusunda danışmanım oldu. Toptaşı Bimarhanesi ile ilgili mimari, tıbbi, kurumsal tarihe yönelik çoğunluğu Mazhar Osman’ın anlatımına dayalı tekrarlayan metinlerin dışında, başta Osmanlı Arşivi olmak üzere, incelenmesi gereken çok sayıda Osmanlıca ve Latin harfli Türkçe kitaplar, süreli yayınlar ise taranmayı, araştırılmayı bekliyordu. Bu çalışmanın esas katkısı, spesifik bir kuruma odaklanması ve bir Osmanlı akıl hastanesinin öncelikle genel bir çerçevesini çizmeyi denemesidir. Bu aynı zamanda Türkiye psikiyatri tarihine giriş şeklinde de düşünülebilir. Yoksa bu alanda yapılması gereken o kadar çok iş var ki; Toptaşı yalnızca bunlardan biri ama merkezi ve belirleyici olan bir kurum.

Sizin, bu kurumun tarihiyle kişisel tarihiniz bazı noktalarda kesişmiş. Neydi bu karşılaşmalar?
Toptaşı Bimarhanesi, Üsküdar’da Valide Atik Camii’nin hemen altında yer alan külliyenin bir parçası. Toptaşı bu külliyenin yer aldığı semtin adı; uzun bir süredir ben de bu semtin yanı başında ikamet ediyorum. Önünden defalarca geçip, avlusunu ve odalarını epeyce adımladığım bir metruk yapı… O dönem sağlık memuru olarak Zeynep Kamil Hastanesi’nde çalışıyordum; sonradan bu kurumun da, bir zamanlar Toptaşı’na bağlı olarak çalıştığını öğrenecektim. Zeynep Kamil Hastanesi’nin tarihini yazan, aynı zamanda birlikte mesaimiz olan Dr. Şeref Etker sayesinde, Dr. Şahap Erkoç ile tanıştım. Günümüzdeki psikiyatriyi ve kliniği daha iyi kavrayabilmek ve birlikte çalışmalar yapmak üzere Bakırköy’e tayin istedim. Toptaşı gibi ben de bugünkü Bakırköy’e nakil oldum. Bir yandan acil psikiyatride gece nöbeti, diğer yandan haftada üç gün klinik vizitelere katılma, düzenli olarak hastanenin eski çalışanlarıyla sözlü tarih görüşmeleri ve Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ne gidip gelmeler. Yaklaşık üç yıl böyle devam etti. Arşivde 19. yüzyıl dosyaları, gece nöbetinde 2000’li yılların dosyaları, serviste yaşanılan günün vakaları, sözlü tarih buluşmalarında ise 1960-80 arası dönemin hikâyelerini dinleyip okuyarak geçti. Toptaşı’nı bir bakıma zihnimde de Bakırköy’e taşımıştım; fakat bunun az bir kısmını kitapta ifade edebildim. Belki ileride Bakırköy’deki Toptaşı’nı yazabilirim.

Görev yaptığınız Bakırköy Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Hastanesi, bu kurumun bugünkü adı ve formu değil mi? Bakırköy’e taşınma, Mazhar Osman’ın yönettiği yenileşme, Genç Türkiye Cumhuriyetinin reformları bu kuruma nasıl bir şekil verdi?
Evet, günümüzdeki Bakırköy, Toptaşı’nın devamı. 1924 yılı sonlarından itibaren Toptaşı’ndaki hastalar, çalışanlar ve malzemeler Bakırköy’e taşınıyor. Toptaşı ise Süleymaniye Bimarhanesi’nin devamı. 1873 yılında, günümüzdeki Süleymaniye Camii’nin karşısında yer alan Süleymaniye Bimarhanesi’nde bir tür salgın çıkıyor ve bu bahane edilerek tüm hastalar ve çalışanlar Toptaşı’na taşınıyor. Buradan bakıldığı zaman, Bakırköy’ün fiziksel değil zihinsel birikimi çok daha eskilere gidiyor; çünkü sadece binalar taşınmıyor.

Fakat Bakırköy’ü farklı kılan bazı özellikleri var. Reşadiye Kışlası’nın yer aldığı geniş arazinin Bakırköy Emraz-ı Akliye ve Asabiye Hastanesi kurulmak üzere verilmesini, Mazhar Osman sağlıyor. İstanbul’un dışında ama tren hattına yakın, havası temiz, suyu bol, geniş bir arazi. Böylesi bir arazide, modern bir akıl hastanesi inşa etme düşüncesi, Mazhar Osman’dan çok önce de vardı elbette. Eski ve harap haldeki binaların onarılması, yeni binaların yapılması, arazinin sürülmesi, su ve kanalizasyon altyapı vb. işlerinin tamamlanması özetle bugünkü hastanenin ortaya çıkışında en büyük emek ise kuşkusuz o yıllarda yatan bir kısmı kimsesiz, sahipsiz durumdaki hastalarındır. Yeni kurulan Cumhuriyet Hükümeti, Mazhar Osman’ı ve yaptıklarını desteklemiştir. Erken Cumhuriyet dönemindeki “eski-yeni” “ilkel-modern” söylemleri Bakırköy için de geçerlidir. Akıl hastalarının Cumhuriyet ile birlikte “insani muamele görmeye başladıkları, modern şartlarda tedavi edildikleri” gibi söylemlere bakıldığında, II.Meşrutiyet’in ardından yapılan propaganda ve reform söylemleriyle birebir aynı olduğu görülür. Bakırköy’de farklı olan, 19. Yüzyıl ortalarından beri hayali kurulan bir hastane modelinin, fiziken de gerçekleştirilmesidir.

Bu çalışma Psikiyatri Tarih Yazımına yönelik de bir çalışma aynı zamanda… Bu alanda neler yapılıyor, sorunlar ve eksiklikler ne size göre?
Psikiyatri tarihi, göründüğünden çok daha geniş bir alan; günümüzde bu alanda birbirinden çok farklı ve kapsamlı çalışmalar kaleme alınıyor. Farklı yüzyıllardaki farklı psikiyatrik kurumların tarihi, hastalıkların tarihi, psikofarmakoloji tarihi, hekim biyografileri, kuramlar, toplumsal cinsiyet, hasta dosyaları, akımlar vb.

Ülkemizde tıp tarihi alanında yaşanan sorunlar ve eksiklikler psikiyatri tarihi için de geçerli. Her şeyden önce tarih yazmaktan bahsediyoruz dolayısıyla işin adı tarihçilik. Bunun için elbette hekim olmanıza gerek yok ama çalışma alanınıza göre tıbbi nosyona ve okumalara da hakim olmanız gerekir. Batıda tıp tarihi bize göre çok daha disiplinler arası bir branş. Antropolojiden bilim tarihine, sosyolojiden iktisada pek çok alandan besleniyor. Psikiyatri alanındaki tartışmaların pek çoğu günümüzde de devam ettiği için, bugünden düne doğru bir yolculuk, yani psikiyatrinin günümüzde aldığı şekli ve yaklaşımları bilmenin gerek yazım açısından gerekse sorunları tarihe hapsetmekten çıkartıp günümüze taşımak açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Günümüz psikiyatri tarihi çalışmalarında, psikiyatrinin kolonyalizm, toplumsal cinsiyet, siyaset, tıbbileşme, kapitalizm ile olan ilişkilerini inceleyen çalışmaların daha öne çıktığı görülüyor. Türkiye’de ise psikiyatri tarihine yönelik ilginin, son on yılda giderek arttığını görüyoruz. Bütün bunların yanı sıra elbette bizzat psikiyatristlerin kendi alan tarihlerine ve genel olarak tarih ve sosyal bilim çalışmalarına yönelik ilgilerinin de

arttığını söyleyebiliriz. Fakat psikiyatri tarihi alanında ülkemize özgü ayrıca bir güçlük ise Osmanlıca metinleri okuma ve dönemin tıp terimlerini kavrama ve ayırt etme meselesi.

Kitapta yaptığınız akış, bölümlendirme, Osmanlı – Türkiye tarihine baktığımızda karşımıza çıkacak siyasi bölümlendirme ile paralel… Dediğiniz gibi; “Bunun böyle oluşu, bimarhanenin tarihi ve siyasetin genel tarih çizgisinin önemli ölçüde örtüşmesi…” Akıl sağlığı ve psikiyatrialanı, siyasetin bu denli konusu mu olagelmiştir? Türkiye örneği dışında da böyle midir?
Evet, ilk bakışta da görüleceği üzere kitabın bölümlendirilmesi Osmanlı-Türkiye tarih yazımındaki genel siyasi bölümlendirme ile paralellik gösteriyor. Kurumların kendi içsel gelişimleri elbette ki genel siyasal çizgiye bağlı bir gelişim ve dönüşüm göstermek zorunda olmamakla beraber, Toptaşı Bimarhanesi örneğinde 1873-1927 arası dönem, siyasal tarihteki genel gelişim ve kopuşlarla fazlasıyla örtüşmektedir. Kabaca, birinci bölüm, Tanzimat sonrası dönemi (1839-1876), ikinci bölüm II. Abdülhamit dönemine (1876-1909) üçüncü bölüm ise İkinci Meşrutiyet ve devamında Cumhuriyet dönemine (1909-1927) odaklanmaktadır.

Söz konusu dönemlendirmeyi,  Toptaşı Bimarhanesi’nin birbirinden farklı çizgilere sahip dört temel aktörü olarak başhekimler üzerinden de okumak mümkündür: Luigi Mongeri (1873-1882), A. De Castro (1882-1908), Avni Mahmut (1908-1920) ve Mazhar Osman (1920-22, 1923-1927). Söz konusu aktörlerin görevde bulundukları dönemin yine siyasi tarih ile örtüşen dinamiği nedeni ile kitabın ilgili bölümlerinde ayrı ayrı yer vermeyi uygun gördüm. Şüphesiz kurumlar siyasal atmosferle ilgili olduğu kadar, gelişimleri aynı zamanda somut kişiler ve icraatları ile de kadimdir.Mazhar Osman’ın 1940 yılı sonunda, Toptaşı Bimarhanesi’nin devamı olan Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nden istifa ile ayrılmasının ardından Rüştü Recep Duyar (1940-43) ve Ahmet Şükrü Emed (1943-45) başhekim olarak görev yapmıştır. Çok partili hayat ve DP dönemine denk düşen yıllarda (1945-1960) Fahri Celal Göktulga başhekim olmuştur. 27 Mayıs 1960 darbesinin hemen ardından Faruk Bayülkem göreve getirilmiş ve 1977 yılına kadar görevde kalmıştır. Yetmişli yılların sonunda kısa sürelerle iki başhekim görev yaptıktan sonra, 12 Eylül 1980 darbesinden bir yıl önce göreve başlayan, asker kökenli başhekim Yıldırım Aktuna, görevini 1988 yılına kadar sürdürmüştür. Aktuna’nın söylem ve icraatları, 12 Eylül ve Özal döneminin neo-liberal politikalarından bağımsız düşünülemez.

Psikiyatrinin seyri bütün dünyada, ulusal ve evrensel siyaset ve paradigmalardan bağımsız değildir elbette ve karşılıklı ilişki zannedildiğinden daha fazladır. 18. yüzyıl sonlarına doğru “modern psikiyatri”nin ortaya çıkışını da siyaset belirlemiştir. 1789 Fransız Devriminin ardından gelen ortam ile Pinel’in uygulamaları kutsanmıştır ya da tersi bir örnek ile antipsikiyatrinin dünyada 1960’lardan itibaren yükselişi, kapitalizmin aldığı şekil ve dayattığı baskıdan ve nihayetinde 1968 Hareketinden bağımsız olarak düşünemeyiz. Sovyet Dönemi, Nazi Almanya’sı ya da Güney Amerika cunta yönetimleri veya kolonyalist politikalar elbette ki psikiyatriyi ve pratiğini derinden etkilemiştir.

fatih_artvinli_3 fatih_artvinli_6

Foucault’a göre ortaçağda deliler, (…) toplumdan dışlanmıyordu. İnsanlar delilere korku, acıma, gülme gibi karışık duygularla yaklaşıyor, onlarda yer yer ‘ilahi’ sesler duyuyordu.” Bu nasıl değişti? Delilerin kapatılması ve dışlanmasını gerektiren toplumsallık nasıl oluştu?
Evet, ortaçağda deliler toplumla iç içe yaşıyorlardı.Foucault’a göre delilerle ilgili imgeler Rönesans’ın sonlarından itibaren değişmeye başladı. Fakat Foucault’a göre değişim sürecinin en önemli anı, 17. yüzyılda gerçekleşen ve “büyük kapatılma” olarak adlandırdığı olaydır. 1656 yılında Paris’te Hopital General (genel hastane) açılmıştı ve bu kurumun hiçbir tıbbi amacı yoktu; monarşik burjuvazi düzeninin bir parçasıydı. Avrupa’nın farklı yerlerinde bu türden kurumlarda, deliler, hastalar, yoksullar, yaşlılar, hayat kadınları, özürlüler, eşcinseller, yersiz yurtsuzlar birlikte aynı yere kapatılıyordu. Özetle bunun nedeni, bu yolla ekonomik kriz dönemlerinde ucuz emek sağlanması, işsizlik dönemlerinde ise isyanın önlenerek toplumsal düzenin korunmasıydı. Bu tür kapatılmanın maliyetinin yüksek olduğu anlaşılıyor ve daha sonra, 18. yüzyılda deliler dışında tüm kapatılanlar özgür bırakılıyor. Deliler ise bu mekânlarda, tıbbin nesnesi haline getiriliyor.

Akıl hastaneleri, hastane midir, hapishane mi?
Modern anlamda hapishane ve tımarhanenin ortaya çıkışı benzerdir; her iki kurumun da ortak amacı öncelikle suçluları ve delileri toplumdan ayırmak, davranışlarını ve düşünme biçimlerini kontrol etmek ya da ıslah etmek. Osmanlı son döneminde bimarhanelerle ilgili yazılan eleştirel metinlerde ve reform taleplerinde sıklıkla, bimarhanelerin hapishaneden bir farkı olmadığı belirtilir. Zaten işleyişte de böyleydi; taşradan gönderilen ya da İstanbul içinde Zabtiyenin topladığı deliler önce Sultanahmet’teki Hapishane-i Umumi’de tutuluyordu. Yer açıldıkça Toptaşı Bimarhanesi’ne gönderiliyordu. Taşrada delileri muhafaza edecek yer olmadığı için kısa sürelerle hapishaneye konulduğunu da görüyoruz.

Türkçe’de hapishane, akıl hastanesi ve kışla terimlerinin halk arasında kullanımı benzerdir. Akıl hastanesinden taburcu olunur, firar edilir, izinli çıkılır vb. Foucault özetle tüm bu kurumlara (kışla, fabrika, tımarhane, hapishane vb.) kapatma kurumları diyor. Toptaşı Bimarhanesi belki de Foucault’nun tüm teorisini bu anlamda özetleyecek mimari bir mekândır. Tarihsel sırasıyla bu mekân (Toptaşı Külliyesi) şu amaçlarla kullanıldı: darüşşifa, askeri hastane, tımarhane (Toptaşı Bimarhanesi), hapishane (Toptaşı Cezaevi), imam hatip lisesi (Üsküdar İHL), güzel sanatlar fakültesi (Marmara Ünv), yerleşke-üniversitesi kampüsü (Fatih Sultan Mehmet Vakıf Ün.)

Bu hapishane-tımarhane tartışması 1960-70’li yılların antipsikiyatri hareketinde de önemli yer kaplar. İtalya’da reform hareketini (Demokratik Psikiyatri) başlatan psikiyatrist Franco Basaglia’ya göre akıl hastanesi bir hapishane, psikiyatrist ise bir gardiyandan başka bir şey değildir. Hasta ile suçlu arasındaki yegâne fark şudur: hastanın yapma olasılığı bulunan şey, suçlunun ise yaptığı şey nedeniyle kapatılması.

Fakat benim soruya cevabım bu değil. İşleyiş anlamındaki benzerliklerine rağmen, günümüzde psikiyatrinin insanları kapatma/hapsetme aracı, akıl hastanelerinin ise yalnızca birer hapishane olduğunu iddia etmek bana göre mümkün değil. 19. yüzyılda, akıl hastanelerinin işlevi muhafaza ve bakımdan ibaretti ve gerçek anlamda bir tedaviden bahsetmek mümkün değildi. Bu özelliğiyle de hapishaneden çok bir farkı yoktu. Ancak özellikle 20.yüzyıl ortalarından itibaren psikiyatride ve psikofarmakolojide yaşanan gelişmeler ile günümüzde psikiyatrinin ve yataklı psikiyatri kurumlarının aldığı şekil çok farklıdır. Günümüzde Akıl hastaneleri, evet hastanedir, hapishane değil; işlevi ise insanları kapatmak, hapsetmek değil tedavi etmek, insanları sosyal anlamda değil tıbbi anlamda düzeltmek, bunun için eldeki imkânları ve araçları kullanabilmek.

Andrew Scull’dan yararlanarak anlatıyorsunuz; “Yeni akıl hastanelerinin anahtar rolü, yeni Pazar koşulları içinde etkili bir işlevi olmayan kişileri bünyesine almaktı. Yeni akıl hastanelerinin amacı rasyonel burjuvazi beklentilerinin kuralları çerçevesinde sosyal davranışı biçimlendirmekti. Zarar görmüş insan sermayesi tamir edildi ve işe yaramayan değersiz emek ise hızla insanlığın ruhsuz eserleriyle dolu müzeler haline gelen binaların koridorlarına depolandı.”
Andrew Scull, psikiyatri tarihinde önemli bir isim. Deliliğin ekonomi-politiği üzerinde düşünmüştür. Tımarhane sisteminin gelişmesi ile kapitalist piyasa ekonomisinin ortaya çıkışı arasında sıkı bir ilişki olduğunu belirtir. Bu dönemde açılan akıl hastanelerinin işlevinin, burjuvazinin öngördüğü şekilde sosyal kontrolü sağlamak ve davranışı biçimlendirmek olduğunu öne sürmüştür. Fakat Scull, ilerleyen yıllarda bu tezlerinin bir kısmını değiştirmiştir; psikiyatrinin salt sosyal kontrol amaçlı olmadığını belirtmiştir. Foucault ve Scull tarafından yapılan yorumların çoğu, ilerleyen yıllarda çeşitli tarihçiler tarafından eleştirildi. Özellikle 18. ve 19. yüzyıldaki akıl hastanelerinin arşivlerine ve istatistiklerine dayanarak yapılan yeni çalışmalar ile birlikte aslında psikiyatri tarihinin bilinenden çok daha farklı yönleri ve tek boyuta indirgenemez karmaşık doğası ortaya çıktı. Bizde de ilk bakışta Toptaşı Bimarhane’sine ya da diğer Osmanlı tımarhanelerine sanki yalnızca işsizlerin, serserilerin, toplumsal dışlanmışların, yoksulların, rejim muhaliflerinin vb. kapatıldığını düşünebilirsiniz; oysa çok az yatak kapasiteleriyle bu kurumlarda daha çok askerlerin, memurların başlangıçta yer bulabildiği ve en yüksek sayılara ulaştığı dönemde bile toplamına bakıldığında, toplumun geri kalanıyla karşılaştırılamayacak kadar az bir nüfustan bahsediyoruz. Batı şehirlerine kıyasla endüstrileşmemiş bir İstanbul’da bu anlamıyla bir emek piyasası ya da yoksul-zengin hasta piyasasından bahsetmek mümkün değildir.

fatih_artvinli_14 fatih_artvinli_13

Deliliğin bir iktidar meselesi olduğu, psikiyatrinin tıbbi kelimeler kullanarak ‘tıp taklidi yapan sözde bir bilim’ ve akıl hastalığının bir ‘mit’ olduğu tartışmaları… Antipsikiyatri akımının tezi ve yarattığı etki neydi?
Antipskiyatri hareketinin düşünsel temelini, 1960’ların hemen başında birbiri ardına yayımlanan dört eser oluşturur: David Laing (The Divided Self/Bölünmüş Benlik), Erving Goffman (Asylums/Tımarhaneler), Michel Foucault (Histoire de la folie/Deliliğin Tarihi) ve Thoms Szasz (The Myth of Mental Illness/Akıl Hastalığı Miti). Fakat kavramın mucidi, David Cooper’dır. Antipsikiyatri hareketinin geniş bir teorik söylemi ve ilerleyen yıllarda hareketin esinlediği uygulama çeşitliliği vardır. Çok özetle, hareketin tezleri, psikiyatrik hastalığın tıbbi olmadığı aksine toplumsal ve siyasal bir fenomen olduğu noktasında birleşir. Cooper, 1967 yılında antipsikiyatri kavramını, kapitalist topluma ve onun insanı hasta eden düzenine karşı yürütülen mücadelede bir araç olarak ortaya atmıştı. Cooper, şizofreniyi kapitalist toplumun bir ürünü olarak tanımlıyordu. Laing psikotik yaşantıyı olumluyordu; Szazs ise psikiyatrik hastalığı tümden reddediyordu.

Antipsikiyatriyi, 1960’lı yılların politik, ekonomik ve toplumsal ortamından, daha fazla özgürlük talep eden öğrenci hareketlerinden, kültür devriminden bağımsız düşünemeyiz. Hızla dönüşen bir toplumun oldukça gerisinde ve toplumu rahatsız etmesin diye şehir dışında, yüksek duvarlar arkasındaki akıl hastanelerine hapsedilmiş hastaların içler acısı durumu psikiyatrinin ciddi biçimde eleştirilmesine yol açtı.

Antipsikiyatri, özünde ana-akım psikiyatri ve onun pratiklerine karşı çıkıyordu. Alternatif olarak pek çok uygulama denendi yetmişli yıllar boyunca. Ama en önemlisi Basaglia’nın İtalya’daki reform hareketidir. Akıl hastanelerin kapatılmasını ve ayaktan tedavi ünitelerini hayata geçiren yasa ile artık akıl hastanesine yeni yatışlar engelleniyor, hastanın her durumda rızası olmadan yatışı yasaklanıyordu. Özetle Basaglia, ana-akım psikiyatrinin egemen anlayışını reddediyor ve psikiyatrinin demokratikleşmesini savunuyordu.

Antipsikiyatri, ana-akım psikiyatrinin indirgemeci yapısını ve uygulamalarını eleştirirken haklıydı. Bu radikal eleştiriler sayesinde psikiyatri, biyolojik indirgemeciliğini fark etti ve “insan” unsurunu keşfetti. Fakat antipsikiyatri, psikiyatik hastalıkların biyolojik kökenlerini bütünüyle reddederek, psikiyatrik hastalığın var olmadığını iddia ederek ileriki yılların gelişmelerinden uzaklaştı. Bir de unutulmaması gereken nokta, antipsikiyatri farklı alanlara yayılmış olsa da, akımın esas taşıyıcıları psikiyatristlerdi. Psikiyatrideki son çeyrek yüzyılın gelişmeleri ile artık psikiyatristler, psikiyatrik hastalığın, yalnızca sosyal olarak inşa edilmiş olduğunu ya da psikiyatrik bir hastalığın var olamayacağını savunmuyor.

Psikiyatride ve psikiyatri tarihinde, günümüzde en çok konuşulan tartışmalar neler?
Dünyadaki psikiyatri camiası, bugünlerde DSM-5’i konuşuyor. Mayıs ayında yayımlanan ve yakın zamanda Türkiye’de de yayınlanıp klinikte kullanılacak yeni tanılar ve kriterleri içeren rehber-kitap. Bunun dışında genel olarak dünyada yataklı psikiyatri kurumlarının ödeneklerinin azaltılması, yatış sürelerinin kısaltılması vb. gibi uygulamaya ilişkin konular ve giderek daha fazla ‘Nöroscience’ alanında yoğunlaşan tartışmalar. Öte yandan elbette ilaç endüstrisi, ticarileşme, aşırı teşhis, klinik araştırma ve etik gibi çok sayıda psikiyatride teorik ve uygulamaya yönelik eleştirel metinler paralel olarak kaleme alınıyor. Psikiyatri tarihinde ise artık 20. yüzyıl konuları ve kurumları öne çıkıyor, iki büyük savaş dönemindeki psikiyatri ve uygulamaları, psikanaliz, DSM’lerin tarihi hatta şimdilerde antipsikiyatrinin tarihi.

Tekrar ‘ToptaşıBimarhanesi’ne dönecek olursak; akıl hastalığı ve tedavisi konusunda, delilik durumuna yaklaşımı itibariyle Osmanlı toplumunun ve devletinin pozisyonu ne idi?
Osmanlı Devleti’nde deliliğin konuşulmaya ve üzerinde tartışılan bir mesele haline gelmeye başlaması 19.yüzyıl ortalarından itibarendir. Deliliğin pozitif hukukun alanına girmesi, adli psikiyatrinin farkına varılması da yine bu dönemlerden itibaren başlıyor. 1876 yılında Bimarhaneler Nizamnamesi ile birlikte ilk defa Osmanlı Devleti’nde mecnunların (delilerin) bimarhaneye giriş-çıkışlarını belirleyen, yasal prosedürlerini ortaya koyan, tanımlayan, zorunluluklar getiren kurallar yayımlanıyor. Bu aynı zamanda deliliğin tıbbileştirilmesi süreci. Osmanlı sağlık bürokrasisi açısından mesele, aslında mecnunların ne şekilde nerede muhafaza edileceği. İkinci Meşrutiyet’in ardından ancak meselenin İstanbul ile sınırlı olmadığı ve taşrada akıl hastanelerine ihtiyaç duyulduğu anlaşılıyor. 1896 yılına kadar tıbbiyede, bir psikiyatri (akliye) eğitimi yok; dâhiliye içerisinde anlatılan bir konu olarak yer alıyor. Giderek daha fazla hekimin genel hatlarıyla psikiyatriye aşina olarak mezun olması, yine II.Meşrutiyet’in ertesinde psikiyatri kitapları ve yazılarının yayınlanmaya başlaması, akliye ve asabiye mütehassıslarının bir araya gelmeye başlaması ve dönemin tartışmalarıyla birlikte düşünüldüğünde 20. yüzyılın başında psikiyatrinin söylem ve pratik alanı az da olsa genişliyor. Bu da yine toplumun akliye (psikiyatri) ve asabiye (nöroloji)nin varlığından az da olsa giderek daha fazla haberdar olması; ailelerin, muhtarların, belediyelerin, polisin, mahkemelerin bu durumlarda gönderebilecekleri bimarhanelerden ve süreçlerden daha fazla haberdar olmaya başlaması demek. “Deliliğin bir hastalık, delinin ise bir hasta” olduğu düşüncesinin yayılması için biraz daha zaman geçiyor. Ama sonuçta bu sürecin devlet bürokrasisi ve toplum katında kademeli olarak değişimi yüzyıla yayılıyor; hatta çok yakın zamana kadar devam ediyor.

19.yüzyılda bimarhanenin ve hastaların durumu nasıldı?
19.yüzyılın başlarından itibaren bimarhanelerin durumu perişandı. O yıllarda Süleymaniye Bimarhanesi’ni ziyaret eden Batılı seyyah ve doktorların yazdıklarına bakılırsa Süleymaniye en azından 1840’lara kadar tam bir “sefalet” içerisinde, odalarda zincirlere vurulmuş, yarı çıplak hastalar. O dönemde Avrupa’ya giden Osmanlı seyyahları da, gittikleri ülkelerde gördükleri akıl hastanelerini imrenerek anlatıyorlar ve bizdekilerle mukayese ediyorlar. Örneğin şaşırdıkları şeylerden birisi, oralarda delilerin artık zincirlenmiyor oluşu ve tespit (deli) gömleği kullanmaları.

Biz ne zaman delileri zincirden kurtarıyoruz ya da deli gömleği kullanılmaya başlanıyor?
Osmanlı Devleti’nde modern psikiyatrinin öncüsü İtalyan bir hekim olan Luigi Mongeri’dir.

Mongeri, Milano’da doğmuş, Pavia Üniversitesi’nde tıp eğitimini tamamlayarak 1839’da İstanbul’a gelmiş. O sırada Mısır’a karşı savaşmakta olan Osmanlı birliğine doktor olarak katılmış, Nizip Savaşı’nın ardından İstanbul’a dönerek karantina teşkilatında göreve başlamış, kısa bir süre Sinop Karantinası’nda çalıştıktan sonra uzun bir süre Girit adasında görev yapmış. Mongeri, daha sonra 1851 yılında Sultan Abdülmecid’in kız kardeşi Adile Sultan’ın rahatsızlığını tedavi etmek için görevlendirilmiş. 1856 yılında, bir süredir yalnızca akıl hastalarına ayrılan Süleymaniye Bimarhanesi’ni, Avrupa’daki yeni akıl hastanelerine benzer şekilde ıslah etmesi için bu kuruma atanmış.

Mongeri’nin Süleymaniye Bimarhanesi’nde gerçekleştirdiği en önemli reform, dönemin Avrupa tımarhanelerinde olduğu gibi delileri “zincirden kurtarmak”tır. 1789 Fransız Devrimi’nin hemen ardından Philippe Pinel, 1792 yılında Bicêtre Hastanesindeki akıl hastalarının zincirlerini çözmüştü. Benzer şekilde, Süleymaniye Bimarhanesindeki zincir uygulamasını kaldırdığı için Mongeri, ünlü Fransız psikiyatr Pinel’e benzetilerek, İstanbul’un Pinel’i (Pinel de Constantinople) ya da “Türklerin Pinel’i” (Pinel de la Turquie) olarak anılmıştır.

Yani Osmanlının delileri Avrupa’dan daha geç bir zamanda zincirlerinden kurtuluyor?
Evet ama arada çok da uzun bir zaman yok, sonuçta bu kurumlar başlangıçta sadece birkaç büyük şehirde. Diğer şehirlerde ve köylerde ise, Avrupa’nın pek çok şehrinde yüzyıl sonuna kadar zincir usulü devam ediyor. Tabii bu simgesel bir eylem, zincirler kalkıyor ama yerine deli gömleği kullanılmaya başlıyor. 1894 yılında Edirne Bimarhanesi’nde halen delilerin zincire vurulduğu haber alınınca İstanbul’dan bir yazı gönderilerek, özetle “zincir usulünü biz daha önce zararları nedeniyle kaldırdık yerine artık gömlek kullanılıyor, bundan böyle siz de zincir yerine gömlek kullanın” deniyor.

fatih_artvinli_15 fatih_artvinli_18

Mongeri düzeltebiliyor mu bimarhaneyi, hastaları zincirleme meselesini çözmekten başka neler yapıyor?
Mongeri’nin Süleymaniye Bimarhanesinde görev yaptığı 1856 ile 1873 yılları arasında, kurumda gerçekleştirmeye çalıştığı, zincir uygulamasını kaldırmak, hastaya kötü muamele ve dayağı men etmek, fiziksel şartlar, yiyecek ve giyecek gibi konularda gerçekleştirmeye çalıştığı ıslahatlar, çağdaşı olan Avrupa’daki tımarhane hekimleri gibi deliliğin ve tımarhanenin algılanışını da belli ölçüde değiştirmeyi başarmıştır. Mongeri ayrıca, Süleymaniye Bimarhanesi’nde görev yaptığı dönem boyunca, ayrıntılı hasta istatistikleri tutmuş, psikiyatri tarihine ışık tutacak yazılar ve olgu sunumları kaleme almıştır. Mongeri’nin Türkiye psikiyatri tarihi açısından diğer önemi ise 1873 yılında Süleymaniye Bimarhanesi’ni Toptaşı’na nakletmek ve Osmanlı Devleti’nde ilk defa Bimarhaneler Nizamnamesi’ni hazırlayarak 1876 yılında yürürlüğe girmesini sağlamaktır. Mongeri aynı zamanda V.Murad’ın akıl hastası olduğuna dair raporu imzalayan doktordur.

V.Murad akıl hastası mıydı gerçekten?
Önce biliyorsunuz, Sultan Abdülaziz bir fetvayla tahttan indirildi. V.Murad apar topar tahta çıkarıldı ve bir kaç gün sonra da Sultan Abdülaziz şüpheli bir biçimde öldü. Kimileri bunun bir intihar, kimileri ise cinayet olduğunu savunur. V.Murad’ın kısa süre içerisinde, amcasının ani ve şüpheli ölümünün de tetiklemesiyle giderek derinleşen, bir psikoza girdiği anlaşılıyor. Nihayet 90 gün sonra “akıl hastası” olduğuna dair rapor yazılarak tahttan indiriliyor ve yerine II. Abdülhamid tahta çıkıyor. II.Abdülhamid, ağabeyi Murad’ın bu durumundan çok etkilenmişti, yani akıl hastalığı gerekçesiyle tahttan indirilen birisi ilerde iyileşirse ne olacaktı? V.Murad kalan ömrünü Çırağan Sarayı’nda sıkı bir kontrol altında geçirdi. II.Abdülhamid’in vehimli, şüpheci ya da vesveseli denilebilecek karakterinin altında bu olayların da ciddi bir etkisi var. Mazhar Osman’a göre, II.Abdülhamid döneminde, deliliği çağrıştıran her türden ifade (mecnun, cinnet, deli, tımarhane, muhteluşşuur vb. kelimeler) ve psikiyatriyle ilgili kitap yayımlamak yasaklanmıştı. Bu konuda net bir belge yok ama dönemin diğer tanıkları da sistematik ya da yazılı olmasa da fiiliyatta bu tür bir yasağın olduğundan bahsediyorlar. Bu arada tabii Toptaşı Bimarhanesi’ni ziyaret etmek de yasak. Dünyaca ünlü psikiyatr Emil Kraepelin, İstanbul’a gelerek burayı ziyaret etmek istiyor ama izin verilmiyor. Özetle V.Murad’ı çağrıştıracak olması nedeniyle “akıl hastaları iyileşebilir” gibi bir ifadeyi açıkça dile getiremiyorlar.

O dönem akıl hastaları nasıl tedavi ediliyordu?
Gerçek anlamda bir tedaviden bahsedemeyiz; yalnızca muhafaza ve bakım vardı. Henüz anti-psikotiklerin, anti-depresanların icat edilmediği o yıllarda geleneksel bitkisel droglar ve müshiller kullanılıyordu. Tabii 19. yüzyıl sonu itibariyle hem geleneksel bitkiler hem de kimyasal terkipler bir arada kullanıma başlanmıştı. Bimarhanenin 1878 tarihli eczacı defterinden bu bitkilerin adlarını ve oranlarını öğreniyoruz. Listede, ıhlamur çiçeği, ada çayı, karanfil, tarçın ve turunç kabuğu, nane yağı, oğulotu ruhu, sarımsak macunu vb. gibi 50-60 çeşit bitki, bitki kökü vb. var listede. Ama aynı zamanda, iyot ruhu, afyon ruhu, klorofom, valeryanat gibi terkipler ve ham maddeler de var. Bunların tamamı aslında iki amaca yönelik, hastaları sakinleştirmek ve uyutmak. Kusturucular, lavmanlar, merhemler vesaire de var elbette. Sülük de sipariş edilmiş.Mesela ağır bir depresyon geçiren Beşir Fuad için o yıllarda Mongeri, kafasının çeşitli bölümlerine sülük yapıştırmasını tavsiye etmiş ve gezip dolaşmasını, eğlenmesini.Kan verme, soğuk ve sıcak duşlar vb. gibi diğer biçimler de var. Ama tabii ki Toptaşı Bimarhanesi’nde hasta sayısı hızla arttığı için bırakın tedaviyi kısa süre sonra yeniden en temel konularda (giyecek,yiyecek ve yakacak gibi) bile ihtiyaçlar karşılanamaz hale geliyor.

Bimarhanenin, Darülaceze’ye taşınması gündeme gelmiş bir ara, bu nasıl oldu?
1920 yılında Toptaşı Bimarhanesi’ne başhekim olarak atanan Mazhar Osman’ın 1922 yılına kadarki ilk başhekimlik döneminin, bimarhane açısından belirleyici olan tartışması Darülaceze’ye nakil meselesidir. Mazhar Osman, ısrarla Darülaceze’nin akıl hastaları için uygun bir mekân olduğunu savunarak, binayı istemiş ama öneri reddedilmişti. Bunun üzerine ve başka sebeplerle başhekimlikten istifa eden Mazhar Osman, kısa süre sonra Cumhuriyet ilan edilip yeni hükümet kurulunca yeniden görevine atandı. Tabii bu arada kendisiyle çalışan asistanlarını da yurtdışına gönderdi.

Bakırköy’e taşınma işi nasıl oldu?
Toptaşı Bimarhanesi’nin Bakırköy’de boş durumda olan Reşadiye Kışlasına taşınması fikri Toptaşı’nda düzenlenen bir toplantı sırasında gündeme geldi. Ardından Ankara ile temaslar kuruldu.15 Ekim 1924 tarihli Bakanlar Kurulu (İcra Vekilleri Heyeti) kararı ile İstanbul Emraz-ı Akliye ve Asabiye Hastanesi’nin Reşadiye Kışlası’na nakli onaylandı. Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal, Başbakan İsmet İnönü ve Sağlık Bakanı Refik Saydam ile diğer bakanların imzasının bulunduğu kararın gerekçesinde bimarhanenin bulunduğu binanın yetersiz ve sağlık açısından elverişsiz olduğu vurgulanarak vilayetlerden gelen hastaların izdihamı daha da artırması nedeniyle Makriköy’deki Reşadiye Kışlası’na naklinin uygun olacağı belirtilmiştir.

Genç Cumhuriyet, ‘Toptaşı Bimarhanesi’ne ve dolayısıyla akıl hastalığına devletin yaklaşımı anlamında, Osmanlı modernleşmesini öteye taşıyan bir performans sergiledi mi?
Cumhuriyetin erken dönemindeki yaklaşım aslında İkinci Meşrutiyet ertesindeki duruma benziyor ilk bakışta. Birincisinde cumhuriyet, ikincisinde hürriyetin getirdiği bir modernleşme argümanı var. Fakat kurumlar düzeyinde, Cumhuriyet döneminde geçmiş dönemlerde gerçekleştirilemeyen pek çok iş hayata geçiriliyor. Her şeyden önce Bakırköy’ün açılması, hemen ardından 1925 yılında Elazığ ve Manisa’da yeni akıl hastanelerinin, daha sonra bazı hastanelerde psikiyatri servislerinin açılması.   Erken Cumhuriyet döneminde psikiyatri, halk sağlığı ile birlikte öne çıkan, tıp kongrelerinde bir “başarı/zafer” olarak takdim edilen alan oluyor. Öte yandan, Cumhuriyet döneminde psikiyatriye yön veren isimlerin tamamı Osmanlı döneminde tıbbiyeden mezun olup Toptaşı Bimarhanesi’nde çalışanlar. Psikiyatri anlamında Osmanlı Devleti’nde var olup Cumhuriyet’le birlikte sekteye uğrayan unsurlar da var elbette. Mesela Osmanlı son döneminde bu alanda yayımlanmış nizamnameler, talimatnameler, kanun teklifleri, tartışmalar Bakırköy sonrasında kesiliyor. Psikiyatri, Mazhar Osman öncülüğünde ve onun biçimlendirdiği şekliyle, tek yönlü ilerlemeye başlıyor.

fatih_artvinli_19 fatih_artvinli_20

ToptaşıBimarhanesi ve genel olarak Türkiye’deki Ruh Sağlığı kurumları, evrensel anlamda insan hakları, hasta hakları perspektifinden bakınca nasıl kurumlardır?
Bu soruyu herhangi bir psikiyatriste sorarsanız size şu cevabı verecektir: Türkiye’nin hala bir ruh sağlığı yasası yok! Evet, gerçekten de Türkiye dünya üzerinde Ruh Sağlığı Yasası olmayan az sayıdaki ülkeden biri. Yıllardır çıkacağı söylenen yasa için, Türkiye Psikiyatri Derneği son on yılda çeşitli defalar girişimde bulundu, kamuoyu oluşturmaya çalıştı. Daha bir kaç ay önce, 34 yaşındaki şizofreni hastası olduğu söylenen Ali Çelebi, tedaviyi reddettiği için ailesinin talebi üzerine eve gelen polis tarafından biber gazı sıkılarak ve başına copla vurulması sonucu ölüyor. Bugün hala psikiyatrik bir hastanın sevkini ailelere, karakollara, kaymakamlıklara terk etmiş durumdayız.

Ayrıca sorun psikiyatristlerin alanıyla sınırlı değil; ruh sağlığı alanında çalışanların (psikiyatr, psikolog, sosyal çalışmacı, psikiyatri hemşiresi, danışman vb.) yetki, görev alanı ve sorumluluklarını açıklıkla düzenleyen hukuki belgeler yok ortada. Psikiyatrik hastalara karşı damgalama (stigmatizasyon) ve ayrımcılığa karşı politika ve uygulamalar yok; alan çalışanlarının eğitim programlarında insan hakları, hasta hakları ve ortaklaştırılmış etik eğitimi neredeyse hiç yer almıyor. Elbette bu yasalar ve düzenlemeler bir an önce tartışılarak hazırlanmalı ama sorun biraz da yine modernleşmenin bu coğrafyada aldığı şekil ile de ilişkili. Yasaların, yönetmeliklerin varlığı önemli belki ama daha önemlisi insana olan inancı ve diğerinin hakkını pratikte savunabilmek ve uygulayabilmekte. Fransa’da 1838 yılında çıkarılan akıl hastalıkları kanunu, 150 yıldan fazla yani 1990’ların başına kadar aynı şekliyle yürürlükteydi ve yeni bir yasaya ihtiyaç duyulmamıştı. Demek ki mesele yalnızca bir yasa sorunu değil; yalnızca kağıt üzerinde bir kayıt değil. Ona bakarsanız, Toptaşı Bimarhanesi’nin 1913 Dahili Talimatnamesi’nde bimarhanede hastalara ait şikâyet kutusunun asılı olduğu yazılıyordu!

“Bakırköy’de dahi, hemşirelerin kuruma tam anlamıyla girmeleri ve görevi hastabakıcı olarak çalışan ama gerçekte gardiyanlık yapan mubassır ve onbaşılardan devralmaları ancak 1980’li yılların başında gerçekleşebilmiştir.” ‘Onbaşı’ ifadesi ne demek? Bildiğimiz anlamda askerler mi?
Hayır. Buradaki, adına “mubassır” ve “onbaşı” denilen kişiler asker değildi, mubassır “gözetmen, bakıcı, disiplini sağlayan görevli”lere deniyordu. Onbaşı ifadesi de Osmanlı döneminden kalmaydı yine; Toptaşı Bimarhanesi’nde de mubassırların emrinde çalışan hizmetlilere “onbaşı” deniyordu. Başmubassır en tepede, altında mubassırlar servislerden sorumlu, onbaşılar da alt kısımlardan ve koğuşlardan sorumlu kişiler. Daha da altta hademelerin yer aldığı hiyerarşik bir sistem.

Mubassırlar, onbaşılar genellikle Anadolu’nun belli başlı bir kaç köyünden akraba aracılıklarıyla gelip Bakırköy’de iş bulan vasıfsız kişiler. Altmışlı yetmişli yıllarda, 2000 yataklı Bakırköy’de 5000’nin üzerinde hasta, bir yatakta bir kaç kişi ve bahçede çoğu yarı çıplak vaziyette yatanlar. Bu manzara aynı yıllarda ABD’deki hastanelerde de aynı ve pek çok yerde benzer şekilde. Bu yıllarda Bakırköy’deki çok az sayıdaki hemşire de mubassırların kontrolünde. Sözlü tarih toplantılarımızda dinlediğimiz mubassırlar, onbaşılar içler acısı, sefil durumu defalarca anlattılar. Bu durum Aktuna’nın göreve başlamasından hemen sonra değişiyor ve sistem lağvediliyor. Bu kişiler daha sonra hemşirelerin emrinde erkek hademe şeklinde çalışmaya başlıyor. Yıldırım Aktuna’nın gerek kendisinin asker kökenli olması gerekse askeri yönetimle olan yakın ilişkisi ve daha sonraki yıllarda ise siyasi ilişkileri nedeniyle tam bir sıkıyönetim ve tek adam dönemi yaşanıyor Bakırköy’de. Aktuna, bir emirle kısa sürede hastaların sayısının yatak sayısına indirilmesini emrediyor ve bir kısmı kronik servislerden olmak üzere hastalar bir kalemde taburcu edilip dışarıya bırakılıyor. Psikiyatri tarihi gerçekten acılarla dolu, aynı zamanda çok farklı bakış açılarıyla değerlendirilebilir. Mesela şimdi Bakırköy’ün kapatılacağı ya da bu türden kurumlara artık ihtiyaç olmayacağı zaman zaman ifade ediliyor. 1970’lerin sonunda ve 80’lerin başında dünyada bir kurumsuzlaş(tır)ma süreci yaşandı psikiyatride ve ilk bakışta çok olumlandı bu durum. Ama şimdi, Batıda’da aileler, hasta yakınları ve bazı örgütler yataklı psikiyatri kurumlarının kapatılmasına, sayılarının azaltılmasına karşı çıkıyor. Toplum temelli ruh sağlığı modeline geçiş tartışılıyor yeniden (oysa bu da 1960larda denenmiş, ardından birer birer kapatılmıştı!) ve farklı yerlerde açılmaya başlanan ayaktan tedavi ünitesi şeklinde çalışan toplum ruh sağlığı merkezleri olumlu gelişmeler olarak düşünülebilir ama psikiyatrik hastalara, ailelerine daha doğrusu sorunun esas muhataplarına soracak olursanız size “Bakırköy kapanmasın, ihtiyaç duyulduğunda gidilecek bir devlet yuvası olsun” diyecektir. Dolayısıyla bugün için de psikiyatri ve uygulamalarını eleştirmek bir şeydir fakat psikiyatrik hastalıkların varlığını ve hastaların esas ihtiyaç duydukları yardımı ve çare arayışını görmezden gelmek, yok saymak farklı bir şeydir.

Kitabınızın önemli bir bölümü, Mazhar Osman ve yaptıkları hakkında… Mazhar Osman, psikiyatri tarih yazımı açısından nasıl bir figürdür size göre?
Mazhar Osman’a ilişkin bölümler daha farklı yazılabilirdi aslında, fakat Toptaşı Bimarhanesi ekseninde değerlendirmek durumunda kaldım. Mazhar Osman, kendi dönemi içerisinde ve yalnızca yaptıkları üzerinden somut olarak değerlendirildiğinde zannedildiğinden çok daha etkili bir figür olduğu görülür. Her şeyden önce Bakırköy’ün kurucusu, Türkiye’de psikiyatriyi popülerleştiren hekim, 1919’dan itibaren ölene kadar düzenli olarak dergi yayınlayan, asistan yetiştiren, yüzden fazla irili ufaklı kitap, kitapçık yazan birinden bahsediyoruz. Öte yandan, çok eşliliği savunan, içki düşmanı, yine dönemin öjenik görüşlerini savunan, düşünüşüyle gelenekçi ama gündelik ve mesleki yaşamıyla modern bir kişi Mazhar Osman. Mazhar Osman, Türkiye’de psikiyatrinin seyrini hatta bugüne kadar ki pratiğini net olarak belirlemiş bir figür. Psikanalize bütünüyle yüz çevirmese de, Türkiye’deki gelişimine ket vurması, dinamik, farklı ve eleştirel psikiyatrik yaklaşımların Bakırköy’de hayat bulamaması, organik-deskriptif psikiyatri ile sınırlanması ve Türkiye’de bugünkü ana akım-kurumsal psikiyatrinin Neo-Kraepelinci çizgide devam ediyor olması da onun etkisidir.

Yeni çalışmalarınız neler? Psikiyatri tarih yazımı alanında başka neler yapacaksınız?
19.yüzyıldan günümüze Türkiye’de kaleme alınmış, yayınlanmış ya da taslak olarak kalmış tüm ruh sağlığı alanına ilişkin yasalar, yönetmelikler ve talimatnameleri bir süredir topluyor ve haklarında yazıyorum. Bu çalışmaya paralel olarak bir de kapsamlı bir Mongeri biyografisi hazırlıyorum.

fatih_artvinli_23 fatih_artvinli_22

Delilik, Siyaset ve Toplum: Toptaşı Bimarhanesi (1873-1927)/ Yazar: Fatih Artvinli / İnceleme & Araştırma /  Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi / Genel Yayın Yönetmeni: Murat Gülsoy / Kapak Tasarımı: Kerem Yeğin / Yayıma Hazırlayanlar: Ergun Kocabıyık, Meltem Aravi/ 1. Basım Ağustos 2013 / 312 sayfa

Fatih Artvinli;1977 Artvin doğumlu. Yusufeli Sağlık Meslek Lisesi’nin ardından Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek lisans tezine dayanan çalışması, ‘Seraba harcanmış Bir Ömür: Osman Bölükbaşı’ (Kitap Yayınevi, 2007) adıyla yayımlandı. Doktora çalışmasını Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Bölümü’nde tamamladı. Öğrenim hayatı boyunca aynı zamanda Sağlık Memuru olarak çalışan yazar, son olarak Bakırköy Prof. Dr. Mazhar Osman Ruh Sağlığı ve Sinir hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde çalıştı. Kurumun tarihini aydınlatmaya yönelik projelerde yer aldı. Yardımcı Doçent Doktor olan yazar, Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Etik Anabilim Dalı’nda öğretim üyesidir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.