‘Yeni bir kitap, iktidardakileri anlatmalıdır mutlaka.’

 

“Şiirleriyle tanıdığınız Fergun Özelli, bir şairin elinden çıkma, ekonomik, cüretli, sarsıcı öyküler kaleme alıyor. Sarhoş Kapı’da yer alan öyküler “sıradan, gündelik” olaylara odaklanmıyor; düşünce dünyamıza, davranış biçimlerimize ve alışkanlıklarımıza “zarafetle” saldırıyor. Kendine özgü biçimi ve yaratıcı diliyle ilk satırlardan başlayarak “bizi rahatsız etmeye aday” olduğunu ortaya koyuyor. Siyasi göndermeler içeren, iktidar sorunuyla uğraşan, kişinin iktidara karşı gelirken günlük yaşamındaki daha küçük ve bireysel iktidarları da göz ardı etmemesi gerektiğini söyleyen metinler bunlar. Son yıllarda yaşadığımız olaylarla iç dünyamız arasında gerçekleşen davetkâr bir yüzleşme…” Fergun Özelli ile Sarhoş Kapı’yı konuştuk.

Sarhoş Kapı ilk bakışta dikkat çekici biçimde fotografik öykülerden oluşuyor. Kimi öyküler fotoğraf ve desenlerden hareketle yazılmış olsalar da, diğerleri de en az onlar kadar bu hissi diri tutuyor. Hem Sarhoş Kapı özelinde hem de genel anlamda öyküler, bazı fotoğrafları metne dönüştürüyor demek ne derece doğru olur?
Sanıyorum, “Hiç durmadan akıp giden görüntüler dünyasında yaşıyoruz.” diye bir cümle kursam, pek de yalan söylemiş olmam. Ayrıca, ismine, “gün, ay, yıl, saat, dakika, saniye, salise” dediğimiz “an”lardan oluşan, ne olduğunu pek de bilemediğimiz “zaman” kavramının içinde ve onun, “sabah, öğle, akşam” diye isimlendirdiğimiz bölümlerinde, hiç kesilmeyen bir “görüntü yağmuru” ya da daha doğru bir deyişle “görüntü bombardımanı” altında tutulmakta olduğumuzu da bir kenara not düşmem gerekli gibi. Son olarak da, kurduğum cümle ve kenara düştüğüm notun yanına, “okumaktan çok, görmekle anlayabilen bir canlı türü” olduğumuz kanımı da eklesem hiç fena olmaz.

Geçmişteki uzak ya da yakın tarihlerde, az önce sözünü ettiğim “görüntü bombardımanı”, daha doğal, daha içten, daha dar bir alandaydı kanımca. Ama günümüz dünyasında maruz kaldığımız ve ne yazık ki gelecekte de (bilip yaşadığımız gündelik hayatta çok farklı bir değişim/dönüşüm gerçekleşmedikçe) daha da şiddetle maruz kalacağımızı düşündüğüm “görüntü bombardımanı” hiç de doğal ve içten değil; üstelik kapsama alanı da yüzde yüz. Yaşayan “sistem” gereği, alabildiğine sahte ve aldatma, perdeleme, sürüleştirme vb. gibi iktidar stratejisi öngörülerine yönelik toplumsal algı planlaması unsurlarını da tıka basa içinde taşıyor.

Bizler ve her şey, “yaşamak” deyip geçtiğimiz, “ömür” diye de (istemeden de olsa) sınırladığımız bir süreç içinde, üretilmiş ya da ürettiğimiz madde ve mekânları, yaratılmış ya da yarattığımız canlı/cansızları, kendimiz ve başkalarını, bazen neşe, bazen hayret, bazen de öfkeyle görüp tozu dumana katarak, durmadan koşuyoruz; hedef neyse, neresiyse… Sonra da yaşamış ve yaşayan herkesin, oldukça büyük bir yüzdeyle, hiç sorgulamadan yinelediği bu eylemi, “hayat” diye tanımlıyoruz. İşte anlatmaya çalıştığım bu “hayat” kavramının tam da ortalık yerinde, hatta her tarafında, ismine “hız” denilmiş oldukça önemli bir kavram var. Bu “hız” kavramı, dünyayı sarıp sarmalamış, sarıp sarmalama araçlarını da birbirine sıkıca kilitleyerek dünyayı işgal etmiş “kapitalist uygarlığın” olmazsa olmazı. Çünkü hız artmadan kazanç artmıyor, gönüllü ya da gönülsüz kölelerin emir alması alabildiğine güçleşiyor. İşte bu bilgi de kapitalistler ve askeri sınıflarca, uzun yıllar, farklı sınırlar içinde, farklı bayraklar altında, sınana denene, çok iyi anlaşılıp içselleştirilmiş.

Evet, hayatımızın asla terk edemeyeceğimiz bir parçası artık “hız”; bu kesin. Ama tam da burada şu gerçekliği unutmamak gerekiyor: hızla döndürülen nesnelerde ve hızlanma gücü oldukça yükseltilmiş ulaşım araçlarında (şoför/kaptan ve hatta yolcular için) “hız” ne kadar arttırılırsa, tüm görüntü ve gerçeklikler de o oranda eriyip yok olur. İşte bu eriyip yok olma da tekleşme, şeyleşme hiçleşme ve renksizleşmeyi taşıyıp getirir beraberinde; bir çeşit askerileşmedir bu. Ya da daha ayrıntılı biçimde söylersem, kişinin, sürekli korku, panik ve güvensizlik ortamında olduğunu kendi içinde içselleştirmesi, kendisine olan güvenini tümden yitirmesi, başkaları tarafından (yani, kutsal ve erişilmez her şeyi bilen yöneticilerce) yönlendirilmeye alışması ve emir almadan olduğu yerden başka bir yere, değil adım atma, parmağını oynatamaması durumudur.

O zaman da, bu tekleşen, hiçleşen, şeyleşen ve renksizleşeni arayıp bulmak, yakından görüp tanımak ve bilmek için bir büyütece, dürbüne, teleskopa, mikroskoba, ultrasonografiye, MR (emar) ya da Pozitron Emisyon Tomogrofisi (PET/BT-CT) gibi nükleer tıp araçlarına ihtiyaç duyulur. Onlarla da artık görünmez olan ya da olanların hem yüzeysel hem de ayrıntılı fotoğraflarına ulaşılır. “Görmek” gerçekleşir. Ulaşılan fotoğraflarla önümüze gelen şeyler de gerçekliğin tutuklanmış “an”larıdır. Bu “an”lardan patolojik raporlara geçilir yavaşça. Patoloji raporlarının da biyoloji, fizik, kimya, matematik, astronomi, arkeoloji, sosyoloji, psikoloji vb. yorumlamalarına açılan daha geniş kapılar olacağı kesindir. Kısa ve çok kısa öykü de işte böyle bir şey bence. Sorunuzda işaret ettiğiniz tam da bu anlamdaki beceriyi Sarhoş Kapı’da gösterebilmişsem de ne mutlu bana.


Aynı bağlamda şiir, öykü ve fotoğraf ilişkisinin en keyifli örneklerinden biri Sarhoş Kapı, disiplinler arasında bu bağ hakkında neler söyleyebilirsiniz? Sizin edebiyatınızda nasıl bir yansıması var bu bağın?
Mayıs 1980 tarihinde İzmir’de yayımlanıp Türkiye’ye dağılan “küçücük” isimli edebiyat sanat dergisinin 9. sayısında yer alan “Senfonik şiir diye bir şiir” yazımda, Sevgi Soysal’ın 31.05.1974 tarihli Milliyet Sanat Dergisi’nde yayımlanan bir konuşmasından, “… çağdaş özlere çağdaş biçimler aramak, uzaya gidilen, televizyonlu bir çağda yaşadığımızı unutmamak zorundayız.” diyen bir alıntı aktarmışım. Ardından da Senfonik Şiir’in kurulabilmesi için, “Tüm yazın dallarının şiir için zorlanması gerekmektedir. …tiyatro olgusunu göz ardı etmeden…” diye buyurmuşum. Demek ki, ta o zamanlardan takmışım kafama, çağdaş özler, çağdaş biçimler ve sanatların birlikteliğini. Demem o ki, kişinin düşüncesi bu olunca, zamanla işine de yansıyıp “Ben buradayım!” dedirtiyor dert edindiğine.

Özetleyeyim, sanatların birlikteliğinden yana oldum hep. Şiirde de bunu yapmaya çalıştım, denemede ve öyküde de. Belki de o yüzden, sizin de altını çizdiğiniz gibi, Sarhoş Kapı’da, şiir, öykü ve fotoğrafın yanında, müzik, sinema, karikatür, deneme, günce, yergi, tiyatro, hatta roman bile yan yana gelmiş olabilir; neden olmasın?

“…elime geçen iktidar fırsatlarını keyifle terk edişime herkesin kahkahalarla gülmesini de hiçbir zaman umursamazdım,” diyor Sarhoş Kapı öyküsünün anlatıcısı. Sarhoş Kapı öyküsünün kitaba adını vermesinde bu tümcenin etkili olduğunu düşünüyorum, yanılıyor muyum? Bu kitaptaki öykülerin odağındaki kişiler, bir şekilde iktidarın yanında durmayan kimseler diyebilir miyiz?
Öncelikle, CNBC isimli televizyon kanalında, bir iki sezondur gösterimde olan “Vikings” dizi filminden bir alıntı düşeyim şuracığa: “Güç, sarhoş edici ve büyüleyicidir oğlum; işte o yüzden hep kaçtım ondan. Çünkü gücü kazanmak, başkalarının karşısında eğilmeyi de beraberinde getirir.” Evet, kesinlikle katılıyorum bu cümleye… Sarhoş Kapı’da yer alan öykülerin odağında bulunan kişiler de büyük bir yüzdeyle iktidarın yanında durmayan kimseler. Çünkü iktidar, aşağılık duygusuyla erişilmeye çalışılan korkunç bir bencillik ve tedavisi mümkün olmayan bir zavallılıktır aslında. Onu elinde bulundurmaya çalışan ve iktidar nimetlerinden yararlanmak isteyen kesimlere bazen uzun bazen kısa zevkler taşır. Ama doğada hiçbir iktidar sürekli değildir, anlıktır. İktidar, ya örgütlenmiş bireysel, toplumsal direnişlerle ortadan kaldırılır ya kendi içindeki iktidar savaşlarıyla erir; bazen de doğanın (herkese eşit uzaklıktaki) o acımasız adaletiyle. Ama şu da bir özeleştiridir: yeni bir kitap iktidardakileri anlatmalıdır mutlaka.

image

Çekirdek Aile ve Urgan öyküleri, art arda gelişinden ötürü olmadığını düşündüğüm bir biçimde, iki yansıma gibi görünüyor. Olayın iki farklı yüzünü gösteriyor sanki. Diğer öyküler açısından böyle bir durumun varlığından söz etmek zor, bu iki öykünün özel durumunun sebebi nedir? Hangi sebep böyle bir yansımayı doğurdu?
Öyküleri kapsayan takvim yaprakları, ülkemiz tarihindeki ikinci büyük kırılma ve ayrışma düdüğünün çalındığı bir zaman dilimini kapsamakta. Olaylar da o dönemde yaşayıp aynı tekçi ve otoriter dünya görüşünü canı gönülden sevmiş ama bu dünya görüşünü, (görüntü, hitap ve davranış anlamında) farklı kişi ve kuruluşlarla içine sindirip benimsemiş (ve elbette bunu da bir özgürlük olarak kabul etmiş) “sistem içi” insanların, yaşanan gerçeklik karşısında aldıkları farklı tavırları yansıtmakta, sizin de belirttiğiniz gibi. O küçücük ayrıntıları gözlemleyip yaşayanlar, sanırım oldukça da fazladır ülkemiz insanlarında.

Bu anlamda, Çekirdek Aile ve Urgan öykülerinin özel durumuna gelince… O dönemi yaşamış ya da okuyup dinlemiş insanların, (bu topraklarda yapılmasına pek de alışık olmadığımız) “öteki”ni dinlemesi, “öteki”ni anlaması, “öteki”yle birlikte saygı ve muhabbetle yaşaması ve elbette hayatı eşitlikçi bir şekilde paylaşması adına, “öteki”ni de içeren bir yol, bir çıkış arayıp bulması, o yolu, o çıkışı yaratma çabası ya da o çabanın olup olamayacağını sorgulama/sorgulatma isteğidir diyebilirim kısaca. Böyle bir yansımanın doğuş nedeni de, o minik ayrıntıları, oldukça büyük bir kalabalığın yaptığı gibi yaşayıp geçmek, unutup unutturmak değil, inadına, köşeye, kenara, kuytuya, ücraya, küçük de olsa bir not düşmek, görünür kılmak ve sürekli anımsatmak üzerinden düşünülmelidir.

Kitabın arka kapak yazısında “…kişinin iktidara karşı gelirken günlük yaşamındaki daha küçük ve bireysel iktidarları göz ardı etmemesi gerektiğini söyleyen metinler bunlar,” deniliyor. İktidar meselesi aşıldığı takdirde, aşılabilirse eğer, çok daha iyi mi olacak her şey?
İktidar meselesi aşıldığında, bu önemli meseleyi gizlemek için kullanılan ırk, din, cinsiyet, vatan, bayrak vb. gibi “kutsal” örtüler sıyrıldığında, kişiler ve toplumlar, çırılçıplak kalacaktır. İnsan olmak gerçekten güzel bir şeyse, gerçekten “insan” ve “dünyalı” olunacaktır. Sorular, sorunlar, sorgulamalar ve yaşama biçimleri başka bir pratiğe dönüşecek, yeni ufuklar açılacak ve “hayat”, özgürlükçü-eşitlikçi-paylaşımcı bir kapsamda, pek de alışılmadık bir boyuta atlayacaktır.

İktidar bağlamında, bu “sorunun” çözülmesi konuşulurken sözü edilen bir biçimde sınıfsızlık mı, hiyerarşik yapının olmayışı mı, rütbesizlik mi? İktidarın zulmünden, baskısından kurtulmak konuşulduğunda aslında sözü edilen, çıkış yolu olarak gösterilen ve gösterilebilecek olan şey ne olabilir?
Bir zamanlar şöyle bir slogan vardı: “Söz, yetki, karar, iktidar; halka!” Ben bu sloganın hâlâ doğru ve hâlâ geçerli olduğunu düşünüyorum. Evet, aile dâhil, en küçük örgütlenme biriminden en büyük örgütlenme birimine kadar, “sınıfsızlık, hiyerarşik yapının olmayışı ve rütbesizlik” çerçevesinde büyüyüp gelişmeli hayat dediğimiz; yani, özyönetimle. Elbette ki bir başka önemli sloganın da desteğiyle: “Üreten biziz, yöneten de biz olacağız!”; ta ki gerçek anlamda dünyalı olana kadar.

Öykülerde, ortak izleklerden biri “üniformalılar” olarak ifade edilen kimselerin öldürdüğü insanlar, toplu kıyımlar… Üniformalıların kim olduğunu az çok anlıyoruz fakat yine de sormak isterim: Kimdir bu üniformalılar? Bu kıyımların, ölümlerin tek müsebbibi üniformalılar demek ne derece doğru olur? Arkada, destekçi başka kimseler de yok mu dersiniz?
Üniforma, İngilizce “uniform” sözcüğünden geliyor kök olarak; Türkçesi de, “üniforma, tek biçimli, aynı, birörnek, düzenli” sözcükleriyle anlamlanıp netleşiyor. İnsanlığın geçmişine bakarsak, en net olarak, üç kurumda görülür üniforma: din, hukuk ve ordu. Bu üç yapı da, (yakından bakılırsa) yönetenlerin yönetilenleri zapturapt altına almak için kullandığı “kurulu nizam” soyutlamasıyla çok yakından ilgili, hatta iç içe geçmiş, korkutma, sindirme ve benimsetip razı etme araçlarıdır. Üniformalılar, giydikleri giysileriyle ayrışırlar yönetilenlerden. Üstlerindeki birörnek giysileri süsleyen şatafatlı, ürkütücü simgeler de yönetenlerin (ordu/polis anlamında) şiddet/terör gücünü, (hukuk anlamında) sözünün üstüne söz söylenemeyeceğini, (din anlamında) baş eğmenin, benimsemenin, sığınmanın erdemini temsil eder.


Ama şimdi, İzmir Atatürk Lisesi’nde okurken, derslerinden hep keyif aldığım, tarih öğretmenim sevgili Garra Sarmat’ın “Bütün savaşların nedeni ekonomidir!” cümlesini, tam da burada yeniden anımsamak gerekli diye düşünüyorum açıkçası. Çünkü ancak o zaman, iktidar, ekonomi ve üniforma sözcüklerini yan yana getirip yönetenler ve yönetilenler arasındaki sınıf mücadelesi tanımını, unutulduğu raflardan indirip günümüze bile uyarlayabilirim. Bu tanımlama ve uyarlamalardan sonra da sorunuzdaki “destekçiler” bilmecesini, sanırım daha kolaylıkla çözebilirim.

Sarhoş Kapı’nın en kısa öykülerinden biri olarak gösterilebilecek Barış’ta “Sahi, neydi barış?” sorusunda kilitleniyor her şey. Barışı daha çok konuştuğumuz, belki konuşurken öldüğümüz şu günlerde bu izlekten soruyu size yöneltmek isterim: “Sahi, neydi barış?”
Herkesin ama herkesin, ancak ve ancak,

  1. Kimseye eğilmeden (kendi üstünde tahakküm kurdurmadan), kimseyi eğmeden (başkası üstünde tahakküm kurmadan) kendi bireysel yaşam bilmecesini rahatça çözüp kendisini bulması ve gerçekleştirmesiyle,
  2. Düşünmek, düşlemek, soru sormak ve düşünüp düşlediğini üretmekten hiçbir zaman vazgeçmemesi ve (öğrenip bilgilenme anlamında) kendisini sürekli yenileyip geliştirmesiyle,
  3. Çevresi, toplumu, yaşadığı gezegen ve evrenindeki her başka kişiyi, varlığı, kendisi gibi bilip hissederek yaşaması, ötekileştirmemesi, hayatı herkesle paylaşmayı başarabilmesiyle,
  4. Yok etme, sömürme, iktidar olma vb. içgüdülerini sürekli törpüleyebilme hatta yok edebilmesi ve her alanda örgütlenip gelebilecek her türlü baskı ve zulme direnme inanç ve kararlılığını yitirmemesiyle,
  5. Bir başkasını, yani “öteki” diye öğretilip gösterileni, can kulağıyla dinleyerek anlamaya çalışması ve anlayabilmesiyle,
  6. Hiçbir zaman içtenlik, doğallık ve hoşgörüsünü yitirmemesi, sınırsızlık/eşitlik düşüncesinden an olsun ayrılmamasıyla,
  7. Özgürlük, bağımsızlık, sevgi ve aşktan asla vazgeçmeyip bilim, sanat ve sporu asla terk etmemesi hatta onları bir parçası haline getirmesi, seyahat etme, aşkla sarılıp öpüşüp sevişme, içtenlikle şarkı söyleyip dans etme isteklerini de sürekli kılmasıyla elde edilebileceğini düşündüğüm şey; yani savaşsızlık.

Yani ilk üretilme amacına isyan edip kendisini bambaşka bir biçimde yeniden inşa etmek…

Aynı bağlamda barışa ilişkin “Barış Gelmeli Ama…” başlıklı öyküden hareketle de bir soru sormak isterim. Barışın gelmesi konusunda anlaşan öykü kişileri, sonunda şu çıkarımda bulunuyorlar: Barışın gelmesi için “…öncelikle, hakkını aramak için isyan edenler, hiçbir önkoşul öne sürmeden eylemlerini sona erdirip acilen silahlarını bırakmalı ve devletin koruyucu kollarına teslim olmalılar!” Bu tavır, barışı sağlamak yerine, iktidarın gücünü arttırmak için gerçekleştirilen bir çıkarım gibi okunmuyor mu?
Evet, tam da öyle, “Bu tavır, barışı sağlamak yerine, iktidarın gücünü arttırmak için gerçekleştirilen bir çıkarım.” Bir kurnazlık, devletin “koruyucu” kollarında, sonunun ve sonucunun ne olduğu/olacağı belli olmayan, kuralları ve yasaları karşılıklı anlaşma sonucu konmamış bir sımsıkı kucaklanma; ya da argo tabiriyle “kucağa oturtma”… Kısaca, gasp ve zorla tecavüze giydirilmiş kandırma kılıfı olarak da tarif edebiliriz bunu.

Dinlediğiniz Haberlerden Özetler öyküsünün kitapta son derece mühim bir duruşu olduğu kanısındayım. İki maddelik bu öykü, medyanın duygusuzlaşmasına karşı getirilen enfes bir yorum gibi görünüyor. Görsel ve yazılı basın, gün geçtikçe daha mı duygusuz kalıyor “haberler” karşısında? Bu duygusuzluk, aslında basının tarafgirliğini daha da görünür kılmıyor mu?
Görünen o ki, elinizi nereye atsanız, kollarını inanılmaz ölçüde çoğaltmış, meşhur mu meşhur, “iktidar” sorunu çıkıyor karşımıza. Ne yazık ki bu ürkütücü gerçeklik, görsel ve yazılı basın için de geçerli. Gezegenimizdeki sanayileşme serüveni, geçmiş dönemlerde, uluslaşma/millileşme süreçlerine ait (içinde, sömürü, katliam, soykırım ve köleleştirme yaralarını da taşıyan) iç ve dış savaşlarla şekillenip oluşarak, ismine “sınır” denilen görünmez duvarlar, silahlı kontrol noktaları ya da (haritalarda gözüktüğü biçimde) bazen eğri büğrü, bazen dümdüz uzanan, aralıklı küçük çizgilerin ardına saklanmıştı. Günümüzdeyse uluslaşma/millileşme hastalığını büyük ölçüde aşıp dünyalılaşmayı seçen, yepyeni bir sermaye yapısıyla kurulmakta olan bambaşka bir dünya ile baş başayız. Bu yapı, geçmişte yarattığı (sömürü, katliam, soykırım ve köleleştirme) deneyimlerini de atlamayıp gerektiğinde hiç çekinmeden yeniden kullanarak, “yöneten” olmayı sürdürüyor. Bu süreçlerde de toplumsal yapıyı, ekonomik, sosyolojik, psikolojik bakımdan, (her mekânı kendi koşullarına göre) değişim ve tek tipleştirme (üniformalılaştırma) serüvenlerine zorlamaktan da kaçınmıyor. Tek tipleşme, yani üniformalılaştırılma da kendi içerisinde oldukça saf olarak bulunan, “duygusuzlaşma-vicdansızlaşma-bencilleşmeyi” de beraberinde taşıyıp sürüklüyor homo sapiens’lere. Ve elbette, bu değişim ve dönüşümden (maalesef sınırlı sayıdaki basın olma ciddiyetini hâlâ onurla taşıyan dürüst yapılar hariç) yazılı ve görsel basın da nasibini alıp son hızla kanserleşiyor. Hiçleştirme, (yanlılıktan öte) basını da kendi linç gemlerine tutsak edip araçlaştırıyor ne yazık ki.

image

Röportajın bütününden ayrıksı duracak özel bir durum daha var kanımca: Fotoğraf öyküsündeki “ince hastalık” tanımlamasının ne anlama geldiğinin açıklanması. Oysa çok da uzak olmayan geçmişte ince hastalığın ne manaya gelebileceğini herkes bilirdi. Bu açıklama zorunluluğu veya isteğinin diyelim, sebebi nedir? Dile, söyleme, söze ilişkin bazı şeylerin unutulduğunu mu hatırlatmayı dilediniz?
Aslında sorunuz yanıtını da içinde taşıyor; evet acı, ama öyle. Daha önce de küçük çaplarda denenmiş, “geçmişe bağlılığını haykırarak, geçmişi yok etme” barbarlığını ilke edinmiş yepyeni bir emperyalist stratejiyle karşı karşıyayız aslında. Dilerseniz, işte tam burada, yaşadığım bir olayı aktarayım size. Sanırım bir öğrenim mekânı, şiirden, müzikten, dilden söz ediyorum; bir öğrenci söz isteyip dedi ki: “Yaşantımı otuz, kırk, bilemediniz elli sözcükle yürütebiliyorum; niye sözcük haznemi büyütüp genişletip beynimi yorayım ki?” Nedenini, dilim yettiğince anlatmaya çalıştım o an; ama ikna edebildiğimi sanmıyorum. Çünkü: geçmişte, “kırk kişide bir/iki kişi” olarak beliren bu düşünce tarzı, giderek, “kırk kişide otuz kişi”ye çıktı günümüzde. Bu da şuna işaret ediyor galiba: “sistem” tarafından her türlü olanakla yoğun biçimde uygulanan, unutturma stratejisi, ne yazık ki tutmuş (yani tutturulmuş). Bu stratejik saldırıya karşı da biz sanatçıların yapabileceği tek direnme yolu ya da yöntemiyse yazmak, söylemek ve inatla anımsatmak, anımsatmak, anımsatmak; o kadar…

Sarhoş Kapı / Yazar: Fergun Özelli / Can Yayınları / Öykü / Yayına Hazırlayan: Faruk Duman / Düzelti: Mert Tokur / Mizanpaj: Bahar Kuru Yerek / Kapak Tasarımı: Utku Lomlu / 1. Basım: Eylül 2015 / 119 Sayfa

Fergun Özelli, 1955’te Ilgaz’da doğdu. Çocukluk ve ilkgençlik yılları İzmir’in Damlacık semtiyle Seferihisar ve Karşıyaka ilçelerinde geçti. İlk ve ortaokulu Seferihisar’da, liseyi İzmir Atatürk Lisesi’nde okudu. Ege Üniversitesi İşletme Fakültesi Finansman Bölümü’nü bitirdi. Özel şirketlerde mali işler yöneticisi olarak çalıştı. İlk şiirleri, Dönemeç ve Yusufçuk dergilerinde çıktı. Körfez, küçücük ve Dilizi dergilerinin yayın kurullarında yer aldı. Buralardan Gitmeliyim’i 1985’te, Yirmi Dört Satır Yalnızlık’ı 1990’da, Aşkıya’yı 1997’de, Kilitli Defter’i 2005’te, Narin Zehir’i  2007’de yayımlandı. 2008 yılında Hayri K. Yetik ile birlikte hazırladığı Şiir Kitapları ve Hayat 2007 yıllığı, 2014 yılında da Orhan Alkaya ile birlikte düzenledikleri çok dilli Seyfi Turan Şiiri kitabı diğer çalışmaları arasında yer aldı. “Buralardan Gitmeliyim” isimli şiiri, Erhan Doğan tarafından bestelendi, Atilla Atasoy ve Düş Gezginleri de seslendirdi. Aşkıya, 1998 yılı Türk Tabipleri Birliği Behçet Aysan Şiir Ödülü’nü Ünal Ersözlü ile paylaştı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.