Bitirgen, 80’lerde çocuk olmanın ağrısıyla yazıldı.”

 

Çocukluğun ve büyümenin hatıraları, küçük bir kızın ailenin kadınları arasında kendini bulma hikâyesi ve bu hikâyenin kaydedildiği defterin adı; “Bitirgen”. Onca sıkıcı kadının, ürkütücü erkeklik imgelerinin arasında büyürken, bir tek babasını seçmiş, bir tek onunla hatırasını diri tutmuş çocuğun günlüğü. Babasının onu severken söylediği sözü, cümlesi, oyuncağı, defteri yapmış kızın büyüme hikâyesi, 80’lerin puslu hatıralarından beliriyor Figen Şakacı’nın uzun hikâyesinde…

Günlüğüne, babasının seslenişindeki gibi, “Bitirgen” adını veren kızın adı, metinde geçmediğine göre, biz de onu “ ‘Bitirgen’in yazarı” diye analım. “Bitirgen”in yazarı, sizce neden o evde, o okulda, o sokakta kendine bir yer bulamıyor?
İçine doğduğumuz dünya gibi ev de yabancısı olduğumuz bir yerdir. Bir tek karın bağıyla bağlanırız hayata ve onu kestiklerinde başlar kozmik yalnızlığımız. “Bitirgen”in yazarının yalnızlığı da böyle… Etrafında dolanan herkes, kullandıkları dille beraber başka türlü uğulduyor o kızın kulağında. Çünkü ziyadesiyle erkek bir dile ve dünyaya düşüyor. Bu nedenledir ki, kendine banyo köşelerinde başka bir ülke, halini anlatmak için başka bir dil buluyor. Büyümenin yegâne sancısı belki de kimsenin sizi anlamadığına inanmakla, kimseye de bunun ne menem bir dert olduğunu anlatamamakla başlıyor.

“… günlük tutmak insanın her gününün hesabını kendine vermesi demekmiş” diye öğrenen kız çocuğunu, günlüğüne kaydettikleriyle tanıyoruz, anlıyoruz. Günlük, yazar olmak isteyen her çocuğun edebiyat provası mıdır?
Her çocuk için öyle midir bilemem, ama Bitirgen’deki kız çocuğu için kendini sözcüklerle dünyaya (tabii ki kendi küçük dünyasına) duyurmaktan başka bir yol yok! Koltuk arkalarına saklanarak, ağaçlara tırmanarak, kayalıklara kaçarak yani sık sık ortadan kaybolarak varlık değerini sorguluyor; edebiyat provası dediğiniz şeyin ipuçları belki buralarda da aranabilir.

“Bitirgen”in yazarı, dünyaya keskin bir mizahla bakıyor aslında. İlk bakışta herkesle çok iyi iletişim kurabilir gibi görünen bu kız çocuğu, neden bütün o dünyada bir babasını, bir Müjde ablasını, bir de Türkçe öğretmenini seçiyor?
İnsan babasını seçebilseydi, herhalde kızımız öylesi sessiz ve kabuklu bir babayı seçmezdi. Müjde ablası ise o kayalıklardan gördüğü küçük bir adacık gibi… O adanın denizin ortasında olduğunu bile bile kendini kıyıdan kurtaracağına inanıyor. Tek amacı bağlı bulunduğu anakaradan kopmak olan bir çocuk için çok da tesadüfi değil aslında. Türkçe öğretmeni de edebiyatla, yazıyla, kitaplarla ilişki kurmasını sağlayan aracı. Eh bu üçgenin iç açıları da ancak bir çocuk naifliği ya da mizahıyla anlatılabilirdi herhalde. Ya da ben başka bir yola sapmaktan imtina ettim diyebilirim.

figenşakacı.anasayfa figenşakacı1

Uzun hikâyenizde, 80’lerin sarı sepya günlerinin resimleri, âdetleri, alışkanlıkları usul usul beliriyor. Yazlık kültürü, sıkıcı aile gelenekleri, komşular… Ve bir çocuğun hissedeceği kadar uzaktan 12 Eylül baskısı. Bu yalnızca sizin büyüme hikâyenizin tarihsel fonu mu, yoksa o yılların Türkiye’sinde bu kız çocuğunun sancılı büyümesi gibi bir “travma” görüyor musunuz?
Kırkın kapısına dayandığım bir yaşta yazdım ben bu kitabı. Niye bu kadar bekledim sorusunun cevabı da burada gizli aslında. Çünkü benim kuşağım, müthiş bir yılgınlığın, yorgunluğun ortasında büyüdü. Bir yandan Özal’ın sırtlarını sıvazlayarak pohpohladığı, her birinden yükselen değer yaratmayı umduğu ucube bireyler, bir yandan da üzerinden tanklar geçmiş, gadre uğramış, yok edilmiş bir nesilden arta kalanların arasında kaldık biz… Bitirgen her şeyden önce 80’lerde çocuk olmanın, o güzel abileri, ablaları, babaları kaybetmenin ağrısıyla da yazıldı. İçine doğduğu eve ne kadar yabancıysa memlekette olup bitenlere de o kadar yabancı olmanın, anlamamanın ve anlamlandıramamanın çocuksu şaşkınlığıyla… Sadece kız çocukları değil, gençliğini 90’ların başında yaşayan, biraz dünyayla-hayatla derdi olan herkes bu şaşkınlık, yalnızlık ve yas duygusuyla büyüdü. Çocukluğumuz bitti ama sorularımız bitmedi, büyümek denilen seyir bitmedi. Hâlâ 80’lerin o karanlık dehlizlerinden çıkan kemiklerin borcu boynumuzda. Bizim kuşak, gençliğini bir tür suçluluk duygusuyla geçirdi. O zamanlar konuşurduk aramızda, bizim ütopyamız var ama umudumuz yok diye. Şimdi her ikisini de kaybettik bence…

Müjde Abla, 80’lerin imgeleriyle birlikte metinde… Müjde Ar’ı ve onun yarattığı “dişi” cazibeyi hatırlamak, yanlış olur mu?
Valla Bitirgen’in Müjde Abla’sı günlüğünden artakalanlara sırdaşlık eden bir karakter. O kadar solcu bir karakter ki, ne dişiliğinin ne cazibesinin farkında hatta. Keşke dediğiniz gibi olsaydı da bizim kıza, kadın olma yolunda da biraz akıl-cesaret verebilseydi.

Hikâyenizde, bir mizah hikâyesinde olacağı kadar yoğun bir mizah var, ama güldürmüyor. “Bitirgen”in yazarı kızın onca acı anısı da, bir o kadar üzmüyor. Ta ki, babası gidene kadar. Bu okurla “mesafe” mi, yoksa hikâyenin “doğası” mı?
Babasız büyüyen, babasını arayan, babasıyla ilişki kurmak isteyen her kız çocuğu için kayıp bir figür aslında baba. Çünkü çocuk önce annenindir. Baba çoğunlukla yan hakemlik yapar bu maçta. Oyun devam ettiği sürece orta sahadan hep yan hakemi izler çocuklar, o ne zaman bayrak kaldıracak, ne zaman düdük çalacak, ne zaman bu oyunu durduracak, ne zaman size kart gösterecek vs… Çok erkek dünyasının içinden bir metaforla “baba”yla ilişkiyi tarif ettiğimin farkındayım ama çoğunluk kız çocukları babalarıyla “dişil” bir dil dünyasından iletişime geçebilmekte zorlanır… Önce Tanrılaştırdığınız, karşısında kusursuz bir kul olmaya çalıştığınız, içinde itaat kadar inkârı da barındırır babayla ilişki… “Bitirgen”in yazarının babası gittikten sonra ana hikâyenin küt diye kesilmesinin sebebi de bu! Yeterince trajik bir durumu daha fazla ağır/ağdalı bir hale getirmemek… Belki de kız çocukları babaları ölünce büyümeye başlar, kim bilir?

Böyle bir “malzeme”yle çalışırken, “kadın edebiyatı”nın klişelerinden ve ideolojisinden bu kadar uzak durmayı nasıl başardınız?
Benimki bir kazı çalışmasıydı, psikanalitik bir süreçti. Yazarken uzak durulacak bir klişeler dünyası ya da korkusu yoktu içimde… Sadece bir çocuğun aklından geçen ve en yalın olan, en saf ve en sahici olan neyse onu ortaya çıkarmaya çalıştım. Bir başarıdan söz edilecekse belki buradadır, yetişkin bir hafızayla değil bir çocuk kalbiyle yazılmasıdır…

Pakize Barışta, Bitirgen’den bahsettiği yazısında, “İnsan geriye dönüp baktığında ve büyümekte olan çocukluğuna vardığında –özellikle bir kadının çocukluğuna olan yolculuğunda–, karşılaşılan en önemli büyüme kaydının zedelenmişlik olduğunu görür. Bu coğrafyanın özellikle mütevazı gelir düzeyi içinde yaşayan ailelerinde bu zedelenmişlik, çocuğun karakter gelişimine de yerleşir” diyor. Sizce, “Bitirgen”in yazarı kız çocuğun hikâyesinde, bu coğrafyanın kızlarının ortak hikâyesi olan şey nedir?
Geleneksel kalıplardır öncelikle… Mahalle, devlet, erkek baskısıdır (listeyi herkes kendi tarihinden yola çıkarak sündürebilir maalesef ki). Bir çocuğun bedeni ve benliğiyle ilişkisini başkalarının gözleriyle görmesini dayatan baskıcı zihniyettir. Kişiliğinizin, yeteneklerinizin, yaratıcılığınızın önüne geçen sistematize edilmiş “tek tipleştirme” çabasıdır. Ortak hikâyelerinde taciz, şiddet, baskı, cinsiyetçi yaklaşım olan her kız çocuğu kendi devrimini bütün bunlara, öncelikle içine doğdukları aileye başkaldırarak gerçekleştirir. Ebeveynlerimizi kaybetmeden özgürleşebilseydik, adını kader koyup yaşadığımız birçok şeyi kederle hatırlamazdık belki.

Bitirgen’i okurken, sinemada anlatılan büyüme hikâyeleri de gözümüzde canlandı. Senaryo yazdığınızı bildiğimiz için soruyoruz: Bu kızın hikâyesi, bir film hikâyesi olarak sizi heyecanlandırır mı? Böyle bir düşünceniz var mı?
Var ama asıl heyecanım, bir an önce Bitirgen’i ikinci kitapla büyütmek. Onu bu kez o evden çıkarıp sokaklara salmak… Belki bütünlüklü bir senaryo bu hikâyenin devamında kendiliğinden ışıyıverir. Edebiyat dairesinde kalarak düşünmek ile yazının sinematografisi üzerine kafa patlatmak ayrı disiplinler olduğu için şimdilik öncelik yazıda…

figenşakacı4 figenşakacı3

Bitirgen – Bir Uzun Hikaye / Yazarı: Figen Şakacı / Everest Yayınları / Yayına Hazırlayan: Çiğdem Su / Kapak Tasarım: Utku Lomlu / Kapak Resmi: Coka / 1.Basım Mart 2011/ 94 Sayfa

Figen Şakacı; 1971 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. 1989 yılında Güneş gazetesinde gazeteciliğe başladı. Çeşitli gazete ve dergilerde muhabirlik ve köşe yazarlığı yaptı. İş Bankası Kültür Yayınları tarafından ‘Her Doğum Bir Mucizedir’ ve ‘Mizah Zekanın Zekatıdır’ adlı iki nehir söyleşi kitabı yayınlandı.  Halen, televizyon için senaryo yazarlığı yapıyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.