‘Büyümek kederli bir mesele.’

 

“Kulağıma durmadan yürü diye fısıldayan, gittikçe uğultuya dönüşen, menşei belirsiz bir ses çalınıyordu. Gökyüzü pusunu üzerime kusuyor, beni yutmaya yelteniyordu. Boyun eğmek, geri dönmek yoktu. Yolu bir çaprazına, bir dikine dilimledim. Sonunda bitap düşüp bir merdivenin başında durdum. Çöksem olduğum yerde uyuyacak, soğuğun ikide bir dürten dikenli ellerinde yığılıp kalacaktım. Artık bir evim yoktu ama bir okulum vardı. Ailemi yeni arkadaşlarımdan kuracak, atanmışlarla değil, seçilmişlerle mutlu mesut yaşayacaktım. Figen Şakacı, doksanlı yıllarda üniversiteye başlayan Hayriye’nin kırklı yaşlara kadar yaşadıklarını anlatıyor. Pala Hayriye, neşeli, meydan okuyan, direnen bir kadının hikâyesi… Figen Şakacı, Bitirgen’le başladığı büyüme hikâyesine Pala Hayriye’yle devam ediyor.”

‘Hikâyeden anladığım tek şey, en heyecanlı yerine bodoslama dalmaktan, yüzüstü düşünce üstümü başımı silkeleyip yoluma devam etmekten ibaret…’ Hayriye’yi anlatan bir cümle seçtim kitabınızdan, onun müzmin kederli, ama bir o kadar da şen şakrak girişken halini bana açıkladınız…
Seçtiğiniz bu tarif Hayriye’nin ilk gençlik zamanlarına denk geliyor. Ama yaşı ilerledikçe daha temkinli, daha akılla hareket eden biri mi oluyor, hayır. Büyümenin doğasında var olan deneyimleme, tekrar ederek öğrenme, o tekrarlardan ders çıkarma, hayatı koşarak değil de daha yavaş adımlama gibi bilgilere vakıf olana dek bir hayli yoruluyor. Müzmin kederlilik mevzuunu da buna bağlayabilirim. Büyümek zaten başlı başına kederli bir mesele. Siz büyürken kamburunuz da büyür. Daha dik durmak için hayata yamuk bakıyor Hayriye, neşeyle sağaltıyor kederini. Yine de ben Hayriye için şen şakrak diyemem ama diyene de mani olmam.

90’larda genç olanların iyi bildiği bir kantin sohbeti malzemesiydi, ailemizi seçemezdik ama arkadaşlarımızı seçebilirdik…‘Ailemi yeni arkadaşlarımdan kuracak, atanmışlarla değil seçilmişlerle mutlu mesut yaşayacaktım.’ diye anlatıyor Hayriye de… ‘Pala Hayriye’ deki gibi, bir kurulup bir dağılan arkadaş evlerine, kantinlerden miting alanlarına kurulan arkadaşlık zincirlerine baktığınızda,  bu gençliğe özgü arkadaşlık dayanışması hakkında ne söyleyebilirsiniz? Hayat boyu yaşayacağımız ilişkiler ağının ilk provası denebilir mi?
Hayriye’nin içinde bulunduğu arkadaş çevresi battaniye altına girmek kadar sıcak ve korunaklı. Zamanla o battaniye üzerinden kalkınca haliyle üşüdü, bir köşeye büzüldü kaldı. Özal liberalizminin bireyselliği yücelttiği bir zamanda birlikte var olabilmenin, birlikte eylemenin, yan yana durabilmenin hazzını tattı. Fakat hiçbir yere ait olamayışı, kendini bu dünyada bir çöpsüz üzüm tanesi gibi algılayışı da ayağına dolandı hep. Birlikte büyüdüğünüz, aynı hataları yaptığınız, birbirinize çeki düzen vere vere yürüdüğünüz arkadaşlarla da yollar ayrılır bir gün… Sizi bir arada tutan bağlar gevşer. Arkadaşlığın bir ömürlük mü bir dönemlik mi olduğunu zaman içinde yaptığınız seçimler belirler.

1A 1B

Hayriye’nin hayata katılmasıyla solculuğa ‘bulaşması’ da aynı zamanda gerçekleşiyor. Kendiliğinden bir ‘kadın’ bilincine sahip, zeki bir kız dolayısıyla ‘örgüt’ kafasına sığmıyor. Ama belki de tüm bunların sonucunda da kırklarına vardığında birçok solcudan daha fazla ‘temiz’ kalmış durumda…  Allahtan Gezi Direnişi yaşandı da bağımsız kalabilen insanların da ‘direnişçi’ olabileceği görüldü. Siz Hayriye’nin gençliğinden bugüne, vicdani nedenlerle sisteme direnen gençler hakkında neler söylersiniz?
Hayriye’nin içinden çıktığı geleneksel aile modelinden bir başka “aile”ye geçmesi kolay olamazdı. Örgütlü arkadaşlarının diline yabancılaşması, o zamana kadar okuduklarıyla önüne konulanların farklılığı, kişiliğinin sağlam temellere oturması için edinmesi gereken dünya görüşü öyle hemencecik olacak şey değildi. Bir çatı altında yerini yadırgamadan durabilecek bir karakter de değil Hayriye. Belki bunu başarabilseydi bu kadar çok savrulmazdı. Dolayısıyla onun tek başınalığının daha “temiz” olduğuna katılırsam o zamanın (ve tabii bugünün de) tüm örgütlü yapılarına ayıp etmiş olurum. Ama Figen olarak şunu diyebilirim; en küçük birimden en geniş çaplı yapılanmalara kadar sizin benliğinizi, bireyselliğinizi silikleştirecek kadar içinde iktidar, güç ilişkisi barındıran, bağımsız düşünmeyi engelleyen, doğasında demokratlık taşımayan herhangi bir örgütten iyi bir eylemci de çıkmaz, sağlam fikirli kişiler de… Gezi’deki gençlere bakınca hayranlık duyduğum şeylerden biri de buydu, tek tek kendilerini temsilen gittiler, orada çoğaldılar, kimsenin gazına gelmediler. Devletin gazına da aslanlar gibi direndiler. Bu uğurda kurban verdiklerimiz de kalbimize taş gibi oturdu.

‘Pala Hayriye’ 90’larda genç olmakla, genç bir kadın olmakla ilgili çok şey söylüyor. Dönemin ruhunu ve atmosferini çok başarılı bir biçimde kurduğunuzu söylemeliyiz. Siz 90’ları nasıl hatırlıyorsunuz?
Biz çocukken abilerimizi, ablalarımızı, babalarımızı, kardeşlerimizi öldürdüler. Biz çocukken Kenan Evren televizyonlardan sırıtıyor, paşalar tam tekmil yanında idam mangası halinde boy gösteriyordu. Bitirgen 80’lerde büyüklerine niye bu adamlar gençleri öldürüyor diye soruyor, kimseden doğru dürüst bir cevap alamıyordu. Hayriye o sorunun cevabını 90’larda buldu. Acı bir bilgiydi bu, yas demekti, suçluluk demekti. Bu duygularla başa çıkmak için bir şeyler yapmak lazımdı, ama nasıl, kimle? Herkes kendince bir yol yordam aradı. 90’lar aynı zamanda faili meçhul diye dilimize dolanan ama faillerin devlet katında ağırlandığı bir dönem demekti. İletişim ağının bu kadar yaygın olmadığı, cep telefonundan, internetten mahrum olduğumuz o dönem TRT sofraya ne koyarsa onu yiyorduk. Sağlam bir ahlakla var olmak, varoluşumuza bir anlam katmak için didinip durduk, 90’lara edebiyat dairesi içinden bakmayı, biraz da bu yıpranma payına dikkat çekmek, yitirdiklerimize selam durmak için seçtim.

2A 2B

80’ler ve 90’ların başı feminist hareketin geliştiği yıllardı ve sol çevrelerdeki kadın tahakkümü de yeni yeni eleştirilir olmuştu. Hayriye’nin erkeklerle ilişkisindeki problem, biraz da dönemin solcu – entelektüel erkek prototipi ile mi ilgiliydi?
Bilgiyi değnek gibi kullanan herkesten nasibini alıyor Hayriye… Bunu belli bir çevreye teşmil etmeye gerek yok. Bilgiyle kurulan “iktidar” ve oradan doğru oluşturulan güç ilişkisi bir süre sonra farenin üfleye üfleye kulak kemirmesi gibi hissettirmeden eksiltir sizi. Hele bir de karşınızdakinin kalbine, iyiliğine değil de aklına-fikrine gönlünüzü kaptırmışsanız farkında olmadan başkalarına hizalanır, onlar gibi düşüneceğim diye kendinize ait olanı bulup çıkarma refleksinizi, biricikliğinizi yitirirsiniz. Zihinsel olarak sizi besleyen o “bilgi” giderek entelektüel faşizmin kucağına oturtur, hayatı deneyimleme becerinizin önünü keser. Doz aşımına uğramış hayranlık iki taraflı da tehlikelidir. Birine şekil-şemal vermeye, terbiye etmeye, kendi ahlâkını dayatmaya yönelik her ilişkinin içinde bir öğreten adam ya da kadın vardır mutlaka. Ne demişti canım Ingeborg Bachmann; “Faşizm, atılan ilk bombalarla başlamaz, her gazetede üzerine bir şeyler yazılabilecek olan terörle de başlamaz. Faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar…”

Kütüphanesi olmayan evlerde büyümekten bahsediyor kahramanınız… Büyürken evde kitap görmediyseniz, yol yordam gösterecek birini tanımadıysanız gerçekten de gençliğiniz açık kapamakla geçer. Sizin serüveniniz nasıldı? Kendi kütüphanenizi nasıl kurdunuz?
Çocukken bakkaldan, fırından artan para üstleriyle, üniversite yıllarında tanıdık sahafların cömertliğiyle, Beyazıt’ta tezgâh açan kitapçı arkadaşlarla bir demlik çay ve muhabbet sonrasında, giderek elim her para gördüğünde yavaş yavaş bir kütüphanem oldu benim de. Karşımda boy boy duran kitaplarımla göz göze gelip yazmanın hazzına vardım nihayetinde.

3A 3B

Hayriye, eğitimini gördüğü gazetecilik mesleğinde tutunmaya çalışırken frene basıyor, daha ileri gitmek istemiyor. ‘Kimseye herhangi bir olayın arka planını iletmeyeceğim, kimseyi hiçbir şeyden haberdar etmeyeceğim som sözcükler, okuyanı hayal evime davet edeceğim cezbeli cümleler arıyorum.’ Gazetecilik yapan, yapmak zorunda kalan edebiyatçı için bir cendere olsa gerek bu… Neler düşünüyorsunuz, siz nasıl geçirdiniz gazetecilik dönemlerinizi, kitabın diliyle söylersek, ‘dildeki bülten pası’ nasıl kazınır?
Aktaran değil anlatan olmaya başladığınızda zaten dil o bülten pasını kendiliğinden kusar. Gazetecilik yapmak zorunda kalan edebiyatçı olmadım ben hiç. Edebiyata ilgi duyan, ehil bir okur olmaya çabalayan bir muhabirdim. Gazeteciliğin gerektirdiği aşırı doz sosyallik yerine yazmanın yalnızlığına kaçtım. Benim gazetecilik yaptığım 90’lı yıllar zaten acılarla doluydu. Metin Göktepe’yi döve döve öldürdüler, Uğur Mumcu’yu evinin, ailesinin gözü önünde yok ettiler, Özgür Gündem gazetesini bombaladılar, birçok çalışanı “faili meçhul” yalanıyla ortadan kaldırdılar. Böyle bir dönemde illa da gazetecilik yapacağım, gerçeği halka bildireceğim diyebilen, parmakla sayılacak kadar az haysiyetli gazeteci kaldı bugüne… Ben gemiden kendini erken atanlardanım.

İki kitabınız da büyümekten bahsediyor. ‘Ne zaman ki her şeyden korkmaya başladım, büyüdüğümü anladım’ diyorsanız, bunun insanın cesaretini kıran ve korkutan yanları hakkında neler söylersiniz?
Büyümek insanın kendini oldurma uğraşı. Olma’yı burada olgunlaşma; insanın özündeki çekirdeği tanıması, ona alışması, içine yerleşmesi, bu dünyadaki yerini daha az yadırgaması olarak ele alıyorum. Yoksa ham geldik, ham gideceğiz. Arada yaşlanacağız, yavaşlayacağız belki ama ne kadar büyüdüğümüzü hiç bilemeyeceğiz. Sobayı görünce elini saklamayı, muz kabuğunu teğet geçerek yürümeyi öğreniyoruz zamanla. Deneyimleyerek yaşamaktansa, denediklerinden derlediğin bilgilerle durup bakıyor, ben bu filmi görmüştüm diyorsun, hata yapmaktan korkuyorsun falan… Bunlar iyi güzel de büyüdükçe daha ürkek, daha endişeli, daha korunaklı da oluyorsun.  Yüzüne sası bir ifade oturuyor, şaşırmayı unutuyorsun, tepkilerini törpülüyorsun, tahammülün azalıyor her şeye, uzun cümlelerin arasına bıçak saplar gibi giriyor, ilk tanışmalarda kendini anlatmak yerine hemencecik anlaşılmayı bekliyorsun. Doğrusu büyüdük diye bu hallere bürünmeyi daha hazmedemedim ben. Varsın oturaklı, hanım hanımcık, tartımlı, olgun bir kadın diyeceklerine, şu yaşına geldi hâlâ biraz delibozuk desinler, razıyım.

4A 4B

Hayriye ‘başarısız’ bir kadın mı? Onu başarısız sayarsak kadınlığın bu ülkedeki çıkmazından mı söz etmek durumundayız?
İnsan kendini durup dururken başarılı ya da başarısız hissetmez.  Dışardan gelen olumlu ya da olumsuz tepkilere göre şekil alır hissiyatı. En vahimi de onaylandığınız kadar başarılı, yerildiğiniz kadar başarısız olduğunuza kendinizi de inandırmanızdır. Çünkü toplumsal bir varlık olarak insanın başarılı olup olmadığını belirleyen kriterler, Kopenhag kriterlerinden beterdir maalesef. İyi bir iş, prestijli bir kariyer, evli- mutlaka çocuklu, evi-arabası, kenarda köşede dünyalığı hazır, her şey hakkında en az üç cümle laf edecek kadar okumuş, aktüaliteye, siyasete malumatfuruşluk edecek kadar aşina, organik beslenen, toplu halde seyahat eden kişi olmak gibi bin türlü özelliği barındırıyor başarılı insanın günümüzdeki tanımı. Hal böyle olunca Hayriye elbette “başarısız”. Ama o da evlilik çatısı altında birbirlerine esir olmuş, aman düzenim bozulmasın, yaşlandığımda refakatçim bulunsun diye düşünerek ilişki yürütenlere, dışarıya “mutlu çift” pozları verenlere başarılı insanlar diyemiyor. Çocuklarını “annecim- annecim” diye seven kadınlara ne kadar mesafeliyse, sevemeyen, bağlanamayan ama çelik çomak gibi kadınların duygularıyla oynayan erkeklere de o kadar mesafeli ve haliyle yalnız bir kadın Hayriye. Yalnız olunca da; ona birilerini yamamaya çalışanların zevzekliklerine maruz kalıyor. Oysa Hayriye kocalarını sponsor, karılarını kol düğmesi gibi kullanmayan evlilikler, birbirlerini geleceğe yatırım olarak görmeyen ilişkiler, akılla değil kalple bağlanmaya inanan aş(ı)klar görseydi etrafında öyle ağzını yüzünü eğmez, midesine de kramplar girmezdi ya da herhangi bir kurumda uslu uslu çalışsa, kendini eşelemeyi bıraksa, etrafına yabani gibi bakmasa, genele uyumlansa o zaman daha mı “başarılı” olurdu, bu sorunun cevabını da okurlara bırakmak daha iyi olacak galiba.

‘Bitirgen’in ironisi hafızalarda duruyor. Ama ‘Pala Hayriye’ enikonu komik bir kitap. Bunca acı hikâyeye, hüzünlü sonlara rağmen kahkaha attıran satırlar var kitapta. Bu mizahi ton, sizin yazarlığınızın bir parçası olmaya devam edecek mi? Yoksa Hayriye böyle deli dolu anlatılmalıydı da ondan mı?
“Güldürürken düşündüreyim” niyetiyle yazmadım ki bu kitabı. Bitirgen de kendiliğinden öyle oldu. Bir mizahi tonum varsa karakter özelliğimdendir, yazarken elimden, dilimden kaçıveriyor demek ki.

Pala Hayriye / Yazar: Figen Şakacı / Türkçe Edebiyat / İletişim Yayınları / Kapak Bilgisi: Felicia Simion, “Chasing Pavements” / Editör: Levent Cantek / Kapak: Suat Aysu / Uygulama: Hüsnü Abbas / Düzelti: Birhan Koçak / 1. baskı – Nisan 2014 / 175 Sayfa

Figen Şakacı; 1971 İstanbul doğumlu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. 1989 yılında gazeteciliğe başladı, çeşitli gazete ve dergilerde muhabirlik, köşe yazarlığı yaptı. İş Bankası Kültür Yayınları’ndan Her Doğum Bir Mucizedir ve Mizah Zekânın Zekâtıdır adlı iki nehir söyleşi kitabı yayımlandı. Üçleme olarak tasarladığı roman serisinin ilk kitabı Bitirgen 2011’de Everest Yayınları’ndan çıktı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.