Fikir Fabrikası – John Gertner

 

“AT & T’nin resmi Ar-Ge bölümü olan Bell Laboratuvarları, 1920’lerdeki kuruluşundan 1980’lerdeki düşüşüne kadar yeni fikirlerin oluşumu için dünyadaki belki de en iyi laboratuvardı. Transistörden lazere, dijital iletişimlerden kablosuz telefona kadar Bell Laboratuvarları’nın modern hayatı etkilemediği bir yanını bulmak oldukça zor. Peki neden bunca çığır açıcı fikir Bell Laboratuvarları’ndan çıktı? Jon Gertner, Fikir Fabrikası’nda 20. yüzyılın en önemli icatlarının ortaya çıkışını inceleyerek, Amerikan tarihinin sürükleyici ve henüz anlatılmamış bir bölümünü okurla paylaşıyor. Bu hikâyenin merkezinde, kariyerlerini Bell Laboratuvarları’nda geçiren oldukça zeki ve tuhaf küçük bir grup adamın yani Mervin Kelly, Bill Shockley, Claude Shannon, John Pierce ve Bill Baker’ın hayatı ve çalışmaları yer alıyor. Bu adamların işi iletişimin geleceğini araştırmak ve geliştirmekti. Küçük kasabalarda büyüyen ve çocukken edindikleri küçük uğraşlarla bilime yönelen bu garip adamlar, Bell Laboratuvarları’nın tepeden inme emirlerle yürüyen kasvetli bir katedral olduğu düşüncesini adeta yalanlıyordu. Gertner, Bell Laboratuvarları’ndaki icatların ortaya çıkmasını sağlayan simyayı mercek altına alırken, bilim, ticaret ve toplum arasındaki bağlantılar hakkında da ipuçları sunuyor. Yazar, genç yeteneklerin nasıl işe alınıp gelişimlerinin nasıl sağlanacağı, birbirlerinden farklı elemanların ne şekilde düzenlenip onlara hangi şartlarda önderlik edileceği, bilimsel bir keşfi piyasaya sürülebilir bir ürüne dönüştürüp, bu ürünün nasıl daha iyi, daha ucuz ya da hem daha iyi hem daha ucuz üretilebileceğiyle ilgili önemli hususları gözler önüne seriyor. Keşfetme hırsının bir felseye dönüştüğü günümüzde Bell Laboratuvarları, teknolojik yeniliklerin ortaya koyduğu engel ve çözümleri daha iyi anlayabilmemiz için bir yol sunuyor. Sonuçta, Bell Laboratuvarları yeniliğin yönetiminin temelini oluşturulan fikirlerin doğduğu yer. Fikir Fabrikası, modern iletişimin ve bilgi çağının ortaya çıkışının hikâyesi; kendilerine zaman, yer, para ve birbirlerine erişim olanakları sunulan ve böylelikle dünyayı yeni bir boyuta taşıyan olağanüstü adamların öyküsü.” Fikir Fabrikası’ndan İnsan ve Makine başlıklı bölümü yayımlıyoruz.

İnsan ve Makine

 

Shannon, Bell Laboratuvarları’ndaki kariyerinin başlangıcında işvereninin sistemini – özellikle arayanları otomatik olarak aradıkları kişiye bağlayan devasa röle ve anahtar dizilimini – bir iletişim ağından daha fazlası olarak algılamıştı. Sistemi, toplumu değiştiren ve düzenleyen devasa bir bilgisayar olarak görüyordu. Bu fikir henüz yaygın değildi, ancak Shockley de zamanla bu fikri benimseyecekti. Shannon’un ifadesiyle, sistem ve otomatik anahtar mekanizmaları “çok karmaşık bir makinenin oldukça güzel bir örneğiydi. Bu, pek çok yönden insanoğlunun yapmaya çalıştığı en karmaşık makineydi ve yine pek çok yönden de en güvenilir olanıydı.” Shannon telefon sisteminin verimli ve geniş kapsamlı olması için tasarlanmış, ancak derin düşünme kapasitesinden yoksun yapısını da ilgi çekici buluyordu. Aramaları iletirken çok basit pek çok görevi tekrar tekrar yapıyordu. Ancak, Shannon başka makinelerin de tam tersi bir amaç için inşa edilebileceğini biliyordu, bu yüzden geniş kapsamlı olmayan ama derin düşünebilen makineler yaratmanın yolları hakkında fikir yürütmeye başladı. Shannon, bilişim kuramı yayımlandıktan hemen sonra satranç üzerine bir bilgisayar programı ve bir bilimsel makale üzerinde çalışmaya başladı. “Çok iyi bir satranççıydı,” diyordu meslektaşı Brock McMillan Shannon hakkında. “Hepimizi yerle bir ederdi.” Ancak, iletişim üzerine çalışan bir endüstriyel laboratuvarda satrançla ilgili araştırmalar yapmak çok da anlamlı görünmüyordu. Shannon, Betty ile taşındığı New Jersey, Morriston’da bir radyo röportajı için hazırlanırken, kendisine sorulan sorulara kısa cevaplar çiziktirdi:

Soru: Doktor Shannon, iletişim alanında analiz yapmak dışında başka ilgileriniz de var ama, değil mi? Siz ve satranç oynayabilen bir makinede bahseden bir Scientific American dergisi makalesi okudum sanırım, doğru mu? Laboratuvar satrançla ilgileniyor olamaz herhalde?

Shannon: Hayır, ancak hesap yapabilen makinelerle ilgileniyorlar. Bu makineler karmaşık problemleri birkaç dakikada çözebiliyor.

Soru: Peki satrancın tüm bunlarla alakası nedir?

Shannon: Hesaplamalar yaptığımız makineler aracılığıyla ne yapabileceğimizle ilgili bir test.

Soru: Bahsettiğiniz özellikte satranç oynayabilen bir makine mükemmel şekilde satranç oynayabilir mi?

Shannon: Hayır, insanların yaptığı aynı hataları yapabilir…

Soru: Bu makinelerin ‘düşünme’ yetisi olduğunu söyleyebilir miyiz?

Shannon: ‘Düşünmeyi’ nasıl tanımladığınıza bağlı, makinelerin hafızası olabilir ve karar verebilirler, ancak tüm bunların makineye programlanması gerekir.

Soru: Telefon şirketi ne gibi işler için bilgisayar kullanacak?

Shannon: Telefon santralinin kendisi bir tür bilgisayar aslında.

O zamanlar Shannon henüz bir makine yapmamıştı. Dönemin en basit bilgisayarları bile çok yer kaplıyordu ve karmaşıktı. O yüzden satranç oynamak gibi “basit bir sorunu” çözmek için bir bilgisayar yapmanın fazla pahalı olacağını itiraf etti. Satrancın basit bir sorun olduğunu düşünüyor olması pek de olası değildi, zaten kısa süre sonra da ilkel bir satranç bilgisayarı inşa etti. Shannon’un konu üzerine yazdığı ve Scientific American’ın uyarlayarak yayınladığı ilk makale, aynı zamanda satranç programlanması üzerine yazılan ilk yazıydı. Kriptografi ve bilişim üzerine yaptığı çalışmalarda olduğu gibi, felsefi ve matematiksel öğeleri birleştiriyor ve satranç makinesinin maksadını açıklarken bir yandan da makinenin olası mekanizmalarıyla ilgili mantıksal teoriyi açıklıyordu. Bir de, alışılmadık bir özelliği vardı makalenin: 1949’lar için oldukça radikal bir şeymiş gibi gözüken bilgisayarla satranç oynama eyleminin ne anlama geldiğinin açıklaması. “Bu sorunun tatmin edici açıklamasının benzer tabiatta ancak daha önemli başka soruları cevaplamaya başlamamız yolunda bir basamak olmasını umuyorum.” Başka bir deyişle, bir bilgisayarın satranç oynamasını sağlayabiliyorsanız, bilgisayarın telefon çağrılarını yönlendirmesini, bir yazıyı bir dilden başka bir dile çevirmesini ya da askeri alanda stratejik kararlar verebilmesini de sağlayabilirdiniz. Yani Shannon’un deyimiyle, “bir melodiyi düzenleme kapasitesine sahip” ya da “mantıksal çıkarımlar yapma kapasitesine sahip” bir bilgisayar üretebilirdiniz. Bu makineler hem kullanışlı hem de ekonomik olabilirdi Shannon’a göre ve belirli otomatik vazifeleri insanlardan devralabilirdi.

Şüphesiz ki satranç programıyla ilgili bu açıklamalar, bazı araştırmacıların iletişim konusundan çok uzaklaştığından endişelenen patronlarını yatıştıracaktı. Fakat denetlenme endişesi Bell Laboratuvarları’nda yer edinmeye başladı: Ya hükümet yetkilileri, telefon tekelinin müşterilerinin paralarını oyun meraklısı tuhaf bir adamın araştırmalarına kaynak sağlamak için kullandığını farkederse? Shannon kırıntı olarak nitelendirilebilecek kadar geçerli bir sebep sunuyordu sadece. Satranç oynayan bilgisayar gibi makineler inşa etmek, Shannon’a göre, “akıl almaz oranda zaman ve para israfı olabilir, ancak bilim tarihi basit merakların değerli sonuçlar doğurduğunu göstermiştir”. Brock McMillan Shannon için, “Fikirlerini hiçbir zaman kabul ettirmek için tartışmazdı. Eğer insanlar fikirlerine inanmıyorsa, o da bu insanları görmezden gelirdi,” diyordu.

“Claude gibi bir adama Noel’de ne hediye alabilirdiniz ki?” diye soruyordu eşi Betty. “Motorla çalışan maketler monte etmeyi severdi, ben de ona bulabildiğim en büyük montaj setini aldım, fiyatı da 50 dolardı.” Önceleri Shannon tüm gece uyumayıp küçük makineler inşa etmeye başladı. “Evde dolaşan küçük bir kaplumbağa inşa etti,” diye anlattı Betty. “Kaplumbağa bir şeye çarpar, geriler ve başka yöne yürürdü. Daha sonra da fareyi inşa etti.” Farenin ismi Theseus’tu. Ahşaptan, bakır tel bıyıkları olan ufak bir objeydi ve yine Shannon’un inşa ettiği labirentteki elektronik “peynir” parçasını arayabiliyordu. Theseus ismini yarı insan-yarı boğa bir canavarın bekçilik yaptığı labirentten çıkmayı başaran Yunan kahramanından almıştı.

Shannon evde Theseus üzerinde tıpkı bilişim üzerine yazdığı makale gibi çalışmaya devam etti. Bu yüzden Laboratuvar’a fareyi getirdiğinde neredeyse tüm Laboratuvar personeli için bu tam bir sürpriz oldu. Ancak, fare Shannon’un inşa ettiği labirent kadar zeki değildi; labirent küçük bir mutfak tezgahı büyüklüğündeydi ve Shannon labirentin yapısını kolayca değiştirilebilsin diye duvarlara kaygan aluminyum plakalar yerleştirmişti.  “Faremin labirentin altındaki bir elektro-mıknatısla hareket ettirilebilecek bir blok mıknatıs olmasına karar verdim,” diye açıkladı Shannon. “Üzerine fareyi andıran bir dış kaplama geçirilmiş olan mıknatıs döndürülebiliyordu ve labirentin duvarına çarptığında bilgisayar devresine sinyal gönderebiliyordu. Bilgisayar da fareyi başka bir yöne yönlendiriyordu.”

Labirentteki ilk denemesinde fareyi izlemek çok da nefes kesici değildi. Theseus  labirentin içinde bir duvara çarpana kadar yavaşça ilerliyordu, sonra bir duvara çarpıyor ve açık bir yol bulana kadar denemeye devam ediyordu. Hızlı hareket etmiyordu. Ancak, sonunda doğru yolu bulmak konusunda da hata yapmıyordu. Theseus’la ilgili ilginç olan şey, labirentteki aluminyuma göre başarıyla bir yol belirlemesi değildi. İlginç olan, Theseus’un (daha doğrusu labirentin zemininin altındaki rölelerin) Theseus labirent içinde ilerlerken bilgi edinebilmesi ve duvarların yerleri ile rotaları hatırlayarak kuzeye, güneye, doğuya ya da batıya dönmenin mantıklı olacağını bilebilmesiydi. Bu yüzden, ikinci denemesinde Theseus labirentin merkezine 15 saniye kadar kısa bir sürede ulaşmayı başardı. Ya da Shannon Theseus’u eline alıp labirentin herhangi bir yerine koyduğunda yolunu bulabildi.

Laboratuvar’daki araştırmacılar arasında Theseus oldukça popüler olmuştu. Hukuk departmanı çok da heyecanlı değildi, çünkü Shannon’un cihazın devresi için aldığı patenti değerli bulmuyorlardı. Sonuçta burası bir iletişim şirketiydi ve bu şirketin yapabildiklerini hükümet telekomünikasyon alanına sınırlıyordu. Ancak tüm şikâyetler bir yana, Theseus bilişim kuramının yapamadığı bir şekilde Shannon’a ün kazandırdığı için Laboratuvar’a adeta bir armağan gibiydi. Laboratuvar, fare ve labirent için kısa bir film çekti ve filmde iki dirhem bir çekirdek  Shannon samimi, orta batılı haliyle anlatıcılık yaptı. Kısa bir süre sonra Time dergisi kapılarını çaldı. “Fare Theseus Yunanlı Theseus’tan çok daha zeki” diye yazdı dergi muhabiri: “Yunanlı Theseus hafızasına güvenemeyerek labirentteki yolunu hatırlayabilmek için bir makara ip kullanmıştı.” Bu gözlem Shannon’un bir gün makinelerin insanlardan daha akıllı olacağına dair sezgisini büyük ölçüde destekliyordu. Shannon zaman zaman insan beynini düşünür ve milyarlarca sinir hücresinin taklit edilemez işleme gücünü hayal ederdi. Ancak, makinelerin hesap ve mantıksal işlemler yaparken ve sayıları hafızada saklarkenki hızı ve doğruluğu yakında insanları geride bırakacaktı. Sadece biraz zaman geçmesi gerekiyordu. Çoğu zaman Shannon makinelerin tarafını tuttuğunu söylüyordu.

Shannon 1952’de Time’daki makale yayınlanmadan çok sevdiği bir lise öğretmeni olan Irene Angus’a bir mektupta, “Keşke doğuya gelebilseniz de size Murray Hill’deki güzel ve yeni laboratuvarlarımızı ve yapım aşamasındaki bilimsel gelişmeleri gösterebilsem,” diye yazdı. “Yapılan en önemli çalışma, vakum tüpüyle yarışan küçük germanyum bir cihaz olan transistör. Bu cihazın son 50 yılın en önemli icadı olduğu kanısındayım. Üretim hatalarının kalan son bir kaçı çözülüp seri üretime geçilir geçilmez, bugün sadece hayalini kurabildiğimiz elektronik cihazlar gerçeğe dönüşecek.” Shannon, Time’ın konu ettiği elektronik farenin, “bir makinenin deneme yanılma yoluyla bir soruyu çözüp çözümünü aklında tutabildiğini canlı olarak gösterebilecek bir cihaz” olduğunu anlattı öğretmenine. En büyük hayalinin gerçekten düşünen, öğrenen ve insanlarla iletişim kurabilen bir makine yapmaya çalışmak olduğunu da açıkladı.

Ve şunu ekledi; “Şu anda kendi kendini tamir edebilen bir makine tasarlamaya çalışıyorum”

1950’lerin başında dünyanın her tarafındaki hayranları Shannon’u aramaya başladı. Bell Laboratuvarları’ndaki kahinlerine bilgisayarlar, satranç ya da bilişim kuramı hakkında sorular sorarak ne düşündüklerini ve neden öyle düşündüklerini anlamaya çalıştılar. Resmi kanallardan da pek çok talep geliyordu: 1950’de, düzenli olarak yaptığı Avrupa gezilerinden biri için Londra’da olan Mervin Kelly, Murray Hill’deki Ralph Bown’a mektup yazarak Imperial College of Science and Engineering’in Shannon’un onları ziyaret etmesi üzerinde ısrarla durduğunu bildirdi. “Shannon’un merkezde yer alacağı bir İletişim Teorisi Konferansı düzenlemeye çalışıyorlar,” dedi Kelly. “Çalışmaları buradakileri çok etkilemiş.” Sonraki yıl, Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın (CIA) başındaki Walter Bedell Smith, Kelly ile irtibata geçerek kriptografi konusunda yardım istedi. “Şirketinizde çalışan ve bu alandaki en yetenekli bilim adamı olduğuna dair bilgi aldığımız Dr. Claude E. Shannon’un yardımına derhal ihtiyacımız var.”

Yine de Shannon’a gelen pek çok mektup akademisyenlerden, satranç meraklılarından ya da Theseus hakkında daha fazla bilgi almak isteyenlerdendi. Zaman zaman Shannon bu mektuplara cevap verirdi, ancak çoğunlukla mektupların ofisinde dosyaları ve çekmeceleri tepecikler halinde doldurmasına göz yumardı. Sık sık dünyadaki en önemli bilim adamlarından mektup alırdı. Ancak, kısa süre sonra mektuplar konusunda da isteğini kaybederdi. David Slepian’ın hatırladığına göre, Shannon bu mektupları “çok uzun süre cevaplamayı ertelediğim mektuplar” olarak adlandırdığı bir klasörde toplamıştı. Nadir de olsa mektubunu kenara koyduğu birine cevap yazarken Shannon, Bunu cevaplamakta bu kadar geciktiğim için özür dilerim, ancak… diye başlardı. Shannon bir mesajın parazitli bir kanalda bile neredeyse hiç bozulmadan iletilebileceğini söyleyen bilim adamının ta kendisinin bu konuda bir istisna teşkil ettiğini göremiyordu sanki. İletiler Claude Shannon’a ulaşıyordu. Ancak, daha ileriye gidemiyordu.

Bu arada, bilişim kuramı kitlelere yayılmaya hazırdı. 1953’te zamanın önde gelen bilim muhabirlerinden Fortune dergisinden Francis Bello, bilişim üzerine çalışmalara benzer bir alan olan makinelerin kumanda ve kontrolü üzerine teoriler üreten MIT matematikçisi Norbert Weiner’ın yanı sıra Shannon’un da bir biyografisini yayınladı. Weiner çalışmalarına Cybernetics ismini verdi. “Son beş yılda aynı derecede öneme sahip olduğu düşünülen yeni bir teori ortaya çıktı,” diye yazıyordu Bello. “Bu yeni teori henüz halka yayılmamış olsa da, iki isimle biliniyor; iletişim teorisi ve bilişim kuramı. Mevcut olan görkemli teorilerin yanında yerini alıp almayacağı sorusu ise, burada ve yurtdışındaki pek çok önemli laboratuvarda çözümleniyor.” Bello Shannon’un çalışmalarının bir sonuca yönelik olup olmadığını belirtmemişti ki zaten yönelik değildi. Laboratuvarda Shannon bilişim kuramının kodlama gibi çeşitli açıları üzerinde çalışmaya devam etmişti, ancak programlamaya giderek daha fazla ilgi duyuyordu. Fikirleri sık sık yapmakta olduğu makinelere işlenmiş oluyordu, bu makineler araştırma ya da eğlence için tasarlanmış olabiliyordu. Nasıl insanları bilginin anlamsız bir kelime olduğunu düşünmeye ittiyse, şimdi de insanları yapmakta olduğu cihazların daha derin bir önemi olduğunu düşünmeye itiyordu. Oyun oynanabilen makineler, “Önce ciddi bilimsel bir çalışmadan çok eğlenceli bir zaman geçirme aracı olarak görülebilir,” demişti, ama şunu da ekliyordu: “Bu gibi çalışmaların ciddi yanları ve önemli amaçları vardır, en az dört ya da beş üniversite ve araştırma laboratuvarında bu alanda projeler yapılmaya başlanmıştır.” Shannon kafasına göre inşa etmeye başladığı cihazların, örneğin sadece Roma rakamları ile hesap yapan THROBAC isimli büyük bir masa hesap makinesinin merak ya da espri anlayışından öte bir derinliği olup olmadığını pek söylemezdi. Çoğunlukla Bu inşa edilebilir mi? Nasıl inşa edilebilir? gibi sıradan sorulara cevap bulmak için yapıyordu çalışmalarını. Shannon’un kendi deyişiyle “makinelerin piri”,  uğraşlarının konusu üzerine şakacı bir yorum niteliğindeydi adeta. Bu makine tek bir düğmesi olan tahta bir kutuydu; kullanıcı düğme ile cihazı açtığında kutunun kapağı açılıyor, mekanik bir el çıkıyor, aşağıya uzanıp düğme ile cihazı kapatıyordu. Daha sonra el kutuya dönüyordu ve kapak kapanıyordu.

1950’lerde yaptığı konuşmalarda Shannon sadece otomatik makinelerle ilgilenmediğini sık sık söylüyordu. Makinelerin başka makinelerle (telefon santral sisteminde olduğu gibi) ya da makinelerin insan operatörlerle nasıl etkileşim kurduğuyla (satranç makinesinde olduğu gibi) ilgileniyordu. Bu ikinci örneğin ona psikolojik olarak ilginç gelen bir boyutu vardı: “Oyun oynayabilen makinelerin tasarımıyla ilgili araştırmaların, bize insan beyninin nasıl çalıştığıyla ilgili de bilgiler vermesini umuyoruz,” demişti. Shannon’un elektronik maceralarını çok yakından izleyen Bell Laboratuvarları’ndaki meslektaşları buna katılıyorlardı. Shannon’un o yıllarda yaptığı oyunlar ve makineler, sadece makinenin insanın karşısına rakip olarak konulduğu ortamlarda etkileşim şansları yaratmıyordu. Zaman zaman bu rakiplerin sadece birbirlerinden zeki olmasını değil, birbirlerini kandırmasını gerektiren karşılaşmalar oluyordu. (Ya da rakipler birbirleriyle alay ediyordu: Shannon’un bir oyun için yaptığı her hamleden sonra alaycı yorumlar yapan bir bilgisayarı vardı.) Bu oyunların pek çoğunda şüphelenmeyen oyuncu kaybediyor, oyunun yaratıcısı Shannon da kazanmış oluyordu.

Arkadaşı David Slepian Shannon’un yaptığı elektronik bir oyunun iki yönüyle farklı olduğunu hatırlıyor. Öncelikle bilgisayar yeni hamlesini hesaplamak için rastgele ve beklenmedik miktarda zaman harcaması için programlanmıştı, böylece rakibi olan insanda inanılmaz bir strateji belirliyormuş izlenimi yaratıyordu.  İkinci olarak, oyun tahtasının tasarımı o kadar kurnazca ve matematiksel olarak öylesine hassasiyetle hazırlanmıştı ki rakip, bilgisayarın taşlarını ilerletebileceği ekstra kareler olduğunu farkedemiyordu. “Bir taraftaki oyuncu oturduğu açıdan bir kenarın diğer kenardan daha küçük olduğunu farkedemiyordu,” diye anlattı Slepian. Slepian Shannon’un bilgisayarıyla çok kereler bu oyunları oynamıştı. Kazanamıyordu. Kimse kazanamıyordu. Bu da açıkça Shannon’un ilgisini çekiyor ve onu mutlu ediyordu. “Zekâsını şu şekilde tanımlayabilirim; eğer isteseydi dünyanın en iyi dolandırıcısı olabilirdi,” dedi Slepian.

1950’lerin başında Laboratuvar’da Shannon’un beraber öğle yemeği yemeyi özellikle istediği tek adam Michigan Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra Robert Millikan’ın altında Caltech’te doktorasını yapan ince ve uzun boylu David Hagelbarger’dı. Hagelbarger hep papyon takardı, çünkü Laboratuvar’ın makine atölyesinde çalışmayı severdi: Şöyle ki; papyon takmak, torna ya da matkap tezgahında çalışırken sallanan bir kravatın oluşturabileceği güvenlik riskini ortadan kaldırıyordu. Shannon’un ilgisini çeken şey, mekanik kabiliyetleriydi. Hagelbarger’in anlatımıyla, Shannon “öğlenleri birden bire gelirdi, resmi bir randevu almazdı”. Çoğunlukla ikili ciddi ya da gayriciddi fikirler hakkında konuşurdu. Hagelbarger de bu fikirlerden bazılarını ikisi için atölyede inşa ederdi ve böylece hayata geçirirdi. 1954’te Hagelbarger elektromekanik röleleri olan ve bir insanın bir madeni para üzerinde yazı mı tura mı tuttuğunu tahmin eden bir makine yapmıştı kendi kendine. İnsan rakibinin bir süre sonra belirli tahmin kalıpları doğrultusunda hareket edeceğini hesaba katan makine oyuncuyu oyunların %53’ünde yenebiliyordu – Bell Laboratuvarları yöneticilerinden Bob Lucky daha sonra bu başarı oranını “sadece şans eseri olsa 10 milyarda birden az olasılıkla görülecek bir başarı” sözleriyle nitelendirmişti. Arkadaşının makinesi Shannon’un nefesini kesmişti, bu yüzden o da kendisininkini yaptı. Shannon’unkinin daha küçük bir hafızası, ancak daha yüksek hesaplama hızı vardı. “Bu makinelerden hangisinin kazanacağına dair hatırı sayılır bir tartışma yaptıktan sonra bunu test etmeye karar verdik,” diye anlatıyordu Shannon. İki adam iki rakip makine arasında veri aktarımı yapacak ve iki makinenin puanlarını kaydedecek üçüncü bir “hakem makine” inşa ettiler. “Üç makineyi birbirine bağladık ve birkaç saat boyunca, izleyicilerin bahisleri ve tezahüratları eşliğinde birbirleriyle karşılaştılar,” dedi Shannon.

Bu Shannon’a göre ideal bir deneydi, çünkü oluşabilecek psikolojik ve teknolojik birleşimler onun için en uygun olan aralıktaydı. Makineler makinelerle (ve makinelere karşı), insanlar da makinelerle (ve makinelere karşı) çalışıyorlardı. Bir yüzyılın yarısı geride kalıyorken bile, bu yarışın bilgisayarların gelişimi için ne anlama geldiğini ve ne kadar önemli olduğunu söylemek zordu. Ancak, kesinlikle Shannon için bir şeyler ifade ediyor olmalıydı bu yarış. Makinesi 55’e 45’lik bir tahmin başarısıyla kazanmıştı. Bu zafer onu çok mutlu etti.

Bir makinenin Shannon’un ilgisini çekmesi için elektronik olması ya da karmaşık röle devrelerine sahip olması gerekmiyordu. Kendisi de estetik meraklısı birinin güzellikten hoşlanması gibi, hareketten hoşlandığını kabul ediyordu.

Betty bir ara ona tek tekerlekli bir sirk bisikleti aldı. Shannon kısa zamanda buna binmeyi öğrendi ve sonra kendi tek tekerlekli bisikletlerini yapmaya başladı; aletin kullanılabilmesi için tekerleğin en az hangi boyutta olması gerektiğini araştırdı. Bir akşam Morristown’daki evinde akşam yemeği yedikten sonra aniden üç topu elinde atıp tutarak çevirmeye başladı ve denemeleri kısa zamanda yaşadığı binada oturan çocukların desteğini kazandı. Shannon iki yeni hobisi olan tek tekerlekli bisiklete binmeyi ve top çevirmeyi Bell Laboratuvarları’ndayken de devam ettirmemek için bir sebep göremiyordu. Bu iki hobisini aynı anda geliştirmemesi için de bir sebep bulamadı. Özellikle binanın çok kalabalık olmadığı gece saatlerinde ofisindeyken, ara vererek uzun koridorlara çıkar ve bisikletine binerdi.  Gelen geçene, eğer top çevirmiyorsa dönüp selam verirdi. Top çeviriyorsa bu uğraşına fazla yoğunlaşmış olurdu. Daha sonra kendine bir yaylı baston aldı, koridorlarda bununla da gezmeye başladı.

Claude Shannon’un 1955’teki portresi işte böyleydi; ince uzun, nazik, yakışıklı ve kendini soyutlayan, çoğunlukla işe zamanında gitmeyen, satranç oynayan ya da onu eğlendiren makinelerle tüm gün ilgilenen, koridorları top çevirerek ya da yaylı bastonu üzerinde zıplayarak boylu boyunca dolaşan ve kendisi ya da merakları hakkında kimsenin ne düşündüğünü umursamayan bir adam. İlginç olanı yapardı. Ancak, bir sanatçının ruh hali ve hassasiyetine sahipti.

1956’da Shannon bir dönem MIT’te ziyaretçi profesör olarak görev yaptı. O ve Betty Cambridge’deki entelektüel hayatın getirdiği tiyatro oyunları, konserler, dersler, kitapçılar, kütüphaneler ve bunun gibi pek çok şey ile kendilerini aniden canlanmış hissettiler. “Üniversite hayatında tekdüzelik ve sıkıcılığın üstesinden gelen bir şeyler var. Yeni dersler, tatiller ve yeni akademik çalışmalar buradaki hayata çeşitlilik katıyor,” diyordu Shannon. Betty yıllar önce Manhattan’dan New Jersey banliyösüne taşındığına pişman olmuştu: “West Caddesinde’yken, öğle yemeği için çıktığımızda Village’a gider ya da bir kitapçıya girerdik. Murray Hill’deyse yemekhaneye gidip işimizin başına geri dönüyorduk.” Cambridge ona eski günleri hatırlatıyordu.

MIT’ye geldikten kısa süre sonra okul Shannon’a kalıcı bir iş teklif etti. Bell Laboratuvarları da karşı bir teklif yaparak Shannon’u can sıkıcı bir ikilemde bıraktı. Ekim ayında Laboratuvar’daki şefi Hendrik Bode’a bir mektup yazarak şöyle dedi: “Nihayet akademik hayata dönmeye karar verdim.” Tıpkı karmaşık bir denklemi çözen bir matematikçi gibi, Bode’a Bell Laboratuvarları’ndaki ve Cambridge’deki hayatı karşılaştıran bir ikilem sundu. “Bell Laboratuvarları personelinin akademik çevrelerle aynı rütbede olduğunu düşünüyorum. Bazı özellikleri sebebiyle Bell Laboratuvarları daha bile güçlü.” Ancak, üniversitenin entelektüel çeşitliliği ve uzun yaz tatilleri Shannon’un ilgisini daha fazla çekiyordu. “Laboratuvar’daki özgürlüğümün her zaman bana geçilmiş bir kıyak olduğunu düşündüm” dedi Bode’a. MIT’te “iş saatleri” sırasında özgür olmaksa daha az rastlanır bir şey gibi görünmüştü ona.

Kariyerinin bu noktasında Shannon daha az makale yayımlamaya başlamıştı. Belki de 1940’lardaki olağanüstü ritmini devam ettirmesi imkânsızdı. Aynı zamanda, aklında fikir fırtınaları kopsa da bunları yazmaya ilgisi daha sonra kendisinin de söylediği gibi azalmıştı. “Kutular dolusu bitmemiş makalemiz var,” derdi eşi Betty ziyaretçilerine. Shannon yıllar sonra, bu yarısı tamamlanmış makaleleri, “iyi sorunlar” başlığı atılmış fikir müsveddeleri ve matematiksel hesaplamaları ile arkada bırakacak ve bunlara iyi cevaplar bulmaya tenezzül edip etmediğiyle ilgili hiç ipucu vermeyecekti. Aile yaşamı Bell Laboratuvarları’ndan MIT’ye geçtikten sonra işinden daha önemli bir noktaya taşınmıştı. O ve Betty’nin üç çocuğu oldu. MIT’de ziyaretçi profesör olarak geçirdiği bir seneden sonra, Kaliforniya’daki Davranış Bilimleri’nde İleri Araştırmalar Merkezi’nde bir sene boyunca araştırma yaptı ve kariyerinin yeni safhası için Massachusetts’e döndü. Batıya uçmak yerine bir Volkswagen minibüs aldı ve ailesiyle birlikte yollara düştü.

Shannon’un eski Bell Laboratuvarları ofisindeki makineler ve cevaplanmamış mektup klasörleri paketlenerek Massachusett’e postalandı. “Tüm fayda ve olumsuzluklar eklendiğinde, Bell Laboratuvarları’nda çalışmak ve akademisyen olmak aşağı yukarı aynı,” diye yazmıştı Shannon Bode’a verdiği istifa mektubunda, “ancak Bell Laboratuvarları’nda 15 yıl çalıştıktan sonra kendimi biraz bayatlamış ve üretkenliği azalmış hissediyorum”. MIT’te tam olarak ne yapacağı açık değildi. İlk projesi bilişim, iletişim ve bilgisayar gibi farklı konularda öğrenci ve öğretim üyeleri için bir dizi ders organize etmekti. Bu arada Shannon Savunma Bakanlığı’nın kriptografi ve uluslararası iletişim şifrelerini kırma üzerine çalışan gizli bir departmanı olan Ulusal Güvenlik Ajansı ile de pek çok proje üzerine çalışmaktaydı. Ancak, yine de kişisel merakları üzerine düşme niyetindeydi. O ve Betty Massachusetts, Winchester’da göl kenarında büyük bir ev aldılar. Daha sonra Shannon Massachusetts Ulaşım Müdürlüğü’nden içine ocak, ranzalar ve katlanan masalar yerleştirdiği kusursuz bir kamp aracına dönüştürmek için bir otobüs satın aldı. Boş zamanlarında – tüm zamanı boş değil miydi? – roket gücüyle çalışan bir frizbi, benzinle çalışan bir yaylı baston ve yaptığı pek çok tek tekerlekli bisiklet ile deneyler yaptı. Bir yandan da topların ve çemberlerin mekanik figürler tarafından değil de gizli kablolarla kontrol edildiği karmaşık top çevirme makineleri inşa etti. Tüm bunlar olurken büyük evdeki bir odayı hiçbirinin gerçek olmadığı sonsuz bir odalar dizisi illüzyonu yaratması için aynalarla kaplamayı düşünüyordu.

“Çoğunlukla evde çalışırdı,” diyordu Betty onun için. Öğrencileri çoğu zaman araştırmaları üzerine tavsiye almak ama aynı zamanda yeni heyecanlarının neler olduğunu öğrenmek ya da inşa ettiği en yeni elektromekanik cihazları görmek için onu evinde ziyaret ederdi. Mektuplar bu arada gelmeye devam ediyordu; nadiren cevapladığı mektuplardı bunlar ve bazıları önemsiz bazıları da derin sorular içeriyordu. Konuşma yapması ya da ders vermesi için onu uzak yerlere çağıran davetler vardı ya da fahri doktora tebrikleri ve ödül mektupları. Bazen mektupları yazanlar yeni bir kitaba katkı yapmak isteyip istemediğini sorardı. Shannon da bazen daktiloyla yazdığı cevabı gönderirdi: “Ne yazık ki şu anda başka işlerin altında gömülmüş vaziyetteyim.” Shannon, matematikle ilgili mektuplardan çok hokkabazlık ile ilgili mektuplara cevap verirdi.

Başlarda Shannon Murray Hill’i sık sık ziyaret ederdi. Slepian ya da Hagelbarger gibi eski meslektaşlarıyla yeni fikirlerini tartışır, bazen onlarınkini dinler ve belki de bir ya da iki öneride bulunurdu. Shannon ve Bell Laboratuvarları’ndaki yöneticiler, Shannon’un yarı zamanlı bir çalışan olarak Laboratuvar’da kalması konusunda bir anlaşmaya vardılar. Bu yüzden de Shannon’un Bell Laboratuvarı’ndaki ofisi yerinde kaldı. Ancak, Murray Hill’e olan ziyaretleri giderek seyrekleşti ve sonunda hiç gelmez oldu. Shannon’un ofisi, kapısı her zaman kapalı ve isim levhası cilalı halde öylece duruyordu. Bell Laboratuvarları telefon defterinde de ismi vardı. Ofisini arayanlar çağrılarının Bell Laboratuvarları’nın sekreterlerinden birine yönlendirildiğini farkediyorlar ve “maalesef o gün Doktor Shannon’un ofiste olmadığını” öğreniyorlardı.

(…)

Çevirmen: Mehveş Draz

*Bu okuma parçası için Modus Kitap’a teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.