‘Kapitalist sistemin en büyük kumarhane olduğunu göremeyenlerin, milliyetçilik, muhafazakârlık ve dindarlıkla ilgili iddiaları sadece bir illüzyondur’

 

“Dünya bir dolu zavallı, zayıf insanla doluydu! Evet, Semra son zamanlarda, özellikle Talat’la ilişkisinin sonucunda, buna hükmetmişti. İnsanları iyi ya da kötü diye ayırmak yerine, zayıf ve güçlü diye ayırmak gerekiyordu. Doğru olanı, ilkeli olanı seçmek yerine kolaya kaçıyordu çoğu insan, özellikle erkekler… Çünkü bencildiler ve toplum bu bencilliklerini törpülemek yerine, cesaret veriyordu onlara. Daha bencil, daha vahşi, daha hayvani olabilmeleri için…” Gazeteci Kutlu Esendemir’in ifadesiyle; “Filiz Elasu, 1990′lı yılların şehirlerimizde, turistik beldelerimizde mantar gibi biten kumarhanelerini mekân olarak kullanırken, Melahat, Semra, Uğur ve Topal’la birlikte İstanbul’dan Marmaris’e uzanan bir yazın tanıklığına ortak ediyor bizi. Bu romanda, ilişkiler, seks, aşk, kumar, taciz, şiddet ekseninde bugünün Türkiye’sinin gündemini meşgul eden bir dolu konuyu gözden geçirecek, düşünecek, heyecanlanacak, hatta rahatsız olacaksınız… Elinizden bırakmak istemeyeceğiniz, satır aralarında toplumsal-siyasal, felsefi katmanlar bulacağınız bir “dil ve yazın oyunu.” Kısacası modern bir roman…”

İlk romanınız  “Oyun”la okur karşındasınız. Heyecanlı olmalısınız, bunda kuşku yok. Heyecanın yanında, başka duygular, başka izlenimler de var mı? Örneğin, anlaşılmama, okunmama, yeterli ilgiyi görmeme gibi tedirginlikleriniz de var mı?
Yaratmakla yayımlamak arasındaki farktan bahsediyorsanız, tabii ki yarattığını kitap formunda okura sunan yazar, nihayetinde okunmak isteyecektir.  Bu son derece doğal diye düşünüyorum. Ancak, günümüzde edebiyat eseri, bir ürün olarak görülüyorsa ve bir piyasası varsa, oradan kaynaklanan bir tedirginlik yazarı etkileyecektir. Çünkü o piyasanın, özellikle ülkemizde, hiç de adil olmayan bir şekilde işlediğini biliyoruz. Kısacası, serbest olmayan “serbest piyasa” ekonomisi, bir ülkede sadece bir sektörde değil, tüm sektörlerde aynı çarpıklıkları, yoz ilişkileri üretecektir. Bundan yayın sektörünün etkilenmemesi, herhalde bir mucize olurdu diye düşünüyorum. Böyle düşününce bir tedirginlik duymuyorum, zira piyasa için yazmış değilim, romanımı da satılacak, pazarlanacak bir ürün olarak görmüyorum.  Tanıtımı olduğu sürece, ilgi çekeceğine inanıyorum.

Anlaşılmama konusuna gelince, bir röportajında Tomris Uyar “Okur için yazmak suçtur!” der. Burada bence, eksik bırakılmış bir nokta var, dolayısıyla da yanlış anlaşılan. “Niçin yazar kişi?” gibisinden ontolojik bir mesele değil bahsettiğim, bunları halletmiş, “hazır” kişiden bahsediyorum ki, yukarıda belirttiğim gibi okur için, okunmak için yazıyordur zaten, yoksa yazıp kimseye göstermeden çöpe de atabilir yazdıklarını.  Ama şunu yapmaz bence nitelikli yazar: okurun beğenisini düşünerek yaratmaz ya da beğenilmeyeceğini düşünerek kendini sınırlamaz. Üstelik edebi eserle okur arasındaki ilişki özneldir, özeldir… Tamamıyla anlaşılmak ise mümkün müdür, bilemiyorum… Anlaşılıyorsa bile bu ne kadar iyi veya kötüdür yazar açısından, buna ancak yazarın kendisi karar verebilir diye düşünüyorum.

FİLİZ.ELASU1 VE ANASAYFA FİLİZ.ELASU2

Kısa zamanda gelen tepkiler, beklentilerinizi karşıladı mı?
Farklı düzlemlerde okunabilecek bir roman yazdığımı düşünüyorum. Kimisi, düz anlamlarıyla okuyup değerlendirecek, kimisi ise kendi yaşanmışlık ve eğitim düzeyine, özellikle de “okurluk” düzeyine göre farklı anlamları, oyunları keşfedecektir. Bu anlamda, gelen tepkilerin hoşuma gittiğini, kimin ne kadar, nasıl anladığını görmenin keyif verici olduğunu, şu ana kadar, ifade etmeliyim.

Romana gelirsek… Önce romanın geçtiği dönemle ilgili bir sorum olacak: Türkiye ilk kez Turgut Özal’ın başbakanlığı döneminde yaygınlaşan kumar salonlarıyla tanıştı. Oysa Özal ve yandaşları bildiğiniz gibi “milliyetçi”, “muhafazakâr” ve “dindar” olma iddiasında bir siyasi çizgi oluşturmuşlardı.

Oysa kumar dinen yasak edilmiştir. Bu çelişkiyi nasıl görüyorsunuz?
Bir çelişki görmüyorum aslında. Kapitalizme ve Neo-liberal düzene ülkeyi bütünüyle eklemleyenler, burada bir çelişki görmüyorlarsa; dinle – İslam’la vahşi Kapitalizmi bağdaştırmakta bir sorun yaşamıyorlarsa; kumarhanelerin yasak olmasının hiçbir anlamı olamaz. İçinde yaşadığımız Kapitalist sistemin en büyük kumarhane olduğunu göremeyenlerin,  “milliyetçilik”, “muhafazakârlık” ve “dindarlıkla”  ilgili iddiaları sadece bir illüzyondur… Mesele, illüzyona kapılmış olanların miktarındadır bence.

“Oyun”, insanların yaşama bakışının bir izdüşümü müdür?
Son dönemlerde, 80’lerden bu yana, insanların günlük hayatlarında kendilerini ifade ettikleri, düşünce ve yaşam şekilleriyle özdeşleştirdikleri, “kazanmak”, “kaybetmek”  üzerine kurdukları ve aslında son derece ideolojik olan, bir söylem var, bunun ne kadarı bilinçli, tartışılır… Aynı zamanda, çeşitli kelimelerle ifade edilen “şans, rastlantı…”  gibi kavramlar, inanışlar da var.  “Oyun” nedir, ne değildir?  Okura bırakıyorum…

Bir roman mekânı olarak kumarhane, ilk kez sizinle bunca ayrıntılı biçimde edebiyat malzemesi olmamıştı, yanılmıyorsam? Bu saptamaya katılır mısınız?
Ülkemiz edebiyatında, kumarhanelerin mekân olarak kullanıldığı bir eserden benim haberim yok. Yurtdışında ise kumarhaneler üzerine son derece ünlü filmler var: Robert Redford ve Sharon Stone’un başrolde olduğu “Casino” filmi, James Bond’un “Casino Royale”i benim aklıma gelenlerden bazıları mesela.  Casino Royale’in İan Fleming’in romanından uyarlandığını biliyorum ama benim versiyonumda mafya ya da gizli ajanlar yok maalesef…

Roman yazarlığı konusunda bir savınız olmasa, sanırım bu kitabı yayımlama gereği duymazdınız. Peki, günümüz Türk romancılığı içinde kendinizi nereye koyuyorsunuz?
İyi bir okur olduğumu iddia edebilirim: yaşam deneyimimden,  ilgi duyduğum çeşitli alanlardaki akademik, iş hayatına dair tecrübe ve bilgilerimden kaynaklı bir beğeni oluşturmuş olduğumu da söyleyebilirim. Bir okur olarak kendi kitabımı beğenmesem, evet, herhalde yayımlamazdım. Türk romancılığı içinde kendimi nereye koyduğum sorusuna ise birkaç kitaptan sonra cevap vermeyi tercih ederim.

1980 sonrasında yazmaya başlayan yeni kuşağın çoğunda görülen ortak özellik, eskimiş, kullanımdan kalkmış sözcüklerle yazmak. Üstelik Türkçesi de nicedir dilimize yerleşmiş sözcükler bunlar. (Sadece, rağmen, vakit, müsaade, tedbir, şart, nihayet, davet, tesir, sebep vb.)
Ben de o kuşağa aitim sanırım: “eskimiş, kullanımdan kalkmış” dediğiniz sözcükler benim beynime kazınmışlarsa ve elime kâğıdı kalemi aldığımda dökülüyorlarsa metne, demek ki benim için eskimemişlerdir. Dağarcığımda olmayan bir kelimeyi, Türkçesi dururken, başka bir dilden alıp kullanıyorsam, eleştirinize katılırım.  Ancak,  dilin bir müziği olduğunu düşünenlerdenim ve açıkçası, bilinçaltımı felce uğratmak niyetinde değilim…

Romanda, duygusal anlamda kadın erkek ilişkisi kadar, işyerlerinde çalışan kadınla erkeğin yönetme ve yönetilme koşulları da söz konusu ediliyor. Bu bağlamda doğal olarak yazarı kadın hakları savunucu konumunda görüyoruz.  Bize katılır mısınız?
Romanda farklı kadın karakterler var, işyerindeki çalışma koşullarına farklı tepkiler veren kadınlar. Romanın bu konuda, aslında hiçbir konuda, bir savunusu, dikte ettiği bir konum yok! Farklı karakterler, farklı duygu ve düşüncelere sahip ve bunlar uyarınca çalışıyor, iş ilişkilerini sürdürüyor, yaşıyorlar. Ben, anlatmaktan ziyade, göstermeyi tercih eden bir roman yazmaya çalıştım. Çıkarımlar okura ait.

Semra ile Melahat arasındaki çatışmalar üzerinde de durmamız gerekiyor. İki kahramanımız da kendi kişilikleri, kültürleri, yapıları oranında maruz kaldıkları mahalle baskısına direnmeye çalışıyorlar… 90’lı yıllardan günümüze bu baskıya karşı direnmek veya teslim olmak nasıl bir gelişim ve değişim gösterdi? Kadının algılanışı nasıldı 90’lardan günümüze? Özellikle kadın kahramanlarınızın da çok etkin olduğunu hatırlatmak isterim…
Türkiye’de Tanzimat’tan bu yana “modernleşme” kadın üzerinden tartışılır. Bir “kadın meselesi” vardır ve toplum modernleşecekse, bu, kadın üzerinden olacaktır algısı… İslami çevrelerin kadının “iyi eş, iyi anne” olması gerektiği düşüncesine karşın, Kemalist reform kadını sosyal hayata, eğitime katmakla birlikte, erkeğin hükmü altında, geleneksel rolüne devamı konusunda farklı bir şey yapamamıştır. Öğretmen, doktor olan kadın, evine geldiğinde temizliği, çocuk bakımını üstlenen eş olmuştur yine. Cinsel anlamda özgürleştiği de söylenemez. 68’li-70’li yıllarda, dünyaya paralel olarak ortaya çıkan bir özgürleşme ve kadın hareketi, kentli kadını etkilese de, sol hareketler içerisindeki kadın “bacı, yoldaş” nitelemeleri altında Cumhuriyetle başlayan erkekleşme serüvenine devam etmiş, cinsel ve bireysel özgürlüğünün önüne bu sefer de “devrimin öncüllüğü” fikri konmuştur. Bence, kadının özgürleşmesi, geleneksel edilgen rolünden sıyrılması, gerçek anlamda 80’li yıllarla birlikte ivme kazanmış, 90’larda ise pratiğe, yaşam içerisine, ülke ekonomisinin artan liberalleşmesiyle birlikte,  genele daha fazla yansıyarak hızla gelişen bir sürece girmiştir. Bu ise, günümüzde gördüğünüz gibi, bir “karşı-hareketi” doğurmuştur.

FİLİZ.ELASU4 FİLİZ.ELASU3

Sorun gerçekte ‘kadın’da mıdır?
Bu konuda, özellikle Yeni Harman Dergisi için kaleme almış olduğum çeşitli makalelerim var. Şu kadarını söyleyebilirim: kadını sadece gözleri açıkta kalacak şekilde çarşafla kapatmayı seçen erkeğin “gözlerinin”,  çarşaf altına alınmasının ve kapatılmasının, daha etkin bir yöntem olduğunu düşünüyorum. Bununla birlikte, sorunun kadının payına düşen bir yanı da var tabii: kadının edilgenlikten çıkıp etken bireylere dönüşmesi safhası. Türkiye kadınlarının bu konuda epey yol kat etmiş olduğuna inanıyorum.

Romanda siyah dizgiyle verilen bölümler ilkin bir merak öğesi olurken, romanın sonunda bilmecenin çözümü veriliyor. Başarılı bir kurgu bu. Bu konuda ekleyeceğiniz bir nokta var mı
Ne diyebilirim? Teşekkürler…

Romanınızda Batılı kahramanlar da var: Alan, Alisa… Anna’yı da unutmamak gerekir… Neden bu kadar çok işliyorsunuz Batılıları? Bizde durum böyle de, Batı’da çok mu farklı?
Daha önce de belirttiğim gibi, ülkenin, özellikle kadının “modernleşmesi” , “özgürleşmesi” hep Batı’ya öykünerek, Batı’yı rol modeli alarak gerçekleşmiştir ülkemizde. Batılı karakterleri, Batı’yı işlemem biraz da bu yüzden. Referans noktamız sosyo-politik ölçekte Batı olduğu ve Batı kaynaklı Kapitalist üretim ilişkilerini esas aldığımız için… Batı’da her şey mükemmel mi? Uzun yıllar İngiltere’de yaşamış biri olarak, “Tabii ki hayır!” cevabım. Bunlara dair çeşitli göndermeler mevcut romanda.

Kadın üzerine yazan birisi olarak ‘kadın yazar’ olarak adlandırılmak sizi rahatsız eder mi?
Bu romanda “kadın” üzerine yazmış olmam, başkalarında öyle olacağı anlamını taşımıyor tabii… “Kadın yazar, kadın şair, kadın sanatçı…” gibi tanımlamaları pek çekici bulduğumu söyleyemeyeceğim. Kadın olduğum için kadın bakış açısını, dilini, kadın karakterleri taşıyabilirim ürettiklerime, bunda bir sorun görmüyorum. Sonuçta yazmak gerçekle-kurmacanın bileşiminden, sonsuza kadar çoğaltılabilecek veya azaltılabilecek suretlerinden oluşuyorsa, kendi gerçekliklerimizin yazdıklarımıza yansımaması düşünülemez. Ancak, bunların bizleri ne kadar tanımlayacağı veya tanımlaması gerektiği tartışılır. Zira, birini “kadın yazar” olarak nitelediğimizde bir başkasını “erkek yazar, eşcinsel yazar, Kürt yazar, ecnebi yazar, Müslüman yazar, bacakları güzel yazar…” şeklinde tanımlamanın da önünü açarız. Bu ise, sanatı kutulara koyup satmanın en kolay yoludur, aynı zamanda sanatın evrenselliğine ve bağımsızlığına vurulabilecek en büyük darbedir bence…

Oyun / Yazar: Filiz Elasu / Roman / Destek Yayınevi / Haziran 2012

Filiz Elasu; 1968 Nevşehir doğumlu. İlk, orta ve lise eğitimini Türkiye’nin çeşitli il ve ilçelerinde tamamladıktan sonra Marmara Üniversitesi Ekonomi bölümünü bitirdi. Üniversite eğitiminin ardından gittiği İngiltere’de felsefe üzerine yüksek lisans yaptı, öğretmen olarak çalıştı. Çeşitli dergilerde öykü, makale ve röportajları yayınlandı, radyo programları sundu ve hazırladı. Halen İstanbul’da yaşıyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.