Nükleer lobilerin raporları bile, Türkiye’nin nükleer alt yapısının olmadığını yazıyor.’

 

“Beni “Akkuyu”larda Merdivensiz Bıraktın, Türkiye’de yeniden ama bu kez daha hararetli bir şekilde gündeme gelen nükleer enerji konusunu, şeffaf ve herkes için anlaşılabilir bir şekilde anlatıyor. “Mülki ve idari erkân” tarafından sürekli “daha fazla enerji” deniyor. Türkiye’nin ekonomik gelişmesi ve sanayileşmesinin enerji açığını gidermeye bağlı olduğu vurgulanıyor. Bu ihtiyacı gidermenin yolu olarak da tehlikeli bir yöntem gösteriliyor: nükleer santral.İşte bu can yakıcı meselede genel geçer hüküm ve algıların ötesinde gerçeklere, bizleri endişelendiren şeylerin ne olduğunu bilmeye ihtiyacımız var. Niras ve BBC Media Action ortaklığındaki “Objective” isimli araştırmacı gazetecilik programının desteğini almış olan Beni “Akkuyu”larda Merdivensiz Bıraktın, bu denli güncel bir mesele hakkındaki ender ve bir o kadar da önemli bir çalışma…” Filiz Yavuz ile Beni “Akkuyu”larda Merdivensiz Bıraktın ekseninde nükleeri konuştuk.

Önsözde Akkuyu Nükleer Güç Santrali hakkında, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve Enerji Bakanlığı’nın kitapla ilgili araştırma yaptığınız esnada görüşme taleplerinize yanıt vermediği yazıyor. Aslında sebebi belli bir reddediş bu. Fakat olası sebeplerin neler olabileceğini bir de sizden duymayı isterim. Söyleyecek sözleri yok mu dersiniz, nükleer hakkında sorular için yeterli cevapları yok mu?
Nükleer, her ne kadar ihtiyaç ya da gereklilik üzerinden tartışılsa da siyasi bir mesele. Dolayısıyla ilgililer de bu konula ilgili son derece ketum davranıyorlar. Onların bu konu hakkında ısrarla yinelediği “Nükleer santral istihdam sağlayacak”, “Nükleer santral Türkiye’nin dışa bağımlılığını azaltacak” gibi birkaç tane argüman var. Bu argümanlar üzerinden algı yönetmeye çalışıyorlar. Argümanlar sorgulandığında ise tartışmaya derhal milliyetçilik sosu katıp nükleere karşı çıkanları memleketin gelişmesini istememekle suçluyorlar.Dolayısıyla kaza riski ya da nükleer atık meselesiyle ilgili sorular onlar açısından son derece riskli. Sizin de söylediğiniz gibi bu argümanların dışında verecek cevapları yok. Onlar da bu soruların gelebileceği görüşmeleri yapmamayı tercih ediyorlar. 

Nükleer Santralin kanserojen etkisinden ziyade, bölgeyle ilgili konuşmayı pek de başaramadığımız ekosistemin bozulma riski var. Aslında ekosistem söz konusu olduğunda da durum dönüp dolaşıp insana mı geliyor? Bu eksende ekosistemin dengesinin bozulması yetkililerce hiç mi göz önünde bulundurulmuyor dersiniz?
Durumun dönüp dolaşıp insana gelmesi, her şeye olduğu gibi doğaya da insan odaklı bakma alışkanlığından, daha açık bir ifadeyle insanın bencilliğinden kaynaklanıyor sanırım. Oysa vurguladığınız gibi nükleer santral sadece insanları etkilemiyor. Doğadaki tüm canlıları, toprağı, suyu, ekolojik dengeyi etkiliyor. Ve bu dengeye yapacağınız herhangi bir müdahaleye karşı doğanın ne zaman ve nasıl karşılık vereceğini kestirmek mümkün değil. Zaten nükleer atıklarla geleceği ipotek altına alıyorsunuz.

image25

Bu kadar büyük bir tehlikenin görmezden gelinmesi ise akıl alacak gibi değil hakikaten. Ama işin içinde büyük enerji lobileri, hükümetler, kapalı kapılar ardında yapılan anlaşmalar, kuvvetle muhtemel dağıtılan rüşvetler var. Dolayısıyla örneğin Enerji Bakanlığındaki yetkili bir mühendis tüm bunları dert edinse bile kendi çıkarlarını düşünen siyasetçilerin aldığı kararlara karşı gelemeyebiliyor.

Nükleerle ilgili trajik bir yanın olduğu ortada. Türkiye’ye gelen ilk reaktör bir başka ülkenin artık kullanmaktan vazgeçtiği bir reaktör. Sinop İnceburun’daki proje ise çok yakın bir geçmişte Fukuşima faciasını yaşayan ve şu anda nükleer kullanmayan Japonya tarafından, Japon bir firma tarafından yapılacak gibi görünüyor. Bu paradoks hakkında ne düşünüyorsunuz? Türkiye bir tür nükleer çöplüğe mi dönüştürülmeye çalışılıyor ya da dönüşecek?
Dünyanın gördüğü en büyük iki nükleer felaket var; biri Çernobil, diğeri ise Fukuşima. Ve Türkiye, Çernobil’in müsebbibi Ruslarla Akkuyu’ya, Fukuşima’nın müsebbibi Japonlarla ise Sinop’a nükleer santral kurmak için hükümetler arası anlaşma imzaladı. Sinop için Japonya’nın ortaklarından biri de sicili hiç de iyi olmayan Fransız Areva. Burada kastım, Japonlar ve Ruslar değil de örneğin Amerikalılar nükleer santral kursun Türkiye’de gibi bir şey değil. Sadece nükleer lobinin fütursuzluğunu ve bir önceki iktidarın yaşamı ilgilendiren bir konudaki umursamaz tutumunu vurgulamak niyetim.

İşte böylesi bir tablonun içindeki Türkiye nükleer sanayi için yeni bir alan olacak. Hem Türkiye üzerinden para kazanacaklar, hem Batı’ya açılacaklar hem de yeni teknolojilerini deneyecekler. Zira Akkuyu’da kullanılacak olan VVER 1200 de, Sinop’ta kullanılacak olan ATMEA1 de henüz dünyanın hiçbir yerinde denenmedi! Öte yandan da yeni bir nükleer çöplük açılmış olacak. Düşünün; daha nükleer santrali olmayan Türkiye’de, İzmir’de bir fabrikanın bahçesine gömülü olarak nükleer santralde üretilmiş olan atıklar bulunuyor. Bunlar karaborsa atık ticareti sonucu ülkeye sokuluyor. Bir de Türkiye’de nükleer santraller atık üretmeye başlayınca yani nükleer atık meselesi meşru olunca kim bilir kimler atıklarını Türkiye’ye gönderecek!? Maalesef nükleer altyapının ve denetim organının yetersiz olduğu memlekette bu hiç de uzak bir ihtimal değil.

Bir de halk oylaması meselesi var. Akkuyu için 1999 yılında yapılan oylamada “hayır” yanıtı çıkmış, fakat o tarihten sonra hiçbir oylama yapılmamış ve Nükleer Santral başladı başlayacak. Akkuyu ve İnceburun için halk oylaması “gerekirken” yapılmamasının nedeni çıkacak sonucun tahmin edilebilir olması ve santrallerin tastamam siyasi bir emrivakiyle inşa edilmeye çalışılması mı dersiniz?
99 yılında yapılan halk oylamasının başını çekenlerden biri o dönemlerde Greenpeace’ten Melda Keskin. Oylama o kadar meşru ki; belediye başkanı dahi oy kullanıyor. Bu halk oylaması, halka sormanın bir biçimi aslında. Ama bence tartışmalı bir yöntem. Zira nükleer enerji meselesinin bir yaşam hakkı meselesi olduğuna inanıyorum. Ve yaşamsal konular da oylamaya sunulamaz. Oylamayla, halkın katılımı toplantılarıyla ya da başka bir biçimde… halka sormuyorlar, çünkü dediğiniz gibi tabloyu biliyorlar: Fukuşima’dan hemen sonra Nisan 2011’de Greenpeace’in yaptırdığı ankete göre katılımcıların yüzde 64’ü nükleer santrallerle ilgili olası bir referandumda “hayır” diyeceğini söyledi, yüzde 86,4’ü nükleer santrale yakın bir yerde yaşamak istemediği yönünde görüş belirtti. Haziran 2011’de ise Ipsos, Türkiye’de nükleere hayır diyenlerin oranını yüzde 80 olarak açıkladı. Mayıs 2013’te bu kez de KONDA’nın yaptığı ankete göre “Riskli olduğunu açıkça bile bile nükleer santral kesinlikle yapılmamalıdır” diyenlerin oranı yüzde 63.4 idi.


Bütün bunların yanında vatandaşların düşüncesinde “şeffaf olunmayışından” kaynaklı, Çernobil ve Fukuşima hakkında açıklamaların çarpık oluşu ve bilgilerin gizlenmesinin etkisinin de büyük olduğu söylenebilir mi? Bu iki felaketin yanında Three Mile Island bilinmiyor dahi, yanılıyor muyum?
Her iki sözlerinden biri şeffaflık olsa da nükleer enerji yapısı gereği şeffaflığa izin vermiyor zaten. Bütün süreçler kapalı işliyor. Ve tarihsel olarak Türkiye hükümetlerinin de gözü kapalı bir biçimde bu süreçleri kapalı işletmeye yemini var sanki! Çernobil nükleer felaketinden sonra, pek çok Avrupa ülkesi o yılki mahsulü piyasaya sürmeyip uygun biçimde imha ederken Türkiye’de Sanayi Bakanı Cahit Aral çayda radyasyon olmadığını kanıtlamak için kameraların karşısında çay içti. Ondan geri kalmayıp “Azıcık radyasyon kemiklere faydalıdır” diyerek adeta insan sağlığıyla dalga geçen Kenan Evren’i, “Radyoaktif çay daha lezzetlidir” diyen Turgut Özal’ı gördü bu memleket. Ve dönemin TAEK başkanı Ahmed Yüksel Özemre daha sonra bir söyleşisinde o dönemde halkta panik yaratmamak için rakamları çarpıttıklarını açıkladı. 2000’lerde Akkuyu nükleer santrali için açılan ihalede rüşvet alındığı iddiaları Beyaz Enerji Operasyonu’yla açığa çıktı. Bitmedi. Akkuyu’nun ÇED raporunu, hukuksuz bir biçimde aylarca kamuyla paylaşmadılar. ÇED raporunun iptali için açılan davada mahkeme, Uluslararası Atom Enerji Kurumu’nun (IAEA) Türkiye’nin nükleer altyapısıyla ilgili raporunu istedi Enerji Bakanlığından. Bakanlık, geçtim bu raporu basına duyurmayı, mahkemeye dahi göndermedi. Sır gibi sakladılar. Çünkü nükleer lobilerin en büyüğü tarafından yazılmış olan rapor bile madde madde Türkiye’nin nükleer alt yapısının olmadığını ortaya koyuyor. Türkiye’de hal böyleyken dünya da –bu kadar laçka olmasa bile- pek farklı değildi. Fukuşima nükleer felaketinin derecesini ilk önce 5 olarak açıkladılar, baktılar ki iş büyük, altından kalkamayacaklar, sonra en yüksek seviye olan 7’ye yükselttiler. Almanya’da araştırma merkezi olarak bilinen ASSE II’ye 1960’lardan itibaren halktan gizli bir biçimde nükleer atık gömüldüğü ortaya çıktı. Yani evet demokrasisi gelişmiş ülkelerde durum göreceli olarak daha iyi ama mesele nükleer olunca ortada ne demokrasi ne de şeffaflık kalıyor. 5 ile derecelendirilen Three Mile Island (TMI) kazası ise bunların yanında pek bilinmiyor, evet. 1979’da yaşanıyor kaza. Aslında nükleer güvenliği ilk sorgulatan ve nükleer endüstriye ilk şoku yaşatan kaza olarak önemli.

Kitapta nükleer karşıtı oluşumlardan da uzun uzun bahsediliyor. Bu röportajda da o toplulukları, oluşumları, dernekleri anmayı, röportaj okurunun da dikkatini çekmek için bir kez daha belirtmeyi isterim. Şu an hali hazırda hangi platformlar var “nükleerle savaşan”?
Aslında neredeyse Türkiye’nin nükleer karşıtı hareketiyle yaşıt olan Nükleer Karşıtı Platform (NKP) var. Yanlış aklımda kalmadıysa 80’nin üzerinde bileşeni var ve bu anlamda Türkiye’nin en geniş katılımlı ekoloji hareketi olarak tanımlanıyor. Çevre örgütlerinden sendikalara, siyasi partilerden meslek odalarına kadar pek çok bileşeni var. Bu tip platformlardan farkı, bireylerin de NKP’ye üye olabilmesi. Demokratik de bir yapı, zira herkes eşit oy hakkına sahip. Bileşenler NKP çatısı altında nükleer karşıtı faaliyet yürütebildikleri gibi kendi kampanyalarını da yapabiliyorlar. Greenpeace örnek olarak verilebilir. Dolayısıyla aslında bileşenlerin şubeleri üzerinden tüm Türkiye’ye yayılmış bir nükleer karşıtı yapı söz konusu.

Seçim döneminde “iktidar partisinin” kullandığı nükleerle ilgili afişlerdeki “mutlu” ve “bisikletli” çocuklar, iktidar partisinden birinin nükleer enerjiyle ilgili yaptığı “yenilenebilir enerji” “gafı”… Bunlar algı yönetimi için kullanılmaya çalışılan malzemeler mi dersiniz?
Elbette. Nükleer enerji konusunda açık açık hiçbir şeyi konuşamayacakları için söyledikleri her şey algı yönetimine yönelik. Akkuyu Nükleer’in reklam filminde de, panoları süsleyen ilanlarda da mutlu çocuklar ve bisiklet en dikkat çekici unsurlardandı örneğin. Amaç nükleer enerjinin en az bisiklet kadar zararsız, bir çocuk kadar masum olduğu algısını yaratmaktı. Ama olmadı. Halk reklam filmine tepki gösterdi. Çocuk istismarından, halkı yanlış bilgilendirmeye kadar bir dizi şey sayılabilir zira reklam filmi hakkında. Filmle ilgili şikayetlerde de bulunuldu hatta.

image26

Nükleer tamamen siyasi bir meseleye dönüşmüşken, şunu da merak ediyorum. Seçim sonrası değişen milletvekili dağılımının nükleere bakış üzerine herhangi bir etkisinin olacağını düşünüyor musunuz? Kurulacak hükümetin politikaları daha farklı olabilir mi?
Partilerin seçim bildirgelerine baktığımızda MHP’nin nükleerle herhangi bir derdinin olmadığını, hatta desteklediğini görüyoruz. CHP, “atık sorunu çözülene kadar” nükleere karşı olduğunu söylüyor. Atık sorununun çözümü yok şu anda. Ürkek bir biçimde nükleere hayır diyor aslında. İçlerinden en net olan HDP, açıktan nükleere karşı olduğunu beyan ediyor. Olası AKP-MHP koalisyonunda planlanan nükleer santraller açısından bir değişiklik olmaz. Olası CHP-AKP koalisyonunda tartışılabilir, ama iktidar oldukları takdirde Kemal Kılıçdaroğlu 3. Köprü, 3. Havalimanı gibi mega projeleri devam ettireceklerini söylemişti. Mega projelere, örneğin Akkuyu’yu dahil ediyor mu etmiyor mu bilmiyoruz. Ama en azından bu meselenin tartışılması ihtimali var. HDP-MHP-CHP azınlık hükümetinde ise bu tartışmanın çıkması ve nükleer politikaların değişmeye zorlanması mümkün. Ama maalesef azınlık hükümeti mümkün değil bu durumda da.

Kitap yayımlandığından bu yana Akkuyu Nükleer Santrali ile ilgili ne değişti? Değişen bir şey, olumlu ya da olumsuz bir gelişme var mı?
Akkuyu Nükleer’in ÇED raporundaki mühendis imzalarının sahte olduğu ortaya çıktı, sanırım en önemli gelişme bu. Akkuyu Nükleer’in az önce sözünü ettiğimiz reklam filmine maruz kaldık sonra. Akkuyu Nükleer’in hidroteknik yapıları için şirket ihale açtı ve ihaleyi “milleti” andığını tapelerden öğrendiğimiz Cengiz İnşaat kazandı. “En güvenli” olacağı söylenen nükleer santralin hidroteknik yapılarının temeli, ihaleden sadece 6 gün sonra paldır küldür atıldı. Öte yandan şirkete 36 yıllığına inşaatı yapması için ön lisans verildi. ÇED raporunun iptali istemiyle açılan davalar sürüyor. Ekoloji Kolektifi’nin açtığı davada ara karar verildi, imzaların sahte olduğuna dair bilirkişi raporu ve “yapıldı” diye rapor tutulan halkın katılımı toplantısının yapılmadığına dair görüntüler istendi. Ve en önemlisi de Çernobil’in yıl dönümünde Mersin de dahil olmak üzere tüm Türkiye’den yaşam savunucularının Sinop’ta buluşması ve yaklaşık 20 bin kişilik eylem umutları yeşertti.

Nükleerle ilintili olarak Japonya’yı eleştiren gazeteci aktivist Japon Toshiya Morita’nın ilgi çektiği bir nokta oldukça mühim. Japonya’yı eleştirdiği, nükleerle ilgili gerçekleri ve onun zararlarını anlattığı için orada çıkacak bir yasa ile bundan sonra tutuklanabileceğini, suçlu sayılabileceğini söylüyor. Türkiye’de de böyle bir şeyin olmasından, kendi adıma, epey “korktuğumu” söylemeliyim. Röportajı bitirirken şunu sorayım: Böyle bir yasanın çıkması söz konusu olduğunda yetkililer dahi konu hakkında konuşamayacak mı?
Bu sanırım yasanın kapsamına göre değişir, ama burada asıl amaç muhalefeti susturmak ve bu meseleyi toplumun gündeminden düşürmek. Meseleleri çarpıtmak için siyasetçilerin ve konumları iktidara yakın olan uzmanların konuşacağı ise kesin. Herhangi bir konuda yayın yasağı olduğu halde ilgili bakanın ya da valinin o konudaki açıklamasının canlı verildiği bir ülkede yaşıyoruz neticede.

Beni “Akkuyu”larda Merdivensiz Bıraktın / Yazar: Filiz Yavuz / Can Yayınları / Düşünce / Yayına Hazırlayan: Emre Taylan / Düzelti: Aylin Samancı, Burçak Karabağ / Mizanpaj: M. Atahan Sıralar / Kapak Tasarımı: Utku Lomlu / Kapak Fotoğrafı: Özgür Gürbüz / 1. Basım Şubat 2015 / 232 Sayfa

Filiz Yavuz, 23 Kasım 1981 yılında Eskişehir’de doğdu. Nükleerin ne demek olduğunu 1999’da girdiği İstanbul Üniversitesi’nde öğrendi ve nükleer karşıtı oldu. Belki de bu yüzden ekoloji alanında çalışmayı seçti; çeşitli dergi, gazete ve televizyon kanallarında muhabirlik ve editörlük yaptı. 2008’de Marmara Üniversitesi’nde gazetecilik yüksek lisansına başladı. İstanbul ve Madrid örnekleri üzerinden kent kültürü ve gazetecilik ilişkisini inceledi. Tezin Madrid ayağını yazmak üzere “Universidad Complutense de Madrid”den davet aldı. Yaklaşık 1 yıl Madrid’de kaldı. Tezini 2011’de savundu. 2012’de yine Marmara İletişim’de gazetecilik doktorasına başladı. Halen “AKP döneminde nükleer karşıtı hareketin gazetelerdeki yansıması” konulu doktora tezini yazmakla, bir de Deniz’e bakmakla meşgul.

1 Yorum

  1. Uğur Ertürk

    Nükleeri övmek, faydalıdır demek serbest ama zararlarını , tehlikelerini anlatmak , yazmak yasak mı ? Böyle bir yasa mı var ? Uzmanlar tartışmalı ki bilgilenip fikir sahibi olalım .Bilgi sahibi olunmadan fikir sahibi olunmaz .

    Cevapla

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.