Film Anlatıcısı Kız – Hernan Rivera Letelier

 

“Hernán Rivera Letelier’den küçük bir kızın sinema sevdasına dair büyülü bir masal… Bir filmi anlatmak bir rüyayı anlatmak gibi bir şey… Şili’nin küçük bir kasabasında yaşayan on bir yaşındaki María Margarita’nın film anlatmak gibi garip bir yeteneği vardır. Pampanın göz alabildiğine uzandığı, güherçile madeninin insanların kaderini belirlediği bu kasabaya ne zaman Marilyn Monroe, Gary Cooper ya da Charlton Heston’ın oynadığı bir film gelse hemen bir bilet alınır ve María doğruca sinemaya gönderilir. María sinemadan döndüğünde, tekerlekli sandalyeye mahkûm babası ve dört kardeşine filmi anlatır. Bir süre sonra bu işte o kadar ustalaşır ki kasaba halkı onu dinlemek için eve akın etmeye başlar… Hatta bu iş küçük bir aile şirketine dönüşür; işte, düşüş de o zaman başlar…” Romandan kısa bir okuma parçası yayınlıyoruz…

(…)

Bu arada, kasabada insanlar benden bahsetmeye başladılar. Bakkaldan ekmek satın almak için kuyrukta

beklerken, “Filmleri anlatan kız bu” dediklerini duyuyordum. Ya da okul çıkışında esnaf sokağından geçerken. Ancak popülerliğimin gerçek anlamda başlangıcı, sinemadan dönünce normalden daha fazla insanı evde beni beklerken bulduğum o akşama rastlar.

Ağabeylerimin arkadaşlarının haricinde –ki onlar artık pencereden bakma safhasından içeri girip yere oturma safhasına geçmişlerdi–, babam eski iş arkadaşlarından ikisini davet etmiş, onlar da karılarını ve çocuklarını alıp beni dinlemeye gelmişlerdi. Kardeşlerim bankı onlara bırakıp yere, arkadaşlarının yanına oturmak zorunda kaldılar.

Ben beyaz duvarın önünde çayımı içip filmi anlatmaya hazırlanırken, babam misafirlerine, “Film siyah-beyaz ve yarım ekran olsa da, dostlarım, bu kızcağız onu galiba technicolor ve sinemaskop olarak anlatacak” deyip duruyordu.

“Bunu şimdi kendi gözlerinizle göreceksiniz.”

Filmi daha kalabalık bir seyirci topluluğuna anlatmak bana büyüleyici bir şey gibi göründü. Kendimi gerçek bir sanatçı gibi hissediyordum. Sanırım o seferinde en iyi anlatımlarımdan birini yaptım. Film, müzikal bir komediydi ve başrolünde İspanya’nın harika kız çocuğu Marisol oynuyordu. Misafirler zevkten dört köşe oldular. Bunun sebebi, sadece benim anlatma ve canlandırma biçimim değil, aynı zamanda şarkıları seslendirişimdi.

Sondaki alkışlar kulaklarımda müzik gibi çınladı.

O günden itibaren benim film anlatıcılığımdaki özel yeteneğim hakkında açıkça konuşulmaya başlandı ve her geçen gece babamın daha çok arkadaşı beni dinlemeye gelmek için kendilerini eve davet ettirdiler.

Dinlemeye ve görmeye.

Bir akşam, konuklardan biri, öyle laf olsun diye, daha önce aileden hiçbirimizin aklına gelmeyen bir şey

söyledi: Girişi paralı yapabilirdik, zira benim yaptığım tam anlamıyla sanatsal bir gösteriydi.

“Ve sanat, dostlarım, bedava olmaz.”

Neticede o gece, ağabeylerimle birkaç saat konuştuktan sonra –bana hiçbir şey sormadılar– babam mükemmel çözümü buldu: Giriş parası alınmayacak, gönülden kopan bir bağış istenecekti.

“En doğrusu bu” dedi. Ama daha önce oturma odasına bir çekidüzen vermek gerekiyordu.

Ertesi gün bu işe el attılar. Ağabeylerim bir bank ve eski bir sandalye bulup çekiç ve çiviyle onları onardılar. Ayrıca birkaç tane yağ tenekesi, bir bira kasası ve üzerine oturmaya yarayabilecek her türlü şey oraya kondu; hatta kazadan önce babamın üzerine oturup şarabını içtiği evin önündeki kocaman taş bile.

Ve her şey gayet güzel başladı.

“Salon” büyük küçük, kadın erkek seyircilerle doluyordu. İçlerinde sinemaya gidip filmi seyrettikten sonra

bizim eve anlatımını dinlemeye gelenler bile vardı. Çıkarken benim anlattığım filmin sinemada gördükleri

filmden daha güzel olduğunu söylüyorlardı.

Ulaştığım popülaritenin etkisiyle hikâye okumayı bıraktım ve okuldaki ödevlerimi de savsaklama pahasına bütün konsantrasyonumu sadece Ecran (ekran sözcüğünün sinema perdesi anlamına geldiğini oradan öğrendim) dergisine yönelttim. Kütüphaneye gelen her yeni sayıyı, noktasına virgülüne varıncaya kadar okumamın yanı sıra, kütüphaneci kadının benim için depodan çıkardığı bir sürü eski sayıyı da okudum. Özellikle ilgimi çeken iki bölüm vardı: “Yeni gösterime girenler” ve “Hollywood dedikoduları.” Genellikle derginin kapağını süsleyen aktrisler ve filmler hakkında her şeyi öğrenmek istiyordum.

Zira kendimi o aktrislerden biri gibi hissediyordum.

O kadar ki, kendime bir sahne adı bulmaya karar verdim. Ben bir sanatçıydım ve bir sanatçı ismini hak ediyordum.

Elbette ki, yaptığım işe uygun düşecek bir ismi.

(…)

Çeviren: Süleyman Doğru

*Bu okuma parçasının yayını için Doğan Kitap’a teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.