‘Kendi yoksunluklarına eğilmeyen, su sızdırmaz bir kişilik bulup ona sığınan şairin şiirine yaşantının damgası düşmez. Ben böyle bir şiir istemiyorum.’

 

“Duyguları derinleştikçe, ortaya çıkan karmaşayı anlayabilmek için, kendine has bir peyzaj arayan bir şair, Fırat Demir. Çöller, dağlar, ovalar, geceler, savaşlar, büyüler, taşlar, kervanlar, buğday arabaları, uzak diyarlar, kardeşler, anneler, gelinler, cadılar, şairler, atlar, kertenkeleler… Bu garip peyzajın içinde duyguların kökenini arayarak dolaşırken kulaklığından Suede’den Dog Man Star dinleyen çağdaş bir şair. Eline verilmiş olan kaderi anlamak için yolculuk yapan ve durmadan o Büyük Anlayış için malzeme toplayan. İçine doğduğu yoksunluğun bütün güzelliğini yedeğine alan.”  Fırat Demir ile, 160. Kilometre’den çıkan ikinci kitabı ‘Öte Geçeler’i konuştuk…


Bu kitabın öncesinde, yolculuklarda geçen bir zaman diliminden söz ediyorsunuz. Şimdi de New York’tasınız. Kitabınızın yayınlanışını orada yaşamak nasıl bir duygu?
“Öte Geçeler” bir şeylerin bir yerlere uçtuğu, hareket etmek isteyen, kendi ağırlığından kurtulmak isteyen bir kitap oldu. Bu istek beraberinde sürekli açılıp kapanan bir mesafeyi, bir uzaklığı getirdi. Şimdi, kitabın anlamına yakın bir mesafede bizzat ben varım, bir taşın üzerine çıkmışım gibi. Ve şunu biliyorum ki; yerdeki su birikintisine paçalarım değmiyor, daha sakinim.


New York’ta neler yapıyorsunuz? Günleriniz nasıl geçiyor?
New York, savaştığım bir şehir. Truman Capote, Edmund White, New York School of Poets… Kitaplarda yüzüme şehrin ışığı çok önceleri vurmuştu zaten. Yoğun ve yorucu bir şehir olması bana güç veriyor, çalışkanlığa inanan, sabit olanı arayan kişiliğimi okşuyor. Çöp bir şehir olması beni kışkırtıyor, kolaylıkla hata yapabileceğimi hissediyorum. Şehirdeki garip zaman algısını seviyorum; dünya tarihi bu şehir için bir huniden geçirilmiş sanki. Dışında hissettiğim, dışında kalmak istediğim pek çok anlamsızlığı da var. Fakat bir şehirde o şehrin negatifi olarak dolaşıp yine de var olabilince sizi şehre bağlayan çok yaşamsal bir duygu açığa çıkıyor. O duygunun peşinde en çok kendimle meşgulüm sanırım. Yalnızlığım, daha medeni bir yalnızlığa evrildi. Bu yalnızlığı çok önemsiyorum, Doğu’ya ait mistik bir yalnızlıktan farklı bir yalnızlık hali içerisindeyim aslında. Dışarıya karşı daha az olduğum kişiyim. Ve bu bir saklanma sorunu değil. Buraya bir aşk için geldim ama başka da kimsem yok. Sevgilimin sesi ve kendi kafamdaki seslerle bol bol kitap okuyorum, geçici işlerde çalışıyorum, seneye burada okula başlamak istediğim için şanslarımı zorluyorum, parklar var, Yunanlı ailelerin işlettiği ucuz “diner”lar var, devasa kitapçılar var, bir de muhakkak Metropolitan Müzesi’ne gidip her gidişimde zamanlar içerisinden bir zaman seçip geziyorum: Bu sefer Antik Yunan, bu sefer Asya, bugün Monet!

İlk kitabınız ‘Yeni Cüret Çağı’ çok beğenildi ve – diğer yazdıklarınızla birlikte – sizi adı bilinen, takip edilen bir edebiyat kişisi haline getirdi. Genç biri olarak, tüm bu zamanlarda neler yaşadınız, neler hissettiniz? Ya da, bu durum sözünüzün yerini bulması anlamında bir rahatlama, mutluluk getirdi mi diye sorayım…
İlk kitabımı çıkarırken muhakkak daha naiftim. Beni dışarı çıkaracak işaretleri bulmuş, o işaretleri sonuna kadar kullanmış, sonra da yönsüz kalmıştım. Biraz kendi hikâyemle de alakalı bu: Evi terk et, doğduğun mahalleyi terk et, başka evler, başka bir sınıf ve en sonunda da hayal kırıklığı, huzursuzluk. Sesimin yankısını şehre taşımak bende bir ihanet hissi yaratmıştı. Dilin sınıfsal niteliğiyle bu kez kitabı henüz çıkmış bir şair olarak karşılaşmıştım. Ayrıca o dönem kendimi iyi ifade edemiyordum, geriye dönüp baktığımda soyut vicdan cümleleri ile kendi macerası arasına sıkışmış birini buluyorum. Belki kabullenilmek, görülebilmek isteği beslemiştir bu sıkışmışlığı. İmkânım olsaydı daha cesur bir çıkış yapmak isterdim. Fakat şiirin yegâne yakıtı kuşkusuz şüphe. Kendi yoksunluklarına eğilmeyen, su sızdırmaz bir kişilik bulup ona sığınan şairin şiirine yaşantının damgası düşmez. Ben böyle bir şiir istemiyorum. Keza kitabımdan sonra yaşadığım sıkışmışlık beni “Öte Geçeler”e taşıdı.

image7

Yeni Cüret Çağı’nı bu söyleşi için tekrar okuduğumda hatırladım; dünyalara sığmayan bir enerjiyle, sözünü genişletmeye çalışan bir yazarın gayreti vardı bu kitapta. Kusuru varsa da bundandı… İlk kitabınızla ilgili bugünkü duygunuz nedir?
Yeni Cüret Çağı’ndaki istekli, politik ve öz sesi önemsiyorum. Benim her zaman en çok sevdiğim kitabım, “Yeni Cüret Çağı” olacak. Pakize Barışta, “Yeni Cüret Çağı” için “lekenin karşısına çıkan mısra-ses şiirleri” yorumunu yazmıştı. “Yeni Cüret Çağı”, bir “yaklaşım” kitabı. Karşı çıkış, bir “yaklaşım” olarak, yaşantı ve soyut düşüncenin birbirine değdiği noktada beliriyor. Merkezinde ne güzellik arayışı var, ne bir haklılık arayışı. Aksine özden dile doğru çekilen bir hat var. Bu hat üzerinde gelip giden her okur dilden kendi sesini çıkartsın isteği var. Bir “yaklaşım” geliştirmeye özendirmek isteyen saf bir heyecan var. Keza şiirler de ister istemez büyük anlamlara dokunmak istiyor: Tüm parçalarıyla kimlik, alt sınıf, cinsel yönelim, ki hadi buna seks de diyelim. Belki daha parçalı bir teknikle yazılabilirdi (şimdi yazsam daha parçalı yazarım) ama o zaman şiirlerin yoğunluğu başka bir yöne kayardı muhtemelen. Çünkü bu bir süreç işi aynı zamanda. O uzun şiirleri bir oturuşta, mesela lisede en arka sırada yazardım, gövdemden akarlardı sanki, iddiaları dikkatli bir bakış altında kolaylıkla –ve iyi ki- hüzne dönebilen şiirlerdi, cesur şiirlerdi; dediğim gibi gençliğimden yazılmışlardı. Şimdi aynı ateşi hissedemiyorum. Yaşla ilgili, ilk temaslarla ilgili bir ateşti. Bazen o zamanlar tüm zorluklarına ve tutkularına rağmen çok güzel geliyorlar; odamda son ses Suede ve David Bowie çalardı, saatlerce şiir okurdum, çarşaf çarşaf yazı yazardım. O odaya çekilmek istediğim oluyor bazen ama o oda artık yok. Zaten ben de o kişi değilim.

‘Öte Geçeler’ size göre nasıl bir kitap, nasıl bir yolun sonunda bitti?
Bu soruya öncelikle kendimi tatmin edecek bir cevap vermek çok zor. Fakat aklıma Parmenides’in “Doğa Üzerine” şiiri geliyor. Kısraklar, “özlemin uzanabileceği kadar uzağa” taşımaktadır Parmenides’i, dolu dizgin gecenin ve gündüzün geçitlerden geçerler. Geçitlerin sonunda bekleyen Tanrıça, Parmenides’e yolculuğunun anlamını, o geçitleri açan kilitleri iki kelimeyle özetler: Doğruluk ve adalet. “Öte Geçeler”, şiirin yegâne anlam olduğu zamanlardaki insanın doğruluk ve adalet karşısındaki konumunu anlamak isteyen bir kitap. Fakat bu merakının sebebi bir reçete sunmak peşinde olması değil (reçete sunan şiir, kolaycıdır). İnsan, mesela ölüm gibi büyük deneyimlerde, kendisine uygun sezgisel bir dil yaratır ve bu dil üzerinden dünyayı algılamaya çalışır. “Öte Geçeler”, bu sezgisel dilden besleniyor. Çünkü sezgi de bir anlam aracı.


Bir yerlere, bir insana, bir hayale erişmekle, ona ulaşmakla ilgili şiirler. Ve bu kitabın kapağında ‘Öte Geçeler’ adı… İsmi çok sevdiğimi söyleyeyim öncelikle… Ve ‘Öte Geçeler’ ismini umutsuzlukla mı yoksa meydan okumayla ilgili olarak mı anlamamızı istediğinizi sorayım…
Aslında birbirine yakın iki köyün arasına bir nehir, bir dağ, bir bilinmez giriyor ve karşı köy, bir diğerine öte geçe oluyor. Uzak demek değil ama. Uzağa elbet ulaşırsın ama öte geçe ölçülemez bir mesafeyi ifade ediyor. Umutsuzluk ya da meydan okumanın dışında, daha çok kendine has bir direniş biçimiyle ilişkilendirilmesini istediğim bir başlık bu. Taşınma halinin devam ettiği, bitimi olmayan bir hareketi karşılasın istedim. Yas tutan insanın ölümle yaşam arasındaki salınımına benzesin. Asla bir sonu ya da başı yoktur bu salınımın.

Ayrıca “Öte Geçeler”i şiiri teknik olarak daha çok yokladığım, daha dikkatli davrandığım, her kelimeyi tarttığım bir dönemde yazdım. Kelimelerin zaman aksı üzerindeki gidip gelişlerini merak eder olmuştum: Unutulan kelimeler, geride bırakılan kelimeler, korkulan kelimeler. “Öte Geçeler, bu uzaktaki kelimeleri, sesleri tekrar çağırmanın da ismi olarak belirdi.

‘Öte Geçeler’ kitabını ve içindeki şiirleri, ilk kitabınıza kıyasla daha ‘sakin’ buldum. Nasıl söyleyeyim, daha da derdine yoğunlaşmış, anlattığını kuşatmış şiirler okudum. Paylaşır mısınız?
Sanırım yavaş yavaş kelimenin peşine düşüyorum. Mesela son günlerde elimdeki kitapları okumadığımı, onlara “baktığımı” fark ettim. Beyaz alan nasıl dolmuş, boşluğa izin verilmiş mi, kelimeler o alana dizilmiş mi, yoksa “bırakılmış”lar mı… Kâğıdın sınırları içerisindeki gerilimi anlamaya çalışıyorum. Bu “bakma” hali de beni daha kısa şiirler yazmaya, tek bir sayfanın olanaklarını sıralamaya götürüyor. Kelimeye adım adım geldim: İlk kitabımda uzun şiirler aradığım bütünlüğü çağırıyorlardı, “Öte Geçeler”de iki uzun şiir dışında bu bütünlüğü daha keskin bir şekilde kurabilmenin peşindeydim, şimdiyse parçalılık noktasına yaklaşıyorum. “Öte Geçeler”de de sakinliği teknik olarak aradım. Fazla olmayanı, yoğunlaşmışı, ve bu sebeplerle de kendi üzerine kapananı.

Ayrıca “Öte Geçeler” ölüm ve yas duygusuyla kuşanmış bir kitap. Daha çok ara seslerle, mırıltılarla, iç çekişlerle ilgileniyor. Tarihe bakıp gümbür gümbür bir haklılığın sesini de arıyor olabilirdim. Ama tam bu noktada tarihi nasıl okumak gerektiğine dair kendi tercihimi ortaya koymak istedim. Walter Benjamin’e göre hâkim olanın zaferini sorgulamak için geçmişin enkazlarına bakmalıyız, görkemli sahnelerine değil. Bu tercih beni ister istemez yas tutanlara, deli diye susturulmaya çalışılanlara, mesela kadınlara, mesela sevgilisi gidip de dönmez olunca onun arkasından bir lanet büyüsü yapacak kadar kendi aşkına saplanmışlara yaklaştırdı. Onların hüznü sakin ama tekinsizdi.

IMG_1887

Benim için bu ikinci kitabın asıl sürprizi, Doğulu olduğunu hissedeceğimiz, yaralı bir Türkçe ile anlatılmış bir duygu, hatta geleneksel Türkçe şiirin etkileri…
“Öte Geçeler”de baskın bir Doğu sesi olduğu doğru. Fakat aslında kitabın kökleri dışarıda. Hatta bir tür köksüzleşme derdiyle çok ama çok uzakta. “Öte Geçeler”e başlarken modernist Amerikan şiirinden güç aldım. Allen Tate, Ezra Pound’u “modern ve köksüz” olarak tanımlar, peşi sıra Pound’un şiirinde Yunan mitolojisiyle Kansas’lı bir kadının yan yana gelebileceğinden bahseder. Pound’un köksüzlüğü bir zamanlar her şeyin cevabı olan şiirin mirasından geliyor. Bilimden önceki bilgi olan şiirden. Bu yorum bana “Öte Geçeler”e girişme cesareti verdi. Ayrıca ilk kitabımda deştiğim kimlik kuyusuna bizzat ben düşecektim, beni düşmekten böylesi bir şiir anlayışı kurtarabilir diye düşünüp bu anlayışı takip ettim. Kendi doğrularımı bozmak için çok okudum. Bir yandan Pound sonrası H. D., Robert Duncan, William Carlos Williams gibi şairleri okumaya başladım. Onların deneysel/modernist şiir ile birleşen kolektif bilinç merakları beni çok etkilemişti. Öte yandan yeni doğrular için mitolojiye yöneldim, Yunan ve Roma mitolojisine. Bu iki kanalın yanı başında Karacaoğlan, Pir Sultan ya da Kürt şiiri okuduğumdaysa köklere değil, tekniğe, dile dikkat eder olmuştum. Özellikle geleneksek şiirin içerisinde bazı kırıklar görüyordum; bu şiirlerin her şeye yetmesinden ya da yetersizliklerinden dolayı oluşan kırıklar. Bu kırıklardan yüzüme keskin bir modern dilin ışığı sızıyordu. O dönem Türkçeden de yeni alışkanlıklar edinmiştim: İlhan Berk’le esaslı karşılaşmam mesela. İlhan Berk’i hep çok severdim fakat ondaki teknik inceliği tam anlamıyla takdir etmeyi henüz öğrenmemiştim. Çağdaşlarımın da etkisi oldu: Heves dergisindeki deneysel şiirin cüreti kendi deneyimde daha derine gidebilmem için beni kışkırttı veya Ömer Şişman’ın şiirindeki cinsiyetsiz, androjen, uzayda salınan sesi dikkatle dinledim. Tüm bu etkileşimleri toparlayan merkez ise antropoloji oldu. Antropoloji beni gelenekçilikten kurtarıyordu. Ayrıca “şiir dışı şiir”e, büyüyü, ağıta, insanlar arasındaki mırıltılara yaklaştırıyordu. Okumak yetmez tabii, bunlar sadece kendimi şimdi bu söyleşi için hizalamak isterken seçtiğim koordinatlar. Şiirde, edebiyatta yaşantıyı önemsiyorum. “Öte Geçeler”i yazdığım süreçte sezgilerimin bana gösterdikleri var, yaşantımın beni sürüklediği bir yolculuk var, ama sadece sezgi değil, somut olarak gördüğüm, işittiğim hayatların karşılığı var. Ayrıca, yeryüzü var. “Öte Geçeler”, benim yeryüzü kitabım.


Bir söyleşide “15’imde cinselliğimin kabulüyle birlikte şiir yazmaya başladım (…)” demişsiniz. Şairin içine bakmasıyla, buradaki kazı çalışmasıyla ilgili çarpıcı bir şey söylediğinizi düşünüyorum. Sizin deneyiminiz üzerinden konuşalım; şiir yazmak kendinizi inşa etmekle mi ilgiliydi, arzu ile mi?
Aslında bir önceki soruda başladığım “yaşantı” meselesi üzerinden devam edebilirim. Bir dil problemi olarak gördüğüm şiirde bu problem karşısında en büyük kozumun, dille ilişkimde yaşantıya öncelik vermek olacağını düşünüyorum. Sanırım bundan sonra da omurgasını kendime ait dönemlerle keşfedeceğim kitaplar yazacağım. Yoksunluklarımın damgasını taşımayı seviyorum. Damga dile düşsün, dil, zamanı yoğursun, zaman bir imge etrafında katılaşsın ve ortaya bir şiir çıksın. “Öte Geçeler”in arkasında büyük bir soğuma duygusu var. Şimdiki zamanın popülist diline, acımasız alaycılığına, role olan yatkınlığına karşı bir soğuma hali var. “Öte Geçeler”den önce kişinin kendi haklılığı ile politik düşünce içerisinde kendisini ifade edebileceğini sanıyordum. Meğer her şey hesap kitapmış, şiir de kimlik de pekâlâ birer araç olarak kullanılabilirlermiş. Ben şairin kendisini tek başına inşa edebileceğine inanırdım, meğer o çok anlamlandırdığım tavrın karşılığı yanlış anlaşılmakmış, önemli olan yine kişiselliğini öne sürmek, kişiselliğin peşinde sürekli küçük hesaplar peşinde koşmakmış. Bu hayalkırıklığı ile öncelikle “ben” fikrinden çekildim, sonra da kaybolmak, kaçmak, başkalarına karışmak beni ilgilendirmeye başladı. “Öte Geçeler” boyunca otostop ile Doğu’yu gezerken kendilik iddiası taşımıyordum. Bu, mümkün de değildi.

‘Köpek Adam Şair’i çok çok beğendim…
“Köpek Adam Şair”, bir üst bilinç şiiri olsun istedim. Kitabın ilk bölümünde kolektif birikime eğilmiş bir şiirin öznellik karşısındaki parçalı tavrını görüyoruz. Buğu içerisinde, “elleri boş, tekrarsız, yalnızlığa” sürüklenen uğursuz bir yokluk hissi bu, hem kendisi, hem de bir başkası olabiliyor. Öyle ki pek çok başka ses beliriyor: Geyiğin sesi, sevgilisini kaybetmiş aşığın sesi, büyücü sanılan kadının sesi. “Köpek Adam Şair” ise, bu deneyimimden edindiğim bilgiyi şimdiki zamana, kendi varlığıma taşıdığım bir uzun şiir. Bir yol şiiri. Bunu ben bile söylemekten çekiniyorum ama sanırım o kaybolmak isteyenin çıkacağı yolculuğu önceleyen bir şiir.

Yazar Fotoğrafları: Rob Tate

Öte Geçeler / Yazar: Fırat Demir / 160. Kilometre / Şiir / Kapak tasarımı: Ömer Ozan Erdoğan / Editör: Ömer Şişman / Nisan 2015, 1. Basım / 88 Sayfa

Fırat Demir; İstanbul 1991 doğumlu. İlk şiir kitabı ‘Yeni Cüret Çağı’ 2012’de yayınlandı. İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi eğitimini yarıda bırakan Demir, New York’ta yaşıyor. ‘Öte Geçeler’ ikinci şiir kitabı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.