Fişlemenin Kısa Tarihi – Hüseyin Aygün

 

“Fişleme, neredeyse dünyanın her yerinde kullanılan bir izleme ve yönetme yöntemidir. 21. yüzyıla gelindiğinde, internetin ve dolayısıyla bilgi ağının genişlemesi, devletlerin bu yönteme giderek daha sık başvurmasını beraberinde getirdi. Giderek genişleyen bir fişleme alanı oluştu ve bu alanın kontrolünü de yine devletler ele geçiriyor. Türkiye’de fişleme çoktan beri devlet idelojisinin resmi araçlarından biri haline gelmiş durumda. Hayatın olduğu her yerde, devlet bir şekilde araçlarını çalıştırıyor ve insanların da en doğal eylemlerini dahi fişlemenin konusu, hatta aracı haline getirebiliyor. Siyasi görüşten cinsel eğilime, mezhep farklılığından bıyık bırakma şekline kadar her “ayrıntı”, devlet tarafından hakkınızda bir fiş oluşturulmasına, yani fişlenmenize yol açabiliyor. Bu kitabı satın almış olmanız dahi devlette bir fişinizin olmasına neden olabilir. 24. dönem TBMM milletvekili ve İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu üyesi Hüseyin Aygün, fişle(n)me sorununun algılanması ve yeniden değerlendirilebilmesi için yazdığı bu kitapta, hem geçmişin hem de bugünün izlerini sürüyor. Halkın devletle olan ilişkilerinde yaşadığı, her an suçlanma ve “şüpheli” durumuna düşürülme ihtimalinin getirdiği sorunları dile getiriyor. Fişlemenin Kısa Tarihi, kendi ülkesinde düşman görülenlerin ve her an görülebilecek olanların kısa ama anlamlı öyküsünü belgeleri ve tanıklarıyla anlatıyor.” Fişlemenin Kısa Tarihi’nden bir bölüm paylaşıyoruz.

Edebiyatta Fişleme

Ondördüncü yüzyıl “Ütopya” ve “Güneş Ülkesi” umuduna yol açmıştır. O dönemin “iyimser ütopya”larına karşı geçen yüzyıl Biz, Cesur Yeni Dünya, 1984 gibi karamsar “karşı-ütopya”lara sahne olmuştur. Eşitlik ve özgürlük vaat eden ütopyalardan gözetim toplumunun resmedildiği karşı ütopyalara geçilmesi bireyin tüm hayatını didik didik eden totaliter politikalar dönemine işaret etmektedir.

Edebiyat, iktidarların gözetim, dinleme, takip, fişleme ve nihayet yok etme politikalarını etkileyici biçimlerle anlatmıştır. Anı, hikâye ve roman başta olmak üzere edebi türlerin tümünde izleme ve gözetim başta olmak üzere fişleme geniş yer tutmuştur. Bazen devlet yöneticileri yazdıkları anı kitaplarıyla fişlemeye bizzat değinmiş, bazen bir savaş muhabiri günlük tutarak ayrımcılığı dile getirmiş, bazen bir sosyalist muhalif deneyimlerini yazarak siyasi ortama ışık tutmuştur. 20. yüzyılın ilk yarısında başlayıp günümüzde hâlâ süren “karşı-ütopya” türündeki roman, herhalde devletlerin bireyi izlemesi, dinlemesi ve fişlemesi sürecini en iyi şekilde anlatmayı başarmıştır. Burada aklımıza en popüler isim olarak George Orwell’in ve 1984’ünün gelmesi kaçınılmazdır.

Abdülhamit ve Kadıköy Vapurunu Dinletmek

İhbar veya jurnal dendiğinde Türkiye’de akla ilk olarak Sultan Abdülhamit’in gelmesi doğaldır. İmparatorluğun dağılmaya yüz tuttuğu, milliyetçiliğin her gün yeni bir bölgeyi imparator-luktan kopardığı bir çağda, 19. yüzyılın sonundan 20. yüzyılın başına dek padişahlık yapan Abdülhamit “imparatorluğu bir arada tutmak” adına ilk iş olarak güçlü bir ihbarcı ağı kurmuş ve her an saraya akan jurnaller aracılığıyla toplumu fişleyerek denetim altında tutmayı planlamıştır.

Sultan Abdülhamit bizzat kendisinin yazdığı anılarında, Doktor Nazım’la ilgili kişisel izlenimlerini naklederken, “Kadıköy vapurunu bile dinlettiğini” itiraf etmiştir. Doktor Nazım’ın kendisi hakkında “vapurda eleştiriler yaptığını” tespit ettirdiğini belirten Abdülhamit, ne derece yaygın ve güçlü bir jurnal örgütü kurdurduğunu da böylece ortaya koymaktadır. Abdülhamit, “Benim zamanımda hududumuz İşkodra’dan Basra Körfezi’ne, Karadeniz’den Afrika’nın kum çöllerine uzanırdı” sözleriyle ihbarcılığa duyduğu ihtiyacın altını çizmektedir.

Abdülhamit şiddetli bir ölüm korkusu içinde yaşamıştır. Osmanlı esasen “suikast psikozuna” tutulmuş bir hanedandır. 1826’dan beri padişahlara yönelik herhangi ciddi bir suikast girişimine rastlanmadığı halde, Abdülhamit, “Ben hala o inançtayım ki, rahmetli amcam Sultan Abdülaziz intihar etmiş değil, öldürülmüştür” diye yazmıştır. Bu psikoloji Abdülhamit’i “her taşın altında bir düşman gören” bir haletiruhiyeye sokmuştur. Çare ise binlerce jurnalciye maaş veren bir devlet örgütlenmesi kurmaktır.

Abdülhamit, istihbarat ve jurnal konusuna da anılarında değinmektedir: “Osmanlı’da töre budur. Padişah tebaasının ne düşündüğünü, hangi şikâyetleri olduğunu, bir yandan kendi valilerinden, kadılarından hükümet yolu öğrenir, bir taraftan ülkenin dört bir bucağına serpilmiş tekkelerin şeyhlerinden, dervişlerinden haberler toplar ve buna göre ülkeyi idare eder. Ceddim Sultan Mahmut [II. Mahmut] buna gezginci dervişleri de ekleyerek istihbaratı genişletmişti. Bir gün Londra sefiri paşadan eski Sadrazam ve Serasker Hüseyin Avni Paşa’nın İngilizlerden para aldığını öğrendim. Devleti padişah adına idare eden bir sadrazam kendi devletine ihanet ediyorsa, istihbaratı da elbette kendi işine geldiği gibi saraya duyururdu. Tedirgin olmuştum, müteessirdim. İşte bugünlerde Mahmut Paşa bana geldi ve Jön Türkler’den bazıları hakkında haberler getirdi. Getirdiği haberler mühimdi. Kendisine bunları nasıl öğrendiğini sordum. Hususi bir istihbarat teşkilatı kurmuş, bazı kimselerin yakınlarını para ile elde etmişti. Bu kimseler kendisine görüp duyduklarını haber veriyorlar, o da bunları değerlendiriyordu. İsterse kardeşimin kocası olsun, devletin bir paşasının devletten gizli ve ayrı bir istihbarat kurması doğru olamazdı. Kendisine teşkilatı hemen bana devretmesini ve bundan böyle bu işlerle uğraşmamasını söyledim. Teşkilatı bana devretti ama bundan çok alındı. Yabancı devletler, kendi emellerine hizmet edecek kimseleri vezir ve sadrazam mertebesine kadar çıkarabilmişlerse, devlet güven içinde olamazdı. Doğrudan doğruya şahsıma bağlı bir istihbarat teşkilatı kurmaya bu düşünce ile karar verdim. İşte düşmanlarımın Jurnalcilik dediği teşkilat budur! Vatandaşı değil, hazineden maaş aldıkları, Osmanlı nimeti ile gırtlaklarına kadar dolu oldukları halde, devletime ihanet edenleri tanımak, takip etmek için!”

Abdülhamit’in anılarında açıkça gelişimini anlattığı “özel örgüt kurmak” eylemi, tıpkı gözetleme, dinleme ve fişlemeyi yaygınlaştıran jurnalcilik gibi Türkiye siyasi tarihinde bir “gelenek” olacaktır. Abdülhamit’ten tam 80 yıl sonra başbakan Tansu Çiller’in “özel örgüt” kurduğu, tehdit, haraç, gasp, cinayet, yol kesme, adam kaldırma suçlarını işlediği ileri sürülecektir.

Tansu Çiller’in “Elimizde PKK’ya destek veren işadamlarının listesi var, gereğini yapacağız” demeci, ardından İzmit-Sapanca hattında kimi işadamlarının kaçırılması ve yargısız infazla katledilmesi unutulmamıştır. Katledilen bu kişilerin iktidara bağlı resmi veya paramiliter görevlilerce önceden takip edilerek fişlendiği ve “listeye alındığı” görülmüştür.

45 Fişli Komünist

Türk siyasi tarihindeki en önemli pogromlardan biri olan 6-7 Eylül Olayları hakkında yazılan anılar da fişleme hakkında ilginç bilgiler yansıtmaktadır.

Yunanistan’da bulunan Atatürk’ün evine MAH üyesi bir provokatörce atılan ses bombasının Türkiye’de duyulmasının ardından Özel Harp Dairesi’nin örgütlediği binlerce insan İstanbul ve İzmir’de Rum, Yahudi ve Ermenilerin mülklerine saldırmıştır. Cinayet, yağma, hırsızlık ve tecavüz eylemlerine seyirci kalmakla yetinmeyen polis teşvik etmekten de geri kalmamıştır.

6-7 Eylül saldırılarıyla sermayenin daha fazla homojenleştirilmesi hedeflenmiştir. Rum-Ortodoks Cemaati’nin varlığı sona ermiştir. 2.200 Rum, 900 Ermeni, 400 Müslüman ve 400 Musevi’ye ait işyeri tahrip edilmiştir. 670 Rum, 150 Ermeni, 25 Musevi ve 40 Müslüman evi yakılıp yıkılmıştır. 95 Rum-Ortodoks, 1 Rum-Katolik ve 3 başka kilise tahrip edilmiştir. Rum Cemaati’ne bağlı 48 okuldan 36’sı ağır zarar görmüştür. İstanbul’da yayınlanan ve tirajı 27 bine ulaşan Rumca gazeteler de saldırıların hedefi olmuştur. Tahrip, hırsızlık ve yağma sonucu doğan maddi zarar 54 milyon dolara ulaşmaktadır.

Saldırılarda 11 ila 15 kişi öldürülmüş, 300 ila 600 kişi yaralanmıştır. Özellikle Rum kadınlara tecavüz edildiği görülmüştür. 19 Eylül-17 Ekim 1955 arası 4.256 kişi sorgulanmıştır. Beyoğlu, Beyazıt, Kadıköy, Ankara ve İzmir Özel Mahkemelerinde açılan davalarda çeşitli suçlardan yargılamalar yapılmıştır. Yargılamalar bittiğinde 228 kişi mahkûm edilmiş, 61 kişi beraat etmiş, 208 vaka ise düşmüştür. Neticede hemen sıkıyönetim ilân edilmiştir.

DP hükümetince tertiplenen provokasyonun taşeronları ise MAH, Kıbrıs Türktür Cemiyeti, gençlik örgütleri ve bazı sendikalardır. 1955’de gayri Müslimlerin hepsi İstanbul’da yaşamaktadır. Toplam nüfusları 263 bine ulaşmaktadır. 6-7 Eylül saldırılarından sonra Türkiye nüfusunun sadece %1.1’ini oluşturan gayri Müslimler hızla göç etmeye başlamıştır. Sayıları 1960’ta 230 bine, 1965’te ise 206 bine kadar düşmüştür.

DP Hükümeti, 6-7 Eylül saldırılarına dünyadan yükselen tepkiler karşısında sorumluluğu komünistlere yıkmakta gecikmemiştir. Menderes radyodan kendi sesiyle yayınlanan sıkıyönetim bildirisiyle, eylemleri komünistlerin gerçekleştirdiğini ilân etmiştir. Bu bildiriden birkaç saat sonra önceden rastgele siyasi polis dosyalarından tanzim edilen “fişli liste”de bulunanlar gözaltına alınmaya başlanmıştır. Hulusi Dosdoğru, tıpkı Aziz Nesin, Kemal Tahir, Hasan İzzettin Dinamo, Doktor Müeyyet Boratav, Asım Bezirci, Doktor Nihat Sargın ve İlhan Berktay gibi “45’lik Fişli Komünistler Listesi”nde adı olduğundan eski Harbiye binasındaki üstü her yağmurda zırıl zırıl akan taş hücreye atılanlardan biridir. Anılarında “Böyle bir olayın tam karşısında yer aldığım halde gözaltına alındım ve suçlandım” diye yazacaktır. Tek “suçu”, eskiden gözaltı kaydının oluşu ve emniyetteki fişidir.

Dönemin İçişleri Bakanı Namık Gedik, İstanbul emniyet müdürüne “50-60 kişilik komünist listesi hazırlansın” şeklinde emir vermiştir. Böylece daha evvelden TKP ve TSEKP davalarından haklarında soruşturma açılan ve emniyette “fişleri bulunan” insanlardan oluşan bir listeye göre gözaltılar başlamıştır. Ancak liste aceleye getirilmiştir. Siyasi polis listeye göre Esat Adil Müstecabi’yi almak için avukatlık bürosunu basınca yerinde bulamadığı için ortağı Faik Muzaffer Amaç’ı gözaltına almıştır. Hedef “fişliler listesi”ni dolduracak kadar adamı içeri almaktır. Faik Muzaffer Amaç’ın o güne kadar tek bir soruşturma dosyası bile yoktur. Onunla aynı büroda avukatlık yapması içeriye atılmasına yetmiştir. Aziz Nesin ile 1948’de askeri cezaevinde birlikte yattığı için fişlenmiş olan Tayyareci Celal lakaplı Celal Benneci ise, 8 Eylül sabahı evini basan siyasi polislerce alınamamıştır. Zira bir yıl evvel ölmüştür.

O dönem üç büyük şehirde ilân edilen sıkıyönetim rejiminin komutanı Orgeneral Nurettin Aknoz, “6-7 Eylül olaylarının tertipleyicisi komünistler Sultanahmet Meydanı’nda salkım salkım asılacak” emrini vermiştir. Bu beyanat, aslında 6-7 Eylül’ün emniyette fişi olan komünistlere yıkılmak istendiğini en açık kanıtı olmuştur.

Naziler, Sovyetler, Fişler

İnsanlık tarihindeki en kanlı savaş, hiç kuşkusuz ki Hitler’in Polonya’ya saldırısıyla başlayan İkinci Dünya Savaşı olmuştur. Milyonlarca insanın hayatına mal olan savaş, öncesinde ve sonrasında Avrupa’da ve özellikle Nazi yönetimindeki Almanya’da ve Sovyetler Birliği’nde yaşananlar ve ortaya çıkan edebiyat paha biçilmez bilgiler sunmaktadır.

“Büyük Temizlik” Sovyetler Birliği’nde 1930’ların sonlarında, halka açık ve tartışmalı üç mahkemeyle bir dizi kapalı ve gizli tutanaklı duruşma sonucu birçok tanınmış eski Bolşevik’in ihanetle suçlanarak idama veya hapse mahkûm edildiği dönemin adıdır.

Vasili Grossman (1905-1964), Ukrayna’da doğmuştur. Moskova’da kimya eğitimi gördükten sonra, Donbass Havzası’nda kimya mühendisi olarak çalışmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın başından itibaren savaş muhabiri olarak Sovyet ordusuyla beraber Moskova, Stalingrad, Kursk, Berlin savaşlarına katılmıştır. Yaşam ve Yazgı’yı 1960 yılında bitirmiştir. Romanı yayınlanmamış, devlet güvenlik organı el koymuştur. Grossman romanının yayınlandığını göremeden ölmüştür. Roman yurtdışına kaçırılmış, 1980 yılında İsviçre’de yayınlanabilmiştir.

Yaşam ve Yazgı, sadece bir edebiyat eseri değil, tarih açısından da son derece önemli bir eserdir. Roman bütün bir çağın portresini sunmayı başarmaktadır. Bu yüzden kitap, “Yirminci Yüzyılın Savaş ve Barış’ı” olarak nitelenmiştir.

Grossman’ın “Büyük Temizlik” sırasında yaşanan tutuklama ve sorgulamalarla ilgili yazdığı birkaç öykü ancak 1960’larda yayınlanabilmiştir. Totalitarizmin hüküm sürdüğü bir devlette yaşamanın yol açtığı güçlükleri ve bir bireyin totalitarizmin baskılarına karşı koymasının ne kadar güç olduğunu Grossman’dan daha iyi dile getirmiş kimse yoktur:

“Ama görünmeyen bir güç onu eziyordu, bu gücün hipnotize edici ağırlığını hissediyordu, bu güç onu kendi istediği gibi dü-şünmeye, kendi dikte ettiklerini yazmaya zorluyordu, bu güç onun içindeydi, yüreğini donduruyordu, iradesini zayıflatıyordu, bu güce boyun eğenlere ancak böyle bir gücü üzerinde hissetmeyenler hayret edebilir, bu gücü üzerinde hissetmiş olan insanlar başka bir şeye, bir an olsun parlayabilme gücüne, öfkeyle ağzından çıkmış bir söze, ürkek ve hızlı bir protesto jestine hayret ederler.”

Yaşam ve Yazgı’nın büyük başarısı İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi ve Sovyet Devletlerinde yaşananları ustaca betimlemesi olmuştur. Grossman, Nazizmin toplum üzerindeki korkunç baskısını ve yarattığı tahribatı şöyle dile getirmektedir:

“Nasyonal Sosyalizm tarafından yaratılmış yeni bir siyasi mahkûm tipi ortaya çıkmıştı: Suç işlememiş suçlular. Mahkûmların çoğu arkadaşlarıyla konuşurken Hitler rejimi hakkındaki eleştirilerini dile getirdikleri, politik içerikli fıkra anlattıkları için kampa düşmüşlerdi. Bildiri dağıtmamışlar, yasadışı partilere üye olmamışlardı. Bunları yapabilecek olmakla suçlanıyorlardı. Kötü çalıştıkları için işçilerin toplama kamplarına kapatılması da Nasyonal Sosyalizmin bir buluşuydu. Bir adi tutuklunun politik tutuklu üzerindeki üstünlüğü de Nasyonal Sosyalizmin bir yeniliği olarak ortaya çıkıyordu. Yılan oynatıcısı bir Hindu’ya da, Alman resim sanatını öğrenmek için Tahran’dan gelmiş bir İranlıya da, fizik öğrencisi bir Çinliye de Nasyonal Sosyalizm ranzada bir yer, bir tas sulu çorba ve bataklıkta on iki saatlik bir çalışma hazırlamıştı.”

Grossman faşist Alman işgali sırasında Sovyetler Birliği’nin siyasal baskı, izleme, fişleme ve ihbar ortamını da dürüstçe ortaya koymuştur: “Tutuklanan halk düşmanlarının, teröristlerin ve kundakçıların yerine gelenlerin kısa bir süre sonra kendilerinin de halk düşmanı, ikiyüzlü adamlar olduğu anlaşılıyor, onlar da tutuklanıyordu. Bazen üçüncüde işe alınan insanların da halk düşmanı oldukları ve tutuklandıkları oluyordu.”

“Leningradlı bir arkadaşı Krimov’un kulağına hücrede kendisiyle birlikte Leningrad bölge komitelerinden birinin üç sekreterinin kaldığını fısıldamıştı. Her yeni atanan sekreter kendisinden bir öncekinin halk düşmanı ve terörist olduğunu ileri sürmüştü. Birbirlerine öfke ve kırgınlık duymaksızın aynı hücrede yan yana yatıyorlardı.”

Grossman’ın anlattığına göre, Sovyetler Birliği’nde kocalarını ihbar etmeyen kadınlar sürgüne gönderilmiştir. Yirmili yıllarda yetenekli pek çok genç sosyal kökeni yüzünden okuyamamıştır. Asilzadelerin, Çarlık subaylarının, fabrikatörlerin ve tüccarların çocukları yüksekokullara kabul edilmemiştir. Bu çocukların “aile ve sınıf fişlemesi” nedeniyle ayrımcılığa uğra-dığı açıktır. Grossman, “varlıklı sınıflara mensup” aile çocuklarının fişlendiğini, “masumiyet hakkının” çiğnendiğini, “suçların şahsiliği” prensibinin rafa kaldırıldığını Yaşam ve Yazgı’da çarpıcı biçimlerde göstermektedir. Grossman, çocukların Sovyet Hükümeti tarafından fişlendiğini söyleyecektir.

Sovyet tarihinde bir kişinin değil, bir kitabın tutuklandığı iki olay vardır. Gizli Servis OGPU, Mayıs 1926’da Mihail Bulgakov’un (1891-1940) evinde arama yaparken Bir Köpek Kalbi’nin iki kopyasına el koymuştur. Bu kopyalar iki yıl sonra geri verilmiştir.

“AKP Türkiye”sinde, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez “kitabın tutuklanması” vakası yaşanmıştır. Ahmet Şık tarafından Fethullah Gülen Cemaati hakkında kaleme alınan İmam’ın Ordusu adlı kitap hakkında, İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi henüz kitap yayınlanmadan evvel “kitabın tüm elektronik ve basılı kopyalarına el koyma kararı” vererek toplatmış, kitabı bulunduranlara bile “terör örgütüne (Ergenekon) yardım yataklık” suçundan dava açılacağını ilân etmiştir. “Kitabın tutuklanması”nın kaynağı ise İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün 17 Mart 2011 tarih B.05.1.EGM.4.34.46 755 sayılı yazısı ekinde sunulan 16 Mart 2011 tarihli 49 sayfalık rapordur. Bu rapor İmam’ın Ordusu‘nu fişleyen bir istihbarat belgesidir. Grossman’ın geçen yüzyıldaki dev eseri Yaşam ve Yazgı’nın “yazgısı”, AKP döneminde gazeteci Ahmet Şık tarafından paylaşılmıştır.

fislemenin_kisa_tarihi2

İki Kamp

İnsanlık, İkinci Dünya Savaşı’na giderken Avrupa’da ve Sovyetler Birliği topraklarında birden ortaya çıkan “kamp” olgusu göze çarpmaktadır. Almanlar, Yahudiler başta olmak üzere çingeneleri, komünistleri, sosyal demokratları, eşcinselleri, başka ulusları kamplara doldurarak yok etme siyaseti izlemiştir. Büyük Temizlik’in başladığı 1937’den itibaren Sovyetler Birli Birliği’nde daha sonra 1.3 milyona ulaşan sayıda insan kamplara doldurulmuştur. Sovyetler Birliği “aykırı sosyal unsurlara” savaş açmış, bununla da yetinmeyerek akrabaları tutuklanmış öğrencileri “aile mensuplarını kınamaya” zorlamış, yanaşmamaları halinde üniversiteden atılmalarını istemiştir. Her iki yakada kampa giden yol, geniş çaptaki izleme, ihbar ve fişleme faaliyetleriyle başlamıştır.

Hem Gulag’da hem de SS Kampı’nda kalmış ve kurtulmuş olan nadir sayıda insandan biri olan Margerete Buber-Neumann’ın (1901-1989) anıları ilginçtir. Alman Komünist Partisi üyesi olan Margerete Buber-Neumann, kocası Heinz Neumann’ın 1937’de Sovyetler Birliği’nde tutuklanmasıyla “şüpheli kişi” statüsüne alınmıştır. Kocası önce beş yıl cezaya çarptırılarak Sovyet çalışma kampı olan Gulag’a kapatılmıştır. Daha sonra kendisinden bir daha haber alınamamıştır. 1939 yılı gelip çattığında Gulag’ta zorla çalıştırılan insan sayısı, çoğunluğu erkek olmak üzere 1.3 milyonu bulmaktadır. Kısa zaman sonra Gulag’ın bir misafiri olan Margerete Buber-Neumann, Sovyet-Alman Saldırmazlık Paktı’nın bir sonucu olarak daha sonra Hitler’e teslim edilecektir. Almanya’da kaldığı Ravensbrück Kampı, 1945’te tarihin tuhaf bir cilvesi olarak Kızıl Ordu askerleri tarafından kurtarılacaktır. Beş yıl evvel aynı askerler onu Nazilere teslim etmiştir.

Margerete Buber-Neumann’ın kendi kalemiyle yazdığı sınırlı anıları, tartışmalı pek çok yan içerse de İki Diktatörlük Altında adıyla basılıp yaygın şekilde dağıtılmıştır. Margerete, Sibirya’ya gönderilmek üzereyken başka bir tutuklu olan arkadaşı Stefanie Brun’un endişelerini şöyle aktarmaktadır:

“On altı yaşındaki kızının tutuklanacağı endişesi içindeydi, çünkü Sovyet yasaları, büyük çocukları, ebeveynlerinin suçlarından dolayı sorumlu tutuyordu.”

Buber-Neumann, Gestapo’ya teslim edildiğinde yine benzer bir gerekçeyle toplama kampına gönderilmiştir:

“Margarete Buber’in geçmiş yaşamı göstermektedir ki, her ne sebeple olursa olsun serbest bırakıldığında İllegal Komünist Partisi için faaliyetlerde bulunacaktır. Bu yüzden toplama kampına gönderilmesi gerekmektedir.”

Gulag ve toplama kampında uzun yıllar kalmış Buber-Neumann, Alman ve Sovyet sistemlerinin kişileri suçlu olarak damgaladığını, “Hitler ile Stalin arasında hiçbir fark bulunmadığını” savunmuştur.

Kızıl Ordu askeriyken Temmuz 1943’te Polonya sınırında yakalanan ve Buchenwald Kampı’na nakledilen ve sonraki 10 yılını da Gulag’ta geçirerek “her iki kampta kalan” az sayıda başka bir tutuklu olan Lev Mişçenko’nun mektupları da konuya ışık tutacak bilgiler vermektedir. Nisan 1945’te Batı Müttefiklerinin ve Kızıl Ordu’nun ilerlemesi karşısında uzun zamandır kaldığı toplama kampı boşaltılan ve “uzun yürüyüş”e zorlanan Mişçenko, bir grup arkadaşıyla birlikte yürüyüş sırasında kaçmayı başarır. ABD askerlerine sığındıktan sonra iade edildiği Sovyet askerleri cephesinde “şüpheli kişi” muamelesine uğrayacaktır. NKVD tarafından “Alman casusu” olmakla suçlanan Lev Mişçenko, Askeri Mahkeme’de önce “vatana ihanet” suçundan ölüm cezasına, daha sonra cezası bir kampta “10 yıl mecburi çalışma hapsi”ne çevrilerek Gulag’a gönderilir.

Mişçenko’nun Gulag’tan yazdığı mektuplara göre, mah­kûmların kaç paket veya mektup alabileceği konusunda herhangi bir kısıtlama bulunmamaktadır. Sansür hafiftir. Yer yer kampa ziyaretçi girişine ve hatta eşle görüşme ve cinsel birlikteliğe izin verilmektedir. Mahkûmların bahçelerde sebze yetiştirmeleri mümkündür. Sinema, tiyatro veya sportif etkinlikler yapılabilmektedir. Bizzat Mişçenko’nun “kitap dolu iki valizi” vardır. Gulag’ta cezalarını tamamlamış, gidecek yeri olmayan ve ücret karşılığı çalışan “serbest işçiler” de bulunmaktadır. Gulag yönetiminin çalışma kamplarındaki bilim insanlarını saptama ve Sovyet ekonomisinin uzmanlık dallarına, özellikle Gulag’ın denetimindeki askeri araştırma enstitülerine aktarma politikası söz konusudur. Sovyet uçak tasarımcısı Andrey Tupolev (1888-1972) tutuklandığı 1937’den sonra gizli bir NKVD araştırma ve geliştirme laboratuarında mahkûm olarak çalışmış ve 1943’te “Stalin Ödülü” almıştır. Leonid Ramzin (1887-1948) Gulag’ta 1930’dan 1936’ya kadar hapis yatmış bir Sovyet ısıtma mühendisi olarak, aynı yıl Stalin Ödülü’ne layık görülmüştür.

Buber-Neumann’ın tersine Primo Levi de Lev Mişçenko’ya yakın görüştedir. Levi’ye göre Alman toplama kampları ile Rus Gulagları arasında temelden bazı farklar vardır. Öncelikle amaçlar farklıdır. Alman kampları insanları yok etmek ya da sindirmek şeklindeki eski amaca, “Modern” ve canavarsı bir amaç eklemiştir: belli halkları ve kültürleri dünyadan silmek. Gaz odaları ve ölü yakma fırınları milyonlar ölçeğinde insan yaşamını ve bedenini yok etmek üzere bilerek tasarlanmıştır. Tüyler ürpertici rekor, Ağustos 1944’te, tek bir günde 24 bin ölüyle Auschwitz’dedir. Sovyet kamplarında, Stalinciliğin en koyu yıllarında bile tutukluların ölümü açıkça aranan bir şey değildir. Ölüm, açlık, soğuk, hastalık, yorgunluktan kaynaklanan bir yan üründür. Alman kamplarına genelde çıkılmamak üzere girilmektedir. Ölüm dışında bir son öngörülmemiştir. Sovyet kamplarında ise bir son her zaman öngörülmüştür. Özel bazı farklar da vardır. Sovyetler Birliği’nde gardiyanlarla tutuklular arasındaki ilişkiler daha az insanlık dışıdır. Hepsi aynı halktan insanlardır, aynı dili konuşmaktadırlar. Nazizm’de olduğu gibi “üst insanlar” ya da “alt insanlar” değillerdir. Hastalar kötü bir tedaviyle de olsa iyileştirilir, çok ağır bir iş karşısında bireysel veya toplu bir protesto düşünülebilir bir şeydir, beden-sel cezalandırılmalar seyrektir ve çok acımasız değildir, evden mektup ve yiyecek paketleri almak mümkündür, kısacası, insan kişiliği kesin olarak yadsınmamakta ve tümüyle yitirilmemektedir. Bunun aksine Yahudiler ve çingeneler açısından Nazi kamplarında kıyım neredeyse eksiksiz olarak uygulanmaktadır. Kıyım, yüz binlercesi gaz odalarında öldürülen çocuklar karşısında bile durmamaktadır. Bu ise insanlık tarihinin tüm vahşilikleri arasında benzeri olmayan bir şeydir. Bunun sonucu olarak iki sistemde ölüm oranları çok farklıdır. Sovyet kamplarında ölüm oranı %30 civarındadır, Alman kamplarında ise bu oran %90-98’dir. Sovyet kamplarının sosyalizmle hiçbir ilgisi yoktur, aksine sosyalizmin üzerinde çirkin bir leke olarak göze batmaktadırlar. Çar mutlakiyetçiliğinin barbarca bir mirasıdır. Gulagsız bir sosyalizm ortaya koymak mümkün, hatta kolaydır. Dünyanın birçok yerinde gerçekleştirilmiştir. Oysa toplama kampsız bir Nazizm düşünmek olanaksızdır.

Karşı-Ütopya Edebiyatı

Yirminci yüzyıl siyasi iktidarların çeşitli ülkelerde toplumu yoğun baskı altına aldığı, bunu polisiye ve askeri zor araçlarının yanı sıra teknik araçlarla, dinleme, izleme ve takip ederek kontrol altında tutma stratejilerine bağladığı bir dönem olmuştur. Hitler başta olmak üzere faşizmin Avrupa’yı “demir ökçe” gibi ezmesi ve kişisel hak ve hürriyetlerin kökünü kazıması bu dönemin başlıca özelliğidir.

G. Wells, Gelecek Günlerin Bir Öyküsü, ve Uyuyan Uyanınca; E. M. Forster, Makine Duruyor; Yevgeni Zamyatin, Biz; Aldous Huxley, Cesur Yeni Dünya ve nihayet George Orwell, 1984 ile bu totaliter dünyayı erkenden haber vermektedir.

Biz, sonradan Orwell ve Huxley gibi yazarların da esin kaynağı olacaktır. Zamyatin “totalitarizm tehlikesine” henüz 1920’lerde dikkat çekmeyi başarmıştır. Önceleri Çar’a karşı mücadele eden bir Bolşevik olan Zamyatin, devrimden sonra gönüllü olarak Paris’e sürgüne gitmiştir. Biz’i yazsa da ülkesinde basılması mümkün olmamıştır. İngilizce’den çevrilerek Rusça yayınlanması 1924’ü bulmuştur. Yazarlar Birliği’nden atılan Zamyatin’in kitaplarının yayımı ve oyunlarının sahnelenmesi yasaklanmıştır.

Zamyatin distopyayı radikal bir eleştiri silahına dönüştürmüştür. Biz, totaliter toplumu resmetmektedir. Biz, “26. yüzyıl toplumunun bireyi dışlamasını ve bürokratik devletin her şey haline geldiği bir dönemi” anlatmaktadır. Bu toplumda ad, özel bir hayat veya bireysellik yoktur. Sadece kişilere verilmiş numaralar vardır. Mahremiyet yoktur, saydam cam duvarların arkasında yaşam sürmektedir. Bireyin her dakikasını devlet belirlemektedir. Erkek ve dişi “numaralar” yalnızca izin belgeleriyle önceden belirlenmiş yerlerde sevişme saatlerinde “perdeleri” indirme hakkına sahiptir.

Biz, yayınlandıktan 27 yıl sonra “en demokratik batı ülkesi” olarak bilinen İsveç’te yurttaşlara ulusal kimlik numaraları verilerek bu numaraların “kamu hizmetinden yararlanmanın ön koşulu” haline gelmesi ilginç olsa gerekir. Hem de çok erken bir dönemde, Biz’in tasavvur ettiği distopya “gerçeğe” dönüşmüştür.

Biz’in resmettiği toplumun, baskıcı veya totaliter tüm iktidarlara dair bir mesaj içerdiği açıktır. Zamyatin, “eski bir Bolşevik” olarak burjuvaziye karşı 1917’de Rusya’da gerçekleşen işçi-köylü devriminden sonra hayal kırıklığına uğramış görünmektedir. Eseri, kapitalist ya da sosyalist bir ülkede kişisel hak ve hürriyetlerin, mahremiyetin, özel yaşama saygı ilkesinin, dinlenmeme, izlenmeme, gözetlenmeme haklarının savunusu, cinsel veya özel toplumsal ilişkilere müdahalenin önlenmesi vb. hak ve özlemleri dile getirmektedir. Zamyatin’in yazdıklarının Sovyetler Birliği’nde yasaklanması inkâr edilemeyecek bir veridir. Sovyet Sosyalizmi, Zamyatin’in eserlerini yasaklayarak Biz’de dile gelen sorunları ve eleştirileri de tartışmayı yasaklamış veya ertelemiştir. Bugün bu tartışmanın o dönemde yapılmasının anlam ve değeri daha iyi görülebilmektedir.

Zamyatin ile aynı yoldan yürüyen Huxley’in yazdığı Cesur Yeni Dünya, daha baskıcı, daha planlı, her şeyin önceden sımsıkı kurallara bağlandığı bir topluma dair başka bir “karşı-ütopya” kurgusudur.

İnsanlar “Kuluçkalama ve Şartlama Merkezi”nde üretilmekte, hikâyenin geçtiği Londra’daki dev binanın önündeki dev çerçeve içinde “Topluluk, Benzerlik, İstikrar” sloganı yazmaktadır. Tüpler, mikroskoplar, belli derecelerdeki sıcaklık ve spermatozoerler bir araya gelince insan laboratuarda tasarlanmaktadır. Bu binalarda bir değil, yüzlerce insan “yetiştirilmektedir”. Cesur Yeni Dünya, baskı ve zorbalıkla ayakta kalan her iktidarın “benzer” insan tasarlamasına yönelik radikal bir eleştiridir.

Orwell ise 1984 ile Thomas More’un Ütopya’sını tersine çevirerek bir “karşı-ütopya” romanı yazmıştır. 1948’de yazdığı romanının tarihinin son iki rakamının yerini değiştirmiştir. Her şeyin devletin denetiminde olduğu, bellekten yoksun bırakılmış, her türlü muhalefetin yok edildiği bir toplum portresi çizmiştir. Romanı yazdığı 1948’de toplumun bağrında yatan olası tehlikeleri ortaya koyan yazar, ABD’li bir sendikacıya yazdığı bir mektupta, “Kitapta anlattığım toplumun bir gün gerçek olacağını söyleyemesem de ona benzer bir toplumun gerçek olacağına inandığımı söyleyebilirim” demiştir.

Roman bir “büyük gözaltı”yı anlatmaktadır. Özgürlüklerin tümüyle yok edildiği bu toplumda insanlar birer otomata dönüşmüştür. Geçmiş ustaca “düzeltilir”, her an “Düşünce Polisi” ensenizdedir. Duvardaki “Büyük Birader”, posterde bile gözünüzü üzerinizden ayırmamaktadır. Her eve yerleştirilmiş “tele-ekranlar”, evinizin içinde bile sizi kontrol altında tutmaktadır. Söyledikleriniz her an işitilebilir, karanlıkta olmadığınız sürece her hareketinizin görülebileceği varsayımı içgüdüsel bir alışkanlık haline bürünebilirdir.

Romanın geçtiği Okyanusya’da hayat, korku, kaygı ve tedirginlik altındadır. Winston, Okyanusya’da yaşamaktadır. Düşünce Polisi onu nasıl olsa yakalayacaktır. Yakalamalar hep gece yapılır, ansızın irkilerek uyanmak, hoyrat bir elin omzunuzu sarsması, gözlerinize tutulan ışıklar, yatağınızı çevreleyen acımasız yüzler, çoğu zaman ne yargılama olur ne de bir tutuklama raporu tutulmaktadır.

Orwell’in romanda anlattığı Okyanusya, 2000’li yılların bugünlerindeki AKP Türkiye’sine çok benzemektedir. Okyanusya’daki Düşünce Polisi ve Türkiye’deki AKP-Cemaat polisi “ikiz kardeş” gibidir. AKP’nin yargı düzeninde insanlar yıllardır TEM polislerince izlenmekte, savcılar ve hakimlerce tutuklanmakta, dosyaları yıllarca gizli tutulmakta, delillerin açıklanması yılları almakta, bazı deliller, raporlar hiçbir zaman açıklanmamaktadır. AKP yargısı ve TEM polisinin tek delili var olup olmadıkları bile bilinmeyen “gizli tanık” adlı kişilerdir. Okyanusya’da ev içlerini bile gözaltında tutan tele-ekranlar vardır; AKP Türkiye’sinde ise kişilerin tüm hayatı, telefon ve ortam dinlemeleri adlı kontrol araçlarının gözetiminde sürmektedir. Sendika binaları, dernekler, spor kulüpleri, hastaneler, kahvehaneler, lokantalar ve hatta evler “mahremiyet hakkı” tanınmaksızın AKP tele-kulaklarının sınırsız ve yirmi dört saatlik kontrolü altında bulunmaktadır.

Tayyip Erdoğan, Türkiye’de Haziran 2013’te yaşanan Gezi Parkı direnişinin hemen öncesinde “İçki içen alkoliktir” tehdidiyle bireylerin özgürlük alanlarına ağır bir saldırı başlatmış, daha sonra ise “kızlı-erkekli öğrenci evleri” konusunu ortaya atarak “Gerekirse evlerin içine bile müdahale ederiz” tehdidini savurmuştur. Bu, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin hiçbir döneminde görülmemiş bir totaliter baskı türüdür. İnsan henüz, AKP döneminde Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sındaki gibi “Kuluçka Makinesi”nde üretilmese de giyimine, yiyeceğine, içeceğine, yaşadığı evin içine bile karışılarak ve baskı, takip, ihbar, fişleme ve cezai müeyyide tehdidi altına alınarak “şekillendirilmeye” çalışılmaktadır. Zamyatin’in, Huxley’in, Orwell’in resmettiği toplumsal düzen, Tayyip Erdoğan döneminde –nafile– kurulmak istenmektedir. Zamyatin, Huxley ve Orwell kurulacak tek tip toplumu “totalitarizm”, Tayyip Erdoğan ise “dindar nesil”, “dindar toplum” olarak adlandırmaktadır. Her ikisi de özü itibariyle aynıdır.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.
*Kitabın bu kısmında geçen dipnotlara bu okuma parçasında yer verilmemiştir. 

Hüseyin Aygün, Dersim’de doğdu. Ankara Hukuk Fakültesi mezunu. İki dönem Dersim Baro Başkanlığı yaptı, “Dersim 1938” ile ilgili çeşitli kitaplar yazdı; ilk eseri Zazaca’dır. İnsan hakları ile ilgili hukuki pek çok çalışma yürüttü. 2011’de CHP Dersim Milletvekili olarak parlamentoya girdi. Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu üyesi ve BirGün gazetesi yazarıdır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.