Foucault Hakkında Her Şey – David Macey

“Tamam, geçtiğimiz yüzyılın düşünce ve yaşam seyrini değiştiren birkaç önemli aktör var, peki ikinci yarısında Foucault kadar etkili kim var ki. Anlıyoruz, birkaç isim sayılabilir hemen, ama düşünce matrisimizi, bilgimizin arkeolojisini sanki ona borçluyuz. Ya da onu anlamaya, anlama çabamıza. Hayat tarzı ve hatta ölümüyle de çeşitli spekülasyonlara karışmış bu Fransız düşünürün biyografisini David Macey kaleme alıyor, onu anlama çalışmalarımıza katkıda bulunuyor. “Cinselliğin Tarihi, Hapishanenin Doğuşu, Kelimeler ve Şeyler, Deliliğin Tarihi gibi eserleriyle yakın okuma tarihimize damgasını vuran düşünce tarihçisi, teorisyen Michel Foucault’nun böylesi başyapıtları kaleme alabilmesinin ardında yatanları onun yaşamından başka nereden öğrenilebilir ki?” der gibi Macey. “Kim olduğumu tam olarak bilmenin gerekli olmadığını düşünüyorum. Yaşamanın ve çalışmanın temel önemini oluşturan şey, başlangıçtakinden farklı biri hâline gelmektir,” demiş Foucault, R. Martin ile yaptığı bir röportajda, vaktinde. Haklıdır da, doğrudan “şudur” diyebileceğimiz bir düşünür değildir Foucault. Zaten David Macey’nin de amacı bundan ziyade, Foucault’nun başlangıçtan sona kadar olan entelektüel gelişimini izlemek olmuş. Bu Macey başımıza iş çıkarıyor gibi görünüyorsa da, “What the Foucault r u talkin’ about?” deyip bir bakalım, bir okuyalım, değil mi?” Kitaptan bir bölüm yayımlıyoruz.

Nanterre’in merkezinde Dr. Foucault’nun adını taşıyan bir sokak vardır. Sokağın adı, o zamanlar Paris’in bir banliyösüne henüz dönüşmemiş olan bu çiftçi köyünde hayatını fakirlere bakmaya adamış olan 19. yüzyıl fizikçisi Paul Foucault’dan gelir. Kendisi hakkında pek fazla bilgi yoktur; beş parasız bir şekilde öldüğü bilinmektedir, zaten hastalarından ya çok az ücret alan ya da hiç ücret almayan birisinden de bu beklenmiştir. Minnettar hastalarının kendisine hediye ettiği gümüş kalem, ailesine miras bıraktığı tek olmuştur. Üç nesil boyunca ailede kalan bu kalem, Paul-Michel Foucault’nun küçük kardeşi Denys Foucault’da bulunduğu sırada çalınır ve bir daha bulunamaz.

***

Michel Foucault ve kardeşleri, Paris’te veya Paris’in banliyölerinde değil, başkentin üç yüz kilometre kadar güneybatısındaki Poitiers’de yaşayan zengin bir taşra ailesinde dünyaya gelmişlerdi. Foucault’nun 1900’de doğan annesi Anne Malapert, şehrin tıp okulunda ders veren anatomi uzmanı ve cerrah bir babanın kızıydı. Çevresi geniş, ailesi varlıklıydı. Kuzeni Jean Plattard, Paris’teki Sorbonne’da bir göreve atanıp Rabelais, Montaigne ve diğer Rönesans yazarları hakkında yaptığı bilimsel çalışmalarıyla meşhur olmadan önce bölgedeki üniversitede ders vermekteydi. Doktorasını tamamladıktan sonra Paris’te bir lisede felsefe öğretmeni olarak çalışmaya başlayan kardeşi Paulin’in 1907’de basıldığında beğeniyle karşılanan bir felsefe ders kitabı da vardı. Diğer kardeşi Roger ise kariyerini orduda ilerletmeyi tercih etmiş, albaylığa kadar yükselmiş ve Birinci Dünya Savaşı’nda başarıyla mücadele etmişti.

Ailenin, Poitiers’nin on sekiz kilometre dışında bulunan Vendeuvre-du-Poitiers köyünde Le Piroir adıyla bilinen büyük bir evi ve geniş bir arazisi vardı. Limon ağaçlarının arasından uzanan bir yolun sonunda bu evin hâlâ ayakta durduğu görülebilir. Alışılmış bir güzellikten ziyade, etkileyiciliğiyle göze çarpan bu ev, bölgeden çıkan kireçtaşı ile inşa edilmişti, bu yüzden yüzeyi gözeneklidir ve rutubetten etkilenmektedir. Anne Malapert dünyaya geldiği sırada, ailesi Poitiers’nin merkezindeki Arthur Ranc Sokağı’nda büyük, beyaz bir ev yaptırabilecek duruma gelmişti. Paul-Michel Foucault, üç kardeşin ortancası olarak 15 Ekim 1926’da işte bu evde doğdu.

Anne Malapert 1924’te kendisinden yedi yaş büyük Paul-André Foucault ile evlendi. Fontainebleau’da doğmuş olan Paul-André, babası ve dedesi gibi doktordu. Birinci Dünya Savaşı’nda orduda görev almış ve Croix de Guerre* ile ödüllendirilmişti. Poitiers’ye taşındıktan sonra ise bir süre Hôtel-Dieu Hastanesi’nde anatomi uzmanı olarak çalışmış, sonra özel bir cerrahi kliniği açmıştı. Foucault ve Malapert’in klinikleri sonunda birleşti ve büyüdü, şöhretleri Poitiers’nin sınırlarını aşarak taşrada geniş bir alana yayıldı. Dr. Foucault ve karısının Ligugé yakınlarında olan St. Martin Manastırı’ndaki Benediktin Tarikatı ile hem şahsi hem de mesleki bağlantıları vardı. Klinik büyüdükçe Dr. Foucault saatlerce çalışmaya ve evinden uzak kalmaya başladı. O zamanın tıbbi imkânları da katlanabilir sedyenin arabanın bagajında taşınmasını gerektiriyordu. İhtiyaç olduğunda ise şoförü anestezi uzmanı olarak çalışıyordu.

Foucault ailesi kesinlikle aristokrat değildi ama hem annesi hem de babası bölgenin ileri gelen ve saygı gören insanlarındandı. Gelirlerini mesleklerinden ve toprak sahipliğinden elde ettikleri paradan sağlıyorlardı. Ailede bir de avukat olsa bu taşra refahı tablosu tamamlanmış olacaktı. 1930’lara gelindiğinde Atlantik kıyısındaki La Baule’de bir yazlık alacak duruma gelmişlerdi. Kasaba, kumsalı ve çamlarıyla bugünlerde özel ve pahalı bir tatil beldesi olmuştur; ama 1930’lu yıllarda buradaki tek gelişmişlik emaresi kasabanın kumarhanesiydi ve Nantes ve genellikle Saint-Nazaire’den gelen orta sınıf aileler tarafından ziyaret edilirdi.

Foucault’nun annesi doktor olmayı istemiş ama gelenekler buna müsaade etmemişti. Onun sınıfındaki ve durumundaki kadınlar çalışmazdı. O da bu yüzden tüm enerjisini ailesine harcadı. Ev halkını ve hizmetçileri tek başına idare etti, hatta bir sekreterin yardımıyla kliniği de o yönetti. Çünkü bir kliniği idare etmek için doktor olmak yetmiyor, aynı zamanda tüccar becerisi de gerekiyordu. Anne Malapert aynı zamanda çocukların bakımını da üstlendi. Hem kendisi hem de kocası, çocuklar konusunda gayet hırslılardı ve çok sayıdaki ailevi ve mesleki bağlantılarını çocukları için kullanmaktan çekinmezlerdi.

Paul-Michel Foucault, itibar ve güç sahibi bir ailenin çocuğuydu. Arthur Ranc Sokağı’ndaki ev yeterince genişti ve her çocuğun kendisine ait birer odası vardı. Evin, içinde kedilerin ve köpeklerin olduğu bahçesi vardı.

Aile, saygın ve siyasi açıdan muhafazakâr bir aileydi. Her ne kadar çocukları şehir merkezinde bulunan Saint-Porchaire’deki Pazar ayinine götüren kişi genellikle babaanneleri olsa da ailenin kilise ziyaretleri gayet düzenliydi. Aile aynı zamanda güçlü bir gelenek anlayışına sahipti. En büyük çocuklara daima Paul ismi verilir, genellikle de ardına tire eklenip ikinci bir isim konurdu (“Michel” ismini annesi bulmuştu) ve çocuklar da doktor ve cerrah olurlardı.

Vienne ilinin merkezi olan Poitiers, Clain ve Boivre nehirlerinin birleştiği yerdeki kayalık bir yükseltide bulunur. 1920’lerin ortalarında buranın nüfusu 40.000’in biraz üzerindeydi, neredeyse hiç sanayisi yoktu ve zenginliğini iç bölgelerdeki tarımına borçluydu. Çoğu kimse bu kentin içine kapanık, yabancılara karşı duyarsız, hatta düşmanca bir tutum içinde olduğunu düşünürdü. Bazılarına ise orada yüzlerce yıldır hiçbir şey yaşanmamış gibi gelirdi. Şehrin zengin mirası ve çok sayıdaki Roma tarzı kilisesinin dış cepheleri şanlı bir geçmişe tanıklık etmişti ama şehir o sıralar durgun bir taşra kasabasından ibaretti. Orta çağdan kalma yolları ve sokakları ise henüz turistlerin ilgisini çekmeye başlamamıştı. Beldedeki tıp okulu, eğitimin sadece ilk üç yılını verirdi, sonrasında öğrenciler öğrenimlerini tamamlamak için başka yerlere gitmek zorunda kalırlardı.

Bu durgunluğa rağmen Poitiers’de ara sıra bir şeyler yaşandığı da oluyordu. Arthur Ranc Sokağı eskiden Visitation Sokağı olarak bilinirdi. Paul-Michel yirmi bir numaralı binanın önünden geçerken kendisinden yedi yaş küçük kardeşi Denys’e “İşte burada oldu,” diye fısıldardı. 23 Mayıs 1901’de isimsiz bir ihbarı değerlendiren polisler eve baskın yapmış ve ikinci kattaki pencereleri parmaklıklı odada bir deri bir kemik, saçları beline kadar inen bir kadını kendi dışkısı içinde yerde yatarken bulmuşlardı. Kadın elli yaşındaydı, adı da Blanche Monnier idi. Aile, gayet saygın bir aile olduğu için olay hakkındaki dedikodular giderek daha vurucu bir hâl aldı. Monnier’nin babası bir zamanlar güzel sanatlar fakültesinin dekanıydı. Söylenenlere göre Blanche da kentteki bir avukatla gizli bir ilişki yaşamış ve gayrimeşru bir çocuk dünyaya getirmişti. Annesi ve erkek kardeşi zorla alıkoyma suçundan mahkemeye çıkarıldıklarında adalet sarayının önündeki öfkeli kalabalık ceza verilmesi için bağırıyordu. Evi resmeden kartpostallar elden ele dolaşıyor, L’Illustration ve La Vie Illustrée gibi gazeteler Monnier’nin bulunmasına dair korkunç tasvirler ve fotoğraflar yayımlıyordu. Olay hakkında aşırı duygusal ağıtların yer aldığı kâğıtlar sokaklarda satılıyordu. Romancı André Gide bu olay hakkında 1930 yılında “La Séquestrée de Poitiers” başlığıyla bilgilendirici bir çalışma yayımladı. Monnier’nin annesi yargılama sürerken öldü ama kardeşi temyizde aklandı.

Bir zorla alıkoyma durumunun olmadığı mahkeme sonunda anlaşılmıştı. Monnier uzun zamandır anoreksi hastasıydı, depresyon ve inzivayla sonuçlanan tuhaf, mistik tecrübeler yaşamıştı. Hastaneye kaldırıldığında sağlığı düzeldi ama akli dengesi asla yerine gelmedi ve 1913’te öldü. Foucault ailesi olayı duymamış olamazdı ama üzerine konuşmamış olmaları mümkündür.

***

Foucault çocukluğu hakkında pek konuşmazdı ama 1975’teki bir radyo röportajında var olmanın bilgiyle mümkün olduğu bir ortamda büyümüş olduğunu zaman zaman düşündüğünü söylemişti. Bu ortam rekabetçi bir ortamdı, işe yarayan tek şey başkasından daha fazla bilmek, başkasından daha iyi yapmaktı.2 Kardeşi Denys, Foucault ailesindeki çocukların dünyaya okumak için geldiklerini ve kendilerinden başarı beklendiğini söylemişti. Bu ifade abartılı değildi. Çünkü Foucault’dan iki yaş büyük olan ablası Francine, IV. Henri Lisesi’nde okumaya başladığında Foucault, ablasından ayrılmak istememiş, bu yüzden bir istisnaya gidilmiş ve ablasının sınıfında arka sıralarında oturmasına izin verilmiş, böylece Foucault okula dört yaşındayken başlamıştı. İçine kapanık gibi duran bu çocuğu kendi hâline bırakmışlardı, ama o okumayı öğrenmişti. Çocukluğu ve ergenliği boyunca okul onun hayatı olmuştu. Okul dışında çok az ilgi alanı vardı. Tenis oynamayı severdi ama gözlerinin iyi görmemesi ve gözlük kullanmak zorunda olması işini zorlaştırıyordu. Bisiklete binmeyi de severdi, hatta büyükannesini görmek için sık sık Le Piroir’a kadar bisikletle giderdi. Poitiers’nin merkezinde nüfus yoğun olduğu için pek boş alan yoktu, bu yüzden Le Piroir, Paul-Michel’e koşup oynayabileceği genişlikte bir alan sağlıyordu. Ayrıca Cyrano adındaki eşeğe binme keyfi de cabasıydı.

Çocukların eğitimi evde de devam ediyor ve özel piyano dersleri de ihmal edilmiyordu. 1936’da İngiliz bir dadı çocuklara diksiyon dersi vermek üzere eve yerleşti. Foucault bu hanımdan pek istifade edebilmiş değildi ve İngilizcesini ancak ABD’ye düzenli olarak gitmeye başladığı 1970’li yıllarda tam olarak geliştirebilmişti. Kart oyunları, kitap ve radyo dışında akşamları evde pek bir eğlence olmuyordu. Hatta 1937’de Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler filmini izlemeye gitmelerini uzun zaman unutamamışlardı.

Dr. Foucault sosyal statüsü gereği misafir ağırlamak durumundaydı. Denys Foucault, misafirlerin de sohbet konusunun da hep aynı olduğunu söylermiştir. Çocuklar misafirlerin gelmesinden hoşlanmazlardı. Bazen sessizce otururlar bazen de neredeyse hiç tanımadıkları yetişkinlerle nazikçe sohbet etmek zorunda kalırlardı. Çok resmi olan ziyaretler ise çocuklar için daha cazipti çünkü bu durumda yemeklerini diğerlerinden ayrı bir yerde, rahatça yerlerdi.3 Çocukların kişisel meselelerden konuşmaları istenmezdi ve sohbet okuldaki dersleri üzerinden ilerlerdi. Foucault, Mart 1982’de Collège de France’ta verdiği bir derste kendisinden yaşça çok genç olan öğrencilere, kendisinin zamanında çocuklara verilen eğitimin sessizlik içinde geçen bir çıraklık gibi olduğunu, çocukların okulda kendilerini özgürce ifade edebilmelerinin yasak olduğunu anlatmıştı.4

Paul-Michel’in okuldaki durumu başlarda istikrarlı ve ümit vericiydi. 1936’da IV. Henri Lisesi’nde ilkokulu bitirip lise kısmına geçti. Yetenekli ve gözde bir öğrenciydi, sınıfta sürekli en başarılı öğrenciler arasındaydı. Dünya gayet güvenli ve ne olacağı belli olan bir yer gibi görünüyordu. Yine de Foucault çocukken bile dış dünyanın kendi hayatını etkilediğini anlıyor ve dünyayı tehlikeli bir yer olarak görüyordu. 1983’te gerçekleştirdiği hayli samimi bir röportajda, 1934’te Avusturya Şansölyesi Dollfuss’a yapılan suikastı ve İspanya İç Savaşı’ndan kaçan mültecilerin Poitiers’ye geldikleri zamanı hatırladığını söylemişti. O zamanlar savaş tehdidi giderek hayatının iskeletini oluşturuyormuş gibi geliyordu. Tüm gençler endişeliydi ve yetişkinlerin hayatı da onlara “sığınacak” bir yer olmadığını gösteriyordu.5 Foucault bir hava bombardımanında ölmenin ne kadar mümkün olduğunun farkındaydı. Gelecekte Fransız mı yoksa Alman mı olacağından emin değildi.6 1940 yılında bu savaş tehdidi gerçeğe dönüştü. Alman ordusu Belçika ve kuzey Fransa üzerinden hızla ilerlerken ne olduğunun bile farkına varamayan siviller ile moralleri çökmüş, düzenleri bozulmuş, komutansız kalmış askerler kaçmak için yolları doldurdular. Mareşal Pétain 17 Haziran’da ateşkes istedi ve ordudan geriye kim kaldıysa, hepsine artık mücadeleden vazgeçme zamanının geldiğini söyledi. Fransa, Almanya ile işbirliğine gidecekti. Ülkenin kuzeyi ve doğusundaki topraklar Almanlarca ilhak edildi, geri kalan yerlerin bir kısmı işgal edilirken Vichy adındaki bir kaplıca köyünün başkentlik ettiği diğer bir kısım da serbest bölge olarak kaldı. Poitiers ise işgal edilen bölgede kalıyordu ve Alman askerleri caddelerde devriye geziyordu.

Ailenin Paris’te yaşayan üyeleri 1940 yazının başında kendilerini Poitiers’ye attılar ve Le Piroir’da kalmaya başladılar. Poitiers’ye gelen mülteciler arasında Jacqueline Verdeaux adında genç bir doktor da vardı. Aile içi bağlantılar sayesinde Foucault ailesini tanıyordu ve henüz çocukken Albay Malapert ile tanışmıştı. Verdeaux’nun tıp alanındaki tecrübesi fazla olmasa da, ordunun el koyduğu bir okulda ilkel bir hastane kuran Dr. Foucault tarafından işe alındı ama Poitiers’de çok fazla kalmadı ve güneye gitti. Yine de bu süre içinde kız kardeşinin doğum günü partisindeyken hâlâ kısa pantolon giyen ama çoktan gözlük takmaya başlamış olan, muzip görünümlü Paul-Michel’i görme imkânı bulmuştu.

Aile her ne kadar Vichy hükümetinin işbirliğine gitmesine içten içe karşı çıkmış olsa da o günün gereklerine uyum gösterdi. Hiç kimse Müttefikler lehinde konuşamıyordu çünkü Alman askerleri doğu cephesine nakledilmeden önce Le Piroir’da ağırlanıyordu. Denys Foucault’nun anlattığına göre muntazam davranmaları emredilmiş ve onlar da emirlere harfiyen itaat etmişlerdi. Pétain’ın resimleri IV. Henri Lisesi’ndeki sınıflara asılmıştı ve Paul-Michel, Mareşal’in onuruna sürekli olarak söylenen, iç bayıltıcı “Maréchal, nous violà” marşını artık ezberlemiş durumdaydı.

Foucault’nun okuldaki durumu gayet iyi giderken performansı birden düştü ve 1940 yazındaki yıl sonu sınavlarından kötü sonuçlar aldı. Derslerden kaldığını öğrendiğinde hem şaşırdı hem de üzüldü. Kardeşi bu durumu yeni gelen öğretmenin, Paul-Michel’i sevmemesi ve sınavlarını adaletsiz bir şekilde değerlendirmiş olmasına bağlarken bazıları da Paris’ten kaçan ve epeyce zeki olan Janson-de-Sailly Lisesi öğrencilerinin gelişiyle Paul-Michel’in özgüveninin sarsıldığı ve rekabeti bıraktığını söylerler. Annesi, notları kötü gelince Paul-Michel’e yapılan bu haksızlığa kızarak oğlunu IV. Henri Lisesi’nden aldı ve Saint-Stanislas Koleji’ne (kısaca Saint-Stan) yazdırdı. Burası “Hristiyan Okulları Kardeşleri” (Frères des Ecoles Chrétiennes), kısa adıyla “Hristiyan Kardeşler” (Frères Chrétiennes) olarak bilinen, hatta pek gurur verici olmayacak şekilde Ümmi Kardeşler (Frères Ignorantins) de denen bir grup tarafından idare edilen dini bir okuldu. Cizvit Koleji kadar meşhur olmasa da kendince iyi bir şöhreti vardı. Paul-Michel’in annesi, buradaki rahipler ve din adamları askere gitmeyeceği için bu okulun daha istikrarlı bir atmosfer sunacağını düşünmüş ama yanılmıştı. Paul-Michel 1942’de lise son sınıfa başladığında felsefe derslerine girmesi gereken öğretmeni Canon Duret, yerel direnişe katıldığı gerekçesiyle tutuklanıp Almanya’ya gönderildi. Tutuklanmasının sebebi ise Pétain’ın resminin sınıflarda haçın üstüne değil altına asılmasında ısrar ederek yeni rejime muhalefet etmekti.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Dedalus Kitap’a teşekkür ederiz.

Çevirmen ve tarihçi olan David Macey, 1949 yılında Sunderland’de doğmuştur. University College London’da Fransız Dili Bölümünde yükseköğrenimini tamamlamıştır. Paul Nizan üzerine doktora tezi bulunmaktadır. North London Polytechnic, UCL ve City University London gibi kurumlarda yarı zamanlı olarak dersler vermiştir. 1981 yılında tam zamanlı çevirmen ve yazar olabilmek için akademiyi bıraksa da 1995 yılında Leeds Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başlamıştır. 2010 yılında ise Nottingham Üniversitesi’nde Fransız Dili Bölümü ve Frankofon Çalışmaları Bölümünde özel öğretmen olarak görev almıştır. Fransız soluyla ilgili araştırmalar yapan David Macey, Jacques Lacan, Michel Foucault ve Frantz Fanon gibi isimlerin biyografilerini kaleme almıştır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.