Foucault’yu Sayıklamak – Patricia Duncker

“Her şey bir doktora teziyle başladı. Öğrencinin, Fransız yazar Paul Michel üzerine hazırladığı tez, alelade bir akademik çalışmadan farksızdı. Cambridge Üniversite Kütüphanesi’nin tozlu rafları, profesörlerin bıkkın bakışları, metinlerin alışıldık incelemelerinden örülü bir yolda, anlamlar ve çağrışımlar arasında ilerliyordu. Şikâyeti de yoktu, heyecanı da. Oysa, birileri bu heyecanı fazlasıyla duyuyordu. Öğrenci, satırların ardındaki kişiye dokunmak üzere olduğunun ve benzerini tatmadığı duygulara doğru sürüklendiğinin farkında değildi… İngiliz yazar Patricia Duncker, metinle çıkılan özgün yolculuğun ve okurla yazar arasındaki saklı tutkunun izini sürdüğü ödüllü romanıyla ilk kez Türkçe’de.” Foucault’yu Sayıklamak’tan bir bölüm yayımlıyoruz.

Bugünün Şoven Erkek Öküzü Yarının Pastırmasıdır

“Bunu bana Noel’de kimin hediye ettiğini hayatta tahmin edemezsiniz.” Küçük bir dans hareketi yaptı. Kızı da babasının elini tutup dönerek, kendisini onun kollarına attı.

“Düşünsene baba, bin dokuz yüz altmış sekiz’den bahsediyoruz. Sen ve Jacques için de çok romantik bir dönem değil miydi o?”

Doktor güldü.

“Ah, evet. Öyleydi. Bulvarlardaki isyan… Sonra da, biraya ve devrime tıka basa doymuş bir halde, bayılana dek düzüşmek için benim eve koştururduk.”

Halının ayaklarımın altında hareket ettiğini hissettim.

Merkez Bankası, açıklamak amacıyla bana bakarak, “O günlerde her şey pek akışkandı,” dedi. “İki yıl sonra kızımın annesiyle tanıştım ve biraz da uçuk kaçık taraflarda dolandım.”

Germanist babasını öperek, “Diğer tarafta yani,” diye kıkırdadı. “İyi ki de öyle yapmışsın. Ama Jacques, sen devam et. Konuyu dağıtma. Paul Michel’e ne olmuş ve sen bunu nereden biliyorsun?”

“Hepsi dosyasında yazılıydı. Tüm raporlar vardı. Komik olan şu ki, o sırada kimse durumunu fark etmemiş, çünkü devrim tüm hızıyla sürüyormuş. Adam vahşileşmiş, saldırganlaşmış, sürekli sarhoşmuş ve hiç durmadan konuşuyormuş. Ama işte, o dönemde herkes öyleydi. Sonra bir polise saldırmış. Bunda da garip bir şey yok. Kim saldırmıyordu ki? Babanla ben bile bir tanesini, kalkanının altına sıkıştırıp üstüne oturmuştuk. Tabii sonra canımızı kurtarmak için deli gibi koşmak zorunda kalmıştık. Hatırlıyor musun?”

Doktor gözlerini doğrudan Germanist’in babasına çevirdi. Birbirleriyle göz göze geldiler ve işte o an anladım ki, yirmi beş yılın ardından hâlâ sevgiliydiler; anılarına, uçurumu birleştiren güvenli, denenmiş bir halat gibi yaslanabiliyorlardı.

Merkez Bankası, kızını kollarında sallayarak, hülyalı bir sesle, “Hiç hatırlamaz olur muyum?” dedi. Mutfakta bir şey ıslık çaldı ve ikisi birden içeri koşup beni doktorla yalnız bıraktılar. Doktor bir sigara daha yaktı.

“Paul Michel olağanüstü bir adamdı. Bütün şizofrenler olağanüstüdür. Sevme becerileri yoktur. Biliyor muydun bunu? Yani gerçekten sevemezler. Bizim gibi değillerdir. Algı kabiliyetleri genellikle çok gelişmiştir. Esrarengiz bir şey. Sıradan insanın banalliğini çok aşan bir insani boyutları vardır. Seni başka birinin sevebileceği gibi sevmezler. Ama seni, insani sevginin ötesinde bir sevgiyle severler. Şimşek gibi çakan vizyonları, dramatik aydınlanma ve içgörü anları olur. Kin tutmayı veya intikam planlamayı beceremezler.”

image

Aniden gözlerini açarak bana dikkatle bakmaya başladı.

“Hatta,” dedi, “onların yanında kendi yetersizliğimi hissederim. Bizim bir önemimiz yoktur. Tellement ils sont grands.”

Bir süre sessizce oturup, mutfaktan gelen fokurtulu, şangırtılı sesleri dinledik. Doktor söze aynı garip ciddiyetle devam etti.

“Aşırı egoist insanlardır. Ama aynı zamanda egoizmi de aşmışlardır. Hayvanlar gibidirler. Onları kimin sevmediğini iyi bilirler. Sezgileri çok güçlüdür. Bu konuda da hiç yanılmazlar. Kendilerini kötülüklere karşı korurlar. İçgüdüsel olarak, harika bir şekilde.”

Bir soluk aldı. “Paul Michel de öyledir. Yazarlığının beslendiği kaynak da budur.”

Doktorun suratındaki çizgilere baktım.

“Unutma, seni uyardım. Bizim sevdiğimiz gibi sevmez onlar. Onlardan birine, ‘Annen öldü,’ de, kılı bile kıpırdamaz. Hiçbir anlam ifade etmez bu söylediğin. İlaç almamış olsalar bile…”

“İlaçlar kişiliklerini değiştirir mi?” diye sordum, kaygı dolu bir sesle. Paul Michel korkunç bir şekilde yaklaşmıştı bana. Yanında ufacık kaldığım bir dev gibi tepemde yükselen, kayıtsız, müphem varlığını neredeyse yanı başımda hissedebiliyordum.

“Evet,” dedi Jacques Martel ciddiyetle, “değiştirirler. Dozu, kişiye ve hastalığının vehametine göre ayarlarız. Düzenli bir doz belirleriz. Ayda bir defa iğne olurlar. Ama on, on beş yıl sonra…”

Doktor omuzlarını silkti.

“Evet. Dönüşürler. Bütün cinsel arzularını, tüm kendilik bilinçlerini yitirirler.”

Sonra, hararetle, “Bazen de onun yaptığını yaparlar,” diye devam etti. “Tedaviyi reddederler. Izdırap çekmeyi tercih ederler.”

Derin bir nefes aldım.

“O zaman o hâlâ orada. Yani olduğu kişi olarak orada. Ama deli,” dedim.

Jacques Martel evet anlamında başını salladı.

“Yasal haklarından mahrum. İdari bir vasisi var. Fransa’da bu sisteme la tutelle deniyor. Hep yasal bir temsilcileri olur. Onların gayrimenkulleriyle, mal varlıklarıyla, paralarıyla, evraklarıyla ilgilenirler. Bu işi de gönüllü, à bénévole yaparlar. Bir dernek var. Genellikle rahip, doktor, emekli okul müdürü gibi, toplumda belli bir statüye sahip insanlardan oluşuyor. Bu iş için para almazlar, sadece masrafları karşılanır.”

“Adamın iznini almam gerekir mi? Kadının, ya da… Yani, gidip Paul Michel ’i görmek istesem?” diye sordum aniden. Elektrik yüklü bir andı, ama neden öyle olduğunu anlamadım.

“Hayır, neden olsun ki? O bir mahkûm değil. Yani gidip göreceksin onu, öyle mi?” Jacques Martel gözlerini bir an bile yüzümden ayırmamıştı. “Kesin kararlısın, öyle mi?”

“Perşembe günü Paris’e uçuyorum.”

Doktor, tuttuğu nefesi sessizce verdi.

“Ha… iyi o zaman,” dedi. Doğru cevaptı.

“Yemek hazır. Çok leziz oldu.” Germanist dans ederek içeri girmiş, beni kucaklamıştı. Kıvırcık saç tellerinden biri ağzıma yapıştı. Öperek saç telini geri aldı.

“Gel ve ye,” dedi.

Sofra, kırmızı ve beyaz renklerle kurulmuştu; tıpkı gladyatörlere verilen ziyafetlerdeki gibi.

Germanist, beni uğurlamak için, benimle metroya binip, Heathrow Havaalanı’na geldi. Bense biraz sessiz ve hüzünlü bir halde, bavullarımı kucaklamış, onun yanında oturuyordum. Annemle babam onunla tanışmak istemişlerdi. O ise hiç düşünmeksizin ve neden göstermeksizin reddetmişti bunu. Geçtiğimiz haftalarda ansızın ve umut verici bir şekilde fokurdamaya başlayan duygusal yakınlığından eser kalmamış gibiydi. Gergin, düşünceli ve tetikte bekleyen bir hali vardı. Otomatik kapıların önüne, çayırlığa çekilmiş bir çit gibi birbirine tutturularak dizilmiş L-şekilli bavul taşıyıcılarından birini keskin ve hızlı bir bot darbesiyle çekip çıkarırken, ben de onu izledim. Havaalanında, uçuş bilgi ekranlarına ara ara bakarak amaçsızca dolandık. Uçuşum ekranda görünüyordu, ama henüz anons edilmemişti. Germanist, bavullarımı ustaca bir hareketle check-in masasının yanındaki yürüyen banda yerleştirdi. Ne kadar güçlü olduğunu o zaman fark ettim. Onu hep pek kırılgan gibi gösteren dar omuzları, siyah ceketi ve kot pantolonunun altındaki sıska yapısı insanı yanıltıyordu. Sanki bir yabancıymış gibi, onu bir kez daha baştan aşağı süzdüm. Baykuş gözler bana döndü.

“Sana bir portakal suyu alacağım,” dedi. “Hava sıcak. Taze portakal suyu suni içeceklerden daha iyidir.”

Ve yürüyerek uzaklaştı.

Uçuşum anons edildiğinde bana döndü ve elimi tuttu.

“Sadece iki ay,” dedim, “bilemedin iki buçuk.” Ama bunu daha ziyade kendimi teselli etmek için söylemiştim. Zira o noktada, ben hiç geri dönmesem de, bunun Germanist’in umurunda olmayacağına çoktan kanaat getirmiş durumdaydım. “Ben sana yazacağım. Sen de bana yazar mısın?”

“Evet, elbette sana yazarım. İyi şanslar. Oraya ne için gittiğini asla unutma. Bu konuda bana söz vermeni istiyorum.”

Altın rengi gözleri kocaman açılmış, beyaz suratlı yırtıcı bir kuş gibi üzerime çullanmıştı.

“Söz veriyorum.”

Germanist beni bir kez öptü, ama dudaklarımdan değil, kulaklarımın hemen altından, boynumdan. Sanki biri beni kaşımış gibi, bir ürperti bütün vücudumu dolaştı. Sonra kolumdan tuttu ve beni metal dedektörlerinin parlak çerçeveli kapısından içeri yolladı. Giden yolcu salonunun eşiğini geçerken, onun gülümsemeyen, sadece izleyen yüzüne son bir kez baktım. Bana el sallamadı. Gidişimi izlemekle yetindi. Ondan sonraki yirmi dakika boyunca, plastik bir sandalyeye oturup, yakınını kaybetmiş bir çocuk gibi sessizce ağladım.

(…)

Çevirmen: Murat Özbank

*Bu okuma parçasının yayını için ON8 Kitap’a teşekkür ederiz.

1951’de Jamaika’da doğan Patricia Duncker, Cambridge’deki Newnham College’da İngiliz dili ve edebiyatı okudu. Oxford’daki St Hugh’s College’da İngiliz ve Alman Romantizmi üzerine doktorasını tamamladı. Hayatının önemli bir kısmını yolculuklara ayıran yazar, yılın belli zamanlarında Almanya’da ve Fransa’da dersler veriyor. 2007’den beri yaşadığı Manchester’da Romantik Dönem, Victoria Dönemi ve çağdaş İngiliz edebiyatı üzerine dersler vermeyi sürdürüyor. İlk romanı Foucault’yu Sayıklamak’la (Hallucinating Foucault, 1996) hem Dillons İlk Roman Ödülü’nü ve McKitterick Ödülü’nü kazandı, hem de başka ödüllere aday gösterildi. Miss Webster and Chérif (Bayan Webster ve Chérif, 2006), The Strange Case of the Composer and his Judge (Bestecinin ve Hâkiminin Tuhaf Davası, 2010), Monsieur Shoushana’s Lemon Trees (Mösyö Shoushana’nın Limon Ağaçları, 1997) ve Sophie and The Sibyl (Sophie ve Kâhin, 2015) yazarın dikkati çeken kitapları arasında. Aynı zamanda, Sisters and Strangers: An Introduction to Contemporary Feminist Fiction (Kız Kardeşler ve Yabancılar: Çağdaş Feminist Edebiyata Giriş, 1992) ile yazarlık ve edebiyat üzerine yazılarının yer aldığı Writing on the Wall (Duvara Yazmak, 2002) adlı incelemeleri de bulunan, edebiyat üzerine pek çok deneme ve makale yayımlayan Duncker, akademisyenliğin yanı sıra editörlük de yapıyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.