Frankfurt Okulu – Kurtul Gülenç

 

Frankfurt Okulu için Kurtuluş Dinçer “Vita contemplativa’dan, yani seyirci yaşamdan vita activa’ya, etkin yaşama geçiş diye nitelenen modern bilim, insanın doğaya egemenliğini ilan ettiği büyük bir altüst oluşla gerçekleşti. Seyir büyük ölçüde theoria’yı içeriyor, insan içerisinde yaşadığı doğayı onun parçası olarak ya da içinde yer aldığı bir bütün olarak kavramaya çalışıyordu. Modern bilim bu ilişkiyi tersine çevirdi. Akıl ratio’yu sayıya, ölçüye ve mantıksal ilişkiye indirgeyerek, doğayı dışarıdan kendisine baktığı, kendi dışında, kendisinden başka bir nesne haline getirdi: Bir bilgi ve bilme nesnesi. Doğa böylece aklın bir türlü ulaşamadığı, içeriden kavrayamadığı, ama ulaşamadığı ölçüde egemen olduğu, egemen olduğu ölçüde de tüketip yok ettiği bir nesneye dönüştü. Bu başkalık, bu tahakküm edici dışarıdan bakış, bu yok edici ikilik sadece doğaya yönelik değildi. İnsana, topluma, giderek  bireye bakışı belirleyen de bunlar oldu. Toplum akıl aracılığıyla kurulan, onunla düzenlenen bir şeydi artık. “İyi yaşam” gerçekleştirilmesi gereken bir projeydi. Doğa nasıl dışarıdan kavranıyor ve ancak egemen olunarak bilinebiliyorsa, toplum da ancak böyle bilinebilirdi. Bilmek yapmakla eşanlamlı olmuştu. İyi yaşamın ne olduğunu bilen onu yapma, kurma, gerçekleştime hakkına da sahipti. Kurtul Gülenç’in Frankfurt Okulu adlı kitabı işte böyle bir bilim ve toplum anlayışına yöneltilmiş en köklü eleştirilerden birini ele alıyor. Frankfurt Okulu’nun “eleştirel kuramının” daha çok Max Horkheimer’ın yazıları üzerinden değerlendirildiği bu kitap, çevrenin görüşlerini ana çizgileriyle göstermekle kalmıyor, çağdaş sosyal bilimler felsefesinin problemlerine ilişkin metodolojik, felsefi ve politik düzlemlerde yeni öneriler de sunuyor,” diyor. Frankfurt Okulu’ndan Pozitivizm ya da Mantık Olarak Felsefe başlıklı bölümü yayımlıyoruz.

Pozitivizm ya da Mantık Olarak Felsefe 

On dokuzuncu ve yirminci yüzyıl felsefesindeki konu başlık ve tartışmalarını büyük ölçüde belirlemiş olan pozitivizm, en geniş anlamda dünyagörüşsel, epistemolojik ve yöntembilimsel açılardan yeni bir düşünce tarzı geliştirmiş önemli bir akımdır. Birçok farklı versiyonu ve temsilcisi olsa da pozitivizmin çıkış noktasını “dolaysız olgular” −yani doğal ve toplumsal süreçlerin duyusal olarak algılanabilen yüzeysel fenomenleri ya da var olan düşünsel soyutlamalar− oluşturmaktadır (Özügül, 1991: 15). Pozitivist yaklaşımda bu olgular, tarihsel bağlarından kopartılarak ele alınmaktadır. Bunun nedeni, olguların bağımsız bir şekilde yansıtılabilmesinin olanaklarını oluşturabilmek, böylelikle olguları tekillikleri içinde resmedebilmektir. Bu resmetme yoluyla olguların ve olgular arasındaki ilişkilerin nesnel/bilimsel bir düzlemde betimlenebilmesinin önü açılacaktır. Bu niyetle hareket eden pozitivist öğreti, tüm bilgimizin kaynağını olgular düzeyine, yani deney ve gözlem aracılığıyla sağlanan (algılanabilen) olgular düzeyine indirgemektedir (Özügül, 1991: 15). Bu olguları bize yalnızca bir çokluk (çeşitlilik) olarak duyular (duyusal izlenimler) sağlamaktadır. Böylece, sadece insan bilincindeki duyum ve algılar, bu öğretinin epistemik kapsama alanına girmektedir (Özügül, 1991: 15).

Bu türden bir bakış açısı, bize bilginin oluşumu ve kaynağına dair temel bir ilke sunmaktadır. Bu ilke, bilinebilir alanın sınırlarının sadece olgularla belirlenmesi, başka bir ifadeyle deney ve gözlemle çizilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Pozitivizmi bu çerçeveden tanımlayan Leszek Kolakowski’ye göre de pozitivist öğreti “insan bilgisine dair bir dizi kural ve değerlendirme ölçütünden” oluşmaktadır ve “bilgi, bilim, bilişim, enformasyon gibi terimleri ne şekilde kullanmamız gerektiğini düzenleyen normatif bir tutumdur” (1966/1968/1972: 11). Bu tanım ekseninde pozitivist öğretiye göre bir şeyin bilgi olarak kabul edilip edilmeyeceğinin ölçütünü, Kolakowski, dört temel ilke üzerinden sunar. Bu ilkelerden ilki, fenomenalizm ilkesidir. Bu ilkede ifade edildiği şekliyle “biz yalnızca deneyimde açıkça belirtilmiş olan şeyleri kaydetmeye yetkiliyiz” (Kolakowski, 1966/1968/1972: 11). Kant’ın diliyle ifade edecek olursak, Kolakowski’nin belirlemiş olduğu bu kural, bilginin oluşumu için yalnızca fenomenler alanının geçerliliğini kabul etmekte, numenler alanıyla ilgili herhangi bir açılımı reddetmektedir (Bryant, 1985: 2). Düşünürün pozitivist öğretinin temel ilkelerinin ikincisi olarak belirlediği, nominalizm ilkesidir. Bu ilke, birinci ilkeyi izler ve genellikle de onunla birleşir. Bu ilke der ki, genel anlamlarda formüle edilmiş olan herhangi bir algının −bireysel (tekil) gerçekler haricinde− herhangi bir gerçek anlama sahip olabileceğini varsayamayız. Nominalizme göre, “soyut olan her bilim, deneyimin kaydının kısaltılmasına yönelik bir metottur ve bize fazladan ve bağımsız hiçbir bilgi vermemekle birlikte, içinden yapılan alıntılar yoluyla ampirik olarak ulaşmanın mümkün olmadığı gerçeklik alanlarına bir geçit sağlar” (1966/1968/1972: 15−16). Kolakowski’nin saptamış olduğu üçüncü ilke, değer yargılarını ve normatif ifadeleri bilginin oluşma sürecine çağırmanın reddi ilkesidir. Bu ilke, olgusal önermelerle değer yargılarının ayrımı üzerinden işlemektedir. Pozitivist öğretide bilgi, fenomenalist ve nominalist ilkeler aracılığıyla, olgu durumlarının ve olgular arasındaki ilişkilerin incelenip açıklanmasıyla elde edilmektedir. Oysa olgu durumlarını resmeden önerme dizgelerinden tamamıyla ayrı tutulması gereken değer yargıları; ahlaki, estetik, politik ve ideolojik düzlemlerden türetilmekte, bu türden alanları temsil etmektedir. Herhangi bir bilişsel durum veya koşulda pozitivizmin bilgi kavramsallaştırmasıyla bu temsiliyetin ilişkisinin kurulması olanaklı değildir. Çünkü pozitivist yaklaşıma göre, ahlaki ve politik yargılar, bütünüyle keyfi tercih ve kararları yansıtmaktadır (Bryant, 1985: 6). Bu nedenle nesnel ölçütlerle oluşturulmaya çalışılan bilme sürecinin olgusal önermeleri ile ahlaki ve politik keyfiliklerle hareket eden değer yargılarının aynı düzlemde bulunduğu iddia edilemez. Dolayısıyla pozitivist öğreti, bu iki farklı yargı türünün mümkün olduğunca ayrıştırılması gerektiğini ileri sürmektedir. Bu talebini de bilginin sübjektif öğelerden arındırılmış nesnel süreçler içinde üretilebilmesinin koşullarını oluşturabilmek için dile getirmektedir. Düşünürün konuyla ilişkisinde öne sürdüğü son ilke ise bilimsel yöntemin birliğine duyulan inançla ilgilidir. Her ne kadar kimi pozitivist düşünürler, bilimlerin birlikteliğinin diğer tüm yasaların nihai olarak kaynaklandığı tek bir temel yasadan ya da doğa ve toplumda sıkça rastlanan belirli evrimsel süreçlerden ortaya çıktığını ileri sürse de Kolakowski, bu ilkeyle bilimsel yöntemin birliğine referansta bulunmaktadır (Bryant, 1985: 6-7). Bu düşünceye göre, tüm bilimler, ortak bir yönteme göre örgütlenebilir. Bilimi bilim yapan yöntemidir ve belirlenen yöntem hangi faaliyet alanında uygulanabilirse, o etkinlik bilimsel olma iddiasını taşıyabilecektir.

Pozitivist öğretiyi sosyolojiyle birlikte ele alarak tanımlamaya çalışan Anthony Giddens ise pozitivizmi, Kolakowski’nin dördüncü ilkesi üzerinden tartışma konusu yapar. Çünkü Kolakowski’nin belirlemiş olduğu bilimsel yöntemin birliği ilkesi, pozitivist öğretinin insan ve toplum bilimlerine hegemonik bir şekilde yayılması anlamına gelmektedir. Bu durumun kanıtı, Giddens’a göre, pozitivizmin insan ve toplum bilimlerine dair beyanıdır. Bu beyan, en açık ifadesini sosyolojide bulur. Pozitivizmin sahip olduğu iddiaya göre, doğa bilimlerinde kullanılan kavram ve yöntemler, bir “insan bilimi” veya “doğal bir sosyoloji bilimi” oluşturmak amacıyla da kullanılabilir (Bryant, 1985: 7). Bu iddia, pozitivist tavrın −kimi sosyoloji çalışmalarında da görülebilecek olan− birbiriyle ilişkili üç varsayımı aracılığıyla açığa çıkar. Bu üç varsayım, üç temel ilgi alanıyla bağlantılıdır.  Bunlardan ilki, metodolojik ilgidir. Pozitivizmin metodolojik ilgiyle ilişkili varsayımı, doğa bilimlerinde işletilen süreçlerin doğrudan doğruya sosyolojiye uyarlanabileceğini iddia eder. Giddens’a göre, bu düşünce, “insan öznelliği ve insan iradesi fenomeninin, toplumsal davranışların bir nesne olarak doğal dünyadaki nesnelerle birlikte ele alınmasının önüne herhangi bir engel çıkarmadığını” varsaymaktadır. (Bryant, 1985: 7). Giddens için pozitivist öğretinin ilgilerinden ikincisi analitiktir. Analitik ilginin varsayımı, sosyolojik araştırmaların sonuçlarının, tıpkı doğa bilimlerindeki gibi, yasalarla ya da yasa benzeri genellemelerle formüle edilebileceği düşüncesine dayanmaktadır. Düşünüre göre, bu varsayımın yarattığı temel bir belirsizlik vardır. Giddens, bu belirsizliğin, iki bilim türü −doğa bilimleri ve sosyal bilimler− arasındaki düalizmden kaynaklandığını belirtir. Ona göre, bu düalizm, çoğu zaman kabul edilegelen doğa yasalarının zaman ve mekândan bağımsız doğal zorunluluk zinciriyle elde edilmiş evrensel yasalar olduğunu, buna karşıt olarak toplumsal yasaların ise doğal zorunluluktan kaynaklanmayan, tarihsel ve kültürel koşullara bağımlı yasalar olduğunu ileri süren argümandan doğmaktadır (Bryant, 1985: 8).  Düşünüre göre, bu argümanın arka planında sunulan fikir, yerinde ve haklı bir fikirdir. Giddens, pozitivist öğretiyi belirleyen ilgilerin sonuncusunu pratik ilgi olarak tespit eder. Pratik ilginin bağlandığı temel varsayım, sosyolojinin teknik bir karaktere sahip olduğudur. Bu varsayım ise “sosyolojik bilginin şekil olarak tamamen ‘araçsal’ olduğunu”, ayrıca sosyolojik araştırmanın “uygulamaya yönelik politikalar ya da değerlere bağlılık adına herhangi bir mantıklı ipucu taşımayan bulgular elde ettiğini” ileri sürmektedir (Bryant, 1985: 8).

İster Kolakowski’nin ister Giddens’ın belirlemiş olduğu ilkeler olsun, pozitivist bilim anlayışına ait olduğu varsayılan tüm bu ilkelerin felsefi arka planı ve bu ilkelere dair temel tartışmalar, Viyana Çevresi olarak bilinen grubun bildirilerinde yer almıştır. Başka bir ifadeyle bu ilkeler, yirminci yüzyıl felsefesinde en açık ifadesini mantıksal pozitivist akımda bulmuştur. Zaman zaman yeni-pozitivist, neopozitivist, mantıkçı ampirist gibi adlarla da anılan ve temel öncüllerini deneyci epistemoloji geleneğinin uzantısı sayılabilecek on dokuzuncu yüzyıl pozitif felsefe çizgisinden alan bu akım,  iki dünya savaşı arasında Viyana Okulu’nun gösterdiği etkinliklerle felsefede etkili bir akım durumuna gelmiştir. Moritz Schlick, Otto Neurath, Rudolf Carnap, Hans Reichenbach gibi düşünürlerin yer aldığı bu akımın temel amaçları, doğa bilimleri araştırmalarında karşılaşılan sorunları felsefi açıdan çözümlemek, deneysel bilimler ve felsefe arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlamak ve bu ilişkiye bağlı olarak felsefenin işlevini belirlemektir.  Bu amaçlar çerçeve-sinde örgütlenen düşünürler, iki temel ilke ekseninde soruşturmalarını yürütmüştür: Felsefenin bilimsel nitelikte olma ilkesi. Tek bir bilim ilkesi.  Şimdi, bu ilkeleri, Alfred Ayer ve Rudolf Carnap’ın düşüncelerini izleyerek kısaca açıklayalım.

Dil, Doğruluk ve Mantık isimli kitabının önsözünde en sıkı uyuşma içinde bulunduğu filozofların Moritz Schlick’in öncü-lüğünde “Viyana Çevresi”ni oluşturan düşünürler olduğunu ve bunların içinde de kendisini en çok borçlu hissettiği filozofun Rudolf Carnap olduğunu itiraf eden Alfred Ayer, −yine aynı önsözde− incelemesinde ileri sürdüğü görüşlerini Bertrand Russell ve Ludwig Wittgenstein’ın fikirlerinden türettiğini söy-lemektedir (1998: 9).  Ayer’in düşüncelerinin şekillenmesinde, Russell’ın mantıksal atomculuğu  ile Wittgenstein’ın Tractatus eserindeki “felsefenin bir öğreti değil, bir etkinlik (4.112)” olduğu yönündeki vurgusu büyük rol oynamıştır. Bu iki düşünürün felsefesinin ortak noktası, modern matematiksel (sembolik) mantığı sistemli bir şekilde uygulayarak, felsefede kesin bilimsel bir tutuma ulaşmaktır. Bu tutumun uygulamasının sınanacağı alan ise dildir. Ayer, bu amaç çerçevesinde, dil analizinin temelini oluşturabilmek için yargı türlerinin araştırılmasına yönelir. Düşünürün hareket noktası, Hume’un insan anlığının iki tür soruşturma nesnesi olduğu görüşüdür. Hume gibi o da mevcut bütün önermeleri iki öbeğe ayırmaktadır: İdelerin bağıntılarıyla, yani analitik yargılarla ilgili olanlar ve olgu sorunlarıyla ilgili olanlar, yani sentetik yargılar (1998: 9, Hume, 1955: 40 vd.). Analitik yargılar, mantık ve arı matematiğin a priori önermelerinden oluşmaktadır. Çelişmezlik ilkesine dayanan bu yargılar, düşünüre göre, zorunlu ve kesindir (Ayer, 1998: 9; Hume, 1955: 40). Öte yandan deneysel olgularla ilgili önermeler, olasılık taşıyan ancak hiçbir zaman kesin olmayan yargıları temsil etmektedir (Ayer, 1998: 9; Hume, 1955: 40-42). Demek ki bu önermelerle ilgili olan temel problematik nokta, bu yargıların geçerliliğinin hangi yoldan saptanabileceğini belirlemektir. Bu belirlemenin kendisi, Ayer’e göre, doğrulanabilirliğin doğasının belirlenmesinde de önemli bir basamak olacaktır.  O halde felsefenin görevi, bir tümcenin gerçek bir deneysel varsayım anlatıp anlatmadığını test etmek; bu türden bir felsefi soruşturma için felsefede yeni bir yöntem oluşturmaktır (1998: 9). Felsefe tarihi belirlenen yeni işlevi bağlamında değerlendirildiğinde, Ayer’e göre, filozofların geleneksel tartışmalarının büyük ölçüde verimsiz hatta gereksiz olduğu iddia edilebilir (1998: 11). Çünkü filozofların birçoğu, böyle bir yönelimi benimsemek yerine anlamsız ve içi boş tartışmalara gömülmüştür. Dolayısıyla felsefi tutum açısından önemli olan, bu verimsiz ve gereksiz gidişata son vermek, felsefi araştırmanın amaç ve yönteminin ne olması gerektiğini saptamak için yeni bir araştırma programı oluşturmaktır. Ayer, bu programı metafizik eleştirisi aracılığıyla oluşturur. Bu eleştirinin olanağını oluşturan şey ise dil çözümlemesidir. Metafiziğin elenmesi, dil çözümlemesiyle gerçekleştirilecektir. Ayer, bu konuyla ilgili olarak şunları söyler:

“Bizim metafizikçiyi eleştirişimiz, onun, (Kant’ın metafizik eleştirisinde olduğu gibi) anlığı yararlı biçimde giremeyeceği bir alanda kullanışından değil, kullandığı tümcelerin (sentences), gerçekten anlamlı olmak için bir tümcenin uymak zorunda bulunduğu koşullara uygun olmayışındandır (1998:13).”

Yapılması gereken, “metafizik ifadelerin yalnızca bir tümcenin herhangi olgusal bir durum üzerine gerçek bir önerme anlatıp anlatmadığını sınamamıza olanak verecek ölçütü karşılayamadığını göstermektir” (Ayer, 1998: 13). Bu ölçüt, doğrulanabilirlik ölçütüdür.  Bu ölçütle olgusallık arasında doğrudan bir bağ vardır. Bu bağ, önermenin belirli bir anlam taşıyor olmasında ya da olmamasında açığa çıkar. “Belli bir kimse, eğer ve ancak, bir tümcenin anlatmak istediği önermeyi nasıl doğrulayabileceğini, yani belli koşullar altında hangi gözlemlerin, kendisini, önermeyi doğru olarak kabule ya da yanlış olarak reddetmeye götüreceğini biliyorsa, o tümce o kimse için olgusal bir anlam taşıyor” demektir (Ayer, 1998: 13).  Başka bir ifadeyle bir önermenin anlamı, onun doğrulanabilirliğinin koşullarınca belirlenmektedir (Özügül, 1991: 21).

Ayer’e göre, bu ölçüt, felsefenin gerçek bilgi kolu olabilmesini mümkün kılmaktadır (1998: 22). Bu da felsefenin bilimsel bir şekilde metafizikten ayrıştırılarak, yeniden tanımlanması demektir. Dolayısıyla felsefenin yeniden tanımlanması, metafiziğin reddedilmesi anlamına gelmektedir. Bu çerçevede −uygulama aşamasında− filozofun kaçınması gereken üç madde, Ayer’e göre, şu şekilde sıralanabilir: Kurgusal doğrular düzenlemeye çalışmak, ilk ilkeler aramak ve son olarak da deney-sel inançlarımızın gerçekliği üzerine a priori yargılar üretmeye kalkışmak (1998: 29). Bu üç maddeden herhangi birini amaç olarak benimsemesi, filozofu metafizikçiye, dolayısıyla şaire dönüştürür. Eğer filozof şair olmak istemiyorsa, bu üç maddeden kaçınmak zorunda olmasının yanı sıra felsefi araştırmada kullanacağı belirgin bir yöntem benimsemelidir. Bu yöntem, analitik yöntemdir. Filozof ancak ve ancak analitik yöntemi benimser ve bu yöntemi kullanarak doğrulanabilirlik ilkesi ekseninde önermeleri çözümleyebilirse, felsefe de metafizik öğelerinden arındırılarak bilimsel bir niteliğe kavuşturulabilir. Ayer’e göre, bu çabanın örneklerini felsefe tarihinde bulmak mümkündür. Sözü edilen yöntemi uygulayan gelenek, on yedinci yüzyılda ortaya çıkmış olan deneyci gelenektir. Bu gelenekte yer alan düşünürler, “Gerçeklik tek tözlü mü yoksa çok tözlü mü?” gibi gerçek anlamdan yoksun metafizik sorularla uğraşmak yerine deneysel önermeleri çözümlemeyi denemiştir. Ayer’e göre, Locke, “ortalığı biraz temizleyip bilgi yolunu kaplayan saçmalıklardan birazını ortadan kaldırmada bir işçi olarak çalışmakla” yetinmiş; böylece kendini tümüyle bilgiyi tanımlama, önermeleri öbekleme ve özdeksel şeylerin doğasını gösterme gibi analitik işlere vermiştir (1998: 30). Locke’un bir adım ötesine geçen Hume da yalnızca metafizikçi olmadığını söylemekle kalmayıp, analitik yöntemi kullanarak metafiziği açıkça reddetmiştir. Bu ret faaliyetinin en güçlü kanıtı, Ayer’e göre, Hume’un İnsan Anlığı Üzerine Bir Soruşturma eserinin son tümcelerinde bulunmaktadır: “Eğer elimize, örneğin dinle ya da okul metafiziğiyle ilgili bir kitap alırsak; onun, nicelik ya da sayıyla ilgili bir soyut uslamlama içerip içermediğini soralım. Böyle bir uslamlama içeriyor mu? Hayır. Peki, olgu sorunu ve varoluşla ilgili bir deneysel uslamlama içeriyor mu? Hayır. Atın onu ateşe çünkü içinde safsata ve yanılsamadan başka bir şey olamaz” (1955: 173). Herhangi bir metnin soyut ya da deneysel bir uslamlama içermediği takdirde yakılması gerektiği fikri, tüm felsefe sistematiğini analitik ya da sentetik yargılara indirgeyen bir düşüncenin ürünüdür. Bu felsefi tutum ancak iki tür yargı sistemi (analitik ve sentetik yargılar) çerçevesinde çözümlemenin yapılabileceğini savunmaktadır. Dolayısıyla analitik yöntemin geçerliliği, nesnelerin doğası üzerine herhangi bir metafizik önvarsayıma bağlanamaz. Çünkü filozof, bir çözümlemeci olarak, nesnelerin fiziksel özellikleriyle doğrudan ilgilenmez. Onun ilgisi, bizim onlardan ne yolda söz ettiğimizle ilgilidir (Ayer, 1998: 34). Başka bir ifadeyle “felsefe önermeleri, öznitelik (character) yönünden, olgusal değil dilseldir” (Ayer, 1998: 34). Bu da onların, tanımları ya da tanımların sonuçlarını anlattıkları anlamına gelir. Bu düşünceye göre, felsefe mantığın bir bölümüdür (Ayer, 1998: 35). Çünkü dilin mantıksal çözümlemesinin öz karakteri, onun deneysel olguların kendileriyle değil, tanımlamalarımızın biçimsel durumları ve sonuçlarıyla ilgili olmasıdır.

Mantıksal pozitivizmin felsefe tarihinde işlev görmüş olan tüm önemli problemleri “metafizik” problemler ya da “görünüşte sorunlar” olarak adlandırıp, onları felsefeden dışlamasından sonra, felsefenin işlevi olarak geriye yalnızca dilin mantık-sal çözümlenişi kalmaktadır. Geriye kalan, sadece dil felsefesidir. Düşünürlere göre, felsefenin görevi, felsefe tarihinde birçok örneğine rastladığımız çabayla uğraşmak; yani düşünce ve varlık veya bilinç ve gerçeklik arasındaki ilişkiyi irdelemek değil, dil analizidir (Özügül, 1991: 21). Bu analiz, felsefenin de bir bölümü olduğu mantık aracılığıyla yapılacaktır. Felsefeye deneysel bilimsel karakterini kazandıran, bu yeni işlevidir. Çünkü düşünürlere göre, bu işlevin felsefi etkinliğe yeniden yüklenmesiyle felsefe ve metafizik arasına kesin bir sınır çizilmiştir.

Pozitivist söylem, felsefe ve bilim arasındaki ilişkiyi felsefenin bu işlevi üzerinden yeniden tarif etmektedir. Eğer filozof, bilimin varsayımlarıyla yarış edecek kurgusal doğrular ortaya koymayacak ve bilimsel kuramların geçerliği üzerine a priori yargılar vermek durumunda bulunmayacaksa; Ayer’e göre, deneysel bilimsel bir zemine oturan felsefi etkinliğin öznesinin yapacağı tek şey, bilimin önermelerini –aralarındaki mantıksal bağıntıları sergileyerek− çözümlemek ve onlarda geçen simge-leri bu yolla tanımlayarak, bilimi aydınlatmaktır (1998: 10). Ayer, Bryan Magee ile yaptığı söyleşide mantıkçı pozitivizmden söz ederken, okulun felsefeye dair tutumunun, yapacağı tek işin bilimin kavramlarını çözümlemek ve eleştirmek olduğu düşüncesi üzerinden belirlendiğini söylemektedir (Magee, 2004: 149). Ayer, bu belirlemenin şu şekilde yapıldığını aktarmaktadır:

Birincisi her şey doğrulanabilirlik ilkesi denilen ve Schlick tarafından “Bir önermenin anlamı onun doğrulama yöntemidir” diye özlü bir biçimde dile getirilen ilkeye bağlıydı. (…) İkinci olarak da mantıkçı pozitivistler (…) mantık ve matematik önermelerinin, hatta bütün zorunlu doğru önermelerin, Wittgenstein’ın eşsöz (totoloji) dediği şeyler olduğunu kabul etmektedirler. Üçüncü ana öğreti, felsefenin kendisine ilişkindi. Felsefenin, Wittgenstein ve Schlick’in “aydınlanma eylemi” diye adlandırdıkları şeyden ibaret olması gerektiğini düşünüyorlardı. Wittgenstein’ın, Schlick’in de aktardığı bir sözü vardır: Felsefe bir öğreti değil, bir etkinliktir. Felsefe bir doğru ya da yanlış önermeler bütününden oluşmamaktaydı, çünkü bu önermeler bilimlerce kapsanacaktı, sadece bir aydınlatma ve çözümleme, bazı durumlarda da anlamsızlığı ortaya koyma etkinliğiydi, felsefe (Magee, 1994: 151-152).

Felsefede Viyana Çevresi’yle harekete geçen aydınlanma eylemi, deneysel bilimlerin aydınlanma hareketinin gölgesinde kalmıştır.  Bunun nedeni, düşünürlerin, bilginin üretiminde bilimi tek otorite ilan etmesidir. Bu yaklaşımda, bütün bilgi alanları bilim tarafından kapsanmaktadır.  Sadece bilim dünyayı betimleyebilir ve açıklayabilir. Ayer, bunun değişmez bir ilke olduğunu söylemektedir: “İlke olarak, bir bilimsel yasa altına sokulamayacak bir deney alanı olmadığı gibi, dünya üzerinde, yine ilke olarak, verilmesi bilimin gücü dışında kalan bir bilgi türü de yoktur” (1998: 26). Felsefenin işlevinin düşünürlerce neden yukarıda açıklamaya çalıştığımız şekilde belirlendiği, bu ilke aracılığıyla daha anlaşılır hale gelmektedir. Temel problem, tek bilgi türü olan bilimin ilkelerini, kavramlarını, önermelerini ve kuramlarını bilgi olmayanlarınkinden ayırmaktır. Başka bir ifadeyle anlamlı önermeleri anlam taşımayanlardan ayırt etmek, bu düşünürlerin temel amacıdır. Bu amaca yönelik olarak felsefe, metafizikten ayrıştırılarak deneysel bilimsel bir zemine oturtulmaya çalışılmış; bu yolla da çözümleyici bir yöntem olarak, bilimin bilim olmayandan ayrıştırılmasında kullanılmıştır. Felsefenin araştırma nesnesinin bilim dilinin mantıksal çözümlenişi olarak serimlenmesi, bilimi metafizikten ayırmanın başlıca aracı olmuştur.

Bilimin var olabilecek tek bilgi türünü temsil ettiği görüşü, düşünürler açısından başka bir ihtiyacı (ya da problemi) gündeme getirmiştir: Tek bir bilim ya da bilimin birliği ilkesinin inşası. Çünkü düşünürlere göre, eğer bilgi iddiası taşıyan bütün alanlar bilim tarafından kapsanmaktaysa ve bu çerçeveden değerlendirildiğinde bilim bilgiyle özdeş bir konuma sahipse, bu üretim alanının “birlik” düşüncesine işaret eden tek bir ilke etrafında örgütlenmesi gereklidir. Bu ilke ise bilimin dilinin ya da bilimsel yöntemin tüm bilimler için ortak olabileceği düşüncesinden türetilmektedir. İster dilsel açıdan ister metodolojik açıdan ele alınsın, bu ilke –değişik araştırma alanlarına bağlı özgül kavram ve tekniklerin farklılığına rağmen– doğa bilimlerinin uygulamadaki işlemlerinin her deneysel bilim alanında uygulanabileceğini savunmaktadır (McCarthy, 1994: 138). Kısacası her deneysel bilimin araştırma mantığı ortak bir şekilde kurulabilir. Bu konuyla ilgili yoğun mesai harcayan Carnap, Bilimin Birliği eserinin temel tezini, bilimlerin farklı olduğuna dair geleneksel inancı yıkmak ve bilimin bir birlik olduğu, tüm empirik ifadelerin tek bir dilde dile getirilebileceği, bu yolla bütün ‘‘durumların’’ (state of affairs) aynı yöntemle bilinebileceği fikrini inşa etmek olarak belirlemiştir (1995: 32). Carnap, bu tezini gerçekleştirmek için geleneksel anlayışta birbirinden farklı olduğu iddia edilen bilimlerin (örneğin doğa bilimleri ve sosyal bilimler) dilini inceler. Bu inceleme sonucunda, bilim dilinin “fizik” dilinde ifade edilebileceği fikrine ulaşır. Bilim dilinin fizik dilinde ifade edilebileceği düşüncesi, bilim dilinin fizik diline indirgenebileceği anlamına gelmektedir. Carnap’a göre, ancak ve ancak bir bilim dilinin fizik diline indirgenebilecek önermeleri anlam taşımaktadır. Literatürde “fizikselcilik” olarak da bilinen bu yaklaşımın temel savına göre, “betimleyici terimleri içeren tüm somut/deneysel bilimlerdeki önermeleri, biçimsel mantığın yardımıyla yalnız fizikte kullanılan kavramlardan oluşmuş önermelere aktarmak” olasıdır (Özügül, 1991: 46).

Carnap’a göre, “evrensel dil” olma iddiasını taşıyan fizik dilinin (1995: 42 ve 52) oluşumunda, doğrulama sorunu büyük rol oynamaktadır. Carnap bu sorunu, Schlick’in “bir önermenin anlamı onun doğrulama yöntemidir” ilkesi aracılığıyla aşmaya çalışmıştır. Bu ilkenin, düşünür açısından iki önemli sonucu vardır. Bunlardan ilki, yukarıda da açıklamaya çalıştığımız gibi, deney ve gözlemle (duyusal gözlemle) doğrulanamayan her şeyin anlamsız kabul edilmesidir. Diğeri ise –ki Carnap, dilde birlik düşüncesini bu sonuçtan çıkarmaktadır–bütün önermelerin dolaysız gözlem önermelerine indirgenebilir olmasıdır. Bu noktadan hareket eden Carnap, bilimi, “önermelerinin doğrudan deneye dayandığı ve deneysel doğrulama tarafından kontrol edildiği bir sistem” olarak tanımlar (1995: 42). Yine de bilimde doğrulama, tek tek önermelere değil, bu ifadelerin bütün sistemine veya alt sistemlerine yöneliktir. Carnap’a göre, bu doğrulama işlemi, protokol önermelere  dayanmaktadır (1995: 42). Protokol terimi, temel protokole veya bilim insanlarının –bu kişi bir fizikçi ya da bir psikolog olabilir– deneyimlerinin doğrudan kaydına ait önermeleri kapsamaktadır (Carnap, 1995: 42). Başka bir ifadeyle kuramsal bilginin doğrudan doğruya duyu verilerine indirgenebileceği görüşünden yola çıkan Carnap, protokol önermelerini, öznenin dolaysız gözlemlediği olgu durumlarını içerikçe saptayan önermeler olarak belirler (Özügül, 1991: 45).  Bu önermelerin oluşturduğu dil ise Carnap tarafından protokol dil olarak adlandırılır.

Protokol dil, Carnap için doğrudan deneyimin kayıtlarını temsil eden önermelerden meydana gelmiş bir dildir. Düşünürün bilim felsefesi yaklaşımında temel bir problem teşkil eden doğrulama sorununun çözümü, bu türden bir dili gerektirmektedir. Çünkü doğrulama, önermelerin deneyimin doğrudan kayıtlarına indirgenebilmesini gerektirmektedir (Bryant, 1985: 112). Bu indirgeme de ancak protokol dil gibi temel bir dille yapılabilecek bir işlemdir. Aslında bu türden bir çaba, ilk olarak, Russell ve Wittgenstein’da belirmiştir. Russell, bu amacı “duyu bilgisi” (sense data) ve “mantıksal atomculuk” (logical atomism) kavramları aracılığıyla hayata geçirmeye çalışırken; Wittgenstein da “temel cümleler” (elementary sentences) düşüncesi ekseninde hareket etmiştir. Viyana Çevresi düşünürlerinin çabasını bu iki düşünürünkinden ayıran, dil analiziyle konuyu derinleştirerek sistematik bir kuram inşa etme çabaları, bu bağlamda da fizikalist anlayışı savunmalarıdır.

Carnap ve Neurath’ın sistematik bir şekilde oluşturmaya çalıştığı “protokol dil” anlayışının fizikalist olarak adlandırılan felsefi kavramsallaştırmaya yol açmasını olanaklı kılan önemli bir tartışma vardır. Bu tartışma, bilimsel bilgilerin genelgeçerliğinin temellendirilmesi meselesiyle açığa çıkmıştır. Bu meselenin temel problemi şudur: Bilimsel bilgilerin oluşum aşamasını ve ortaya çıkış noktasını bireyin ruhsal deneyimi –yani özne tarafından doğrudan duyumsanan ve deneyimlenen her şey– oluşturduğu halde, nasıl oluyor da bilimsel bilgiler tek bir kişinin yaşantısından daha çoğunu anlatabiliyor (Özügül, 1991: 46)? Bu, nasıl mümkün olabiliyor?

Bu soruya yanıt arayan düşünürler, protokol önermelerin ya da dilin işleyişini, öznelerarasılık (intersubjectivity) kavramıyla açıklamaya çalışmıştır. Fakat düşünürler, bu fikre sıçramadan önce, ilk olarak, basit ya da diğer adıyla protokol önermelerin birey öznelerin içgözlemsel veya algısal deneyimlerini ifade ettiğini savunmuştur. Bu yaklaşımda, deneyim, sübjektif ya da özel olarak kabul edilir çünkü bir kişinin algısal verileri –kendi düşünce ya da duygularından başka– hiç kimseninkilerle tam bir iletişim içinde olamaz. Fakat bu türden bir düşünce solipsizme yol açmakta, düşünürleri pek de kabul etmek istemedikleri felsefi bir çerçeveye yerleştirmektedir. Çevre düşünürlerinin bir kısmı, bu sorunu, deneyimlerin içeriklerinin olmasa bile formlarının özneler tarafından paylaşıldığını iddia ederek aşmaya çalışmıştır. Deneyci gelenek için kanıtlanması oldukça güç olan bu iddianın savunucularının yanı sıra Viyana Çevresi’nde de bu sorunu öznelerarasılık kavramını kullanarak aşmaya çalışan iki düşünür olmuştur: Carnap ve Neurath. Bu düşünürler, temel seviyedeki cümlelerin öznelerarasılığını halkın ulaşabileceği olaylarla olan ilgisini takip edecek hale getirerek, solipsizm problemini by-pass etmeye çalışmıştır. Bunun da ötesinde, düşünürler, bunların tek bir yer ve zaman koordinatı seti içerisine yerleştirilebilecek fiziksel olaylar olduğunu öne sürmüştür. Böylelikle “fizikselcilik” (physicalism), tüm bilimlerin entegre bir parçası olmuştur ve “birleştirilmiş bilim” (unified science) ideasını mümkün kılmıştır. Bu nedenle Neurath, özel bir empati/duygudaşlık (Einfühlung) ya da anlama (Verstehen) alanının olmadığını, dolayısıyla da ayrı bir Geisteswissenschaften’ı haklı çıkaracak bir durum olmadığını iddia etmiş; tam tersine, ister bağımsız isterse grup halinde olsun, insan davranışlarının –insan biyolojisi, davranış psikolojisi ve toplumsal davranış sosyolojisi bakımından– sosyolojik olarak doğruluğu kanıtlanmış fiziksel alanlarla tamamen uyumlu davranışlar olduğunu iddia etmiştir (Bryant, 1985: 112-113).

Schlick’in de arasında yer aldığı çevrenin bazı üyeleri, temel önermelerin halkın kolaylıkla erişebileceği olaylara ilişkin olduğu görüşünü asla kabul etmemiş, bu nedenle yukarıda anlattığımız görüşleri çerçevesinde Neurath ve Carnap’ı desteklememişlerdir. Ancak düşünürlerin hepsi de fiziksel, biyolojik veya sosyal bilimlerin amaç ve metotları arasında temel farklılıklar olduğu düşüncesini inkâr ettiğinden, bilimin birliği fikrini savunmuştur.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

Kurtul Gülenç, 1979 yılında Bursa’da doğdu. 1997 yılında Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde başladığı lisans eğitimini 2002 yılında tamamlayarak, 2005 yılında Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden yüksek lisans, 2010 yılında da Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden doktora derecelerini aldı. Felsefelogos, Baykuş, Yeditepe’de Felsefe, Felsefe Dünyası, Cogito, Doğu Batı ve Kaygı başta olmak üzere, çeşitli dergilerde makaleleri yayımlandı. Bu çalışmaları dışında Gülenç’in Önder Kulak ile birlikte hazırladığı, Marx’ın Halleri: Marksist Düşüncede Diyalektik Bir Yolculuk başlıklı bir kitabı bulunmaktadır. 2004-2010 yılları arasında Maltepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalışan Gülenç, şu anda Dokuz Eylül Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Gülenç’in temel ilgi alanları, Marksizm, eleştirel teori ve hermeneutiktir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.