Fransız Savaş Sanatı – Alexis Jenni

 

“Fransız Savaş Sanatı ile 2011 yılında Fransa’nın en prestijli edebiyat ödülü olan Goncourt Ödülü’nü almaya layık görülen Alexis Jenni, eserde Lyon banliyösünde yaşayan isimsiz bir anlatıcı olarak karşımıza çıkıyor. Olaylar bu anlatıcının Cezayir Savaşı’nda yüzbaşı olan Victorien Salagnon adlı karakterle karşılaşmasıyla başlıyor. Bu karşılaşma Salagnon’un geçmişine ve deneyimlerine giden bir yolculuğun da başlangıcıdır. Resim çizmeyi de bu karşılaşma sayesinde öğrenen anlatıcı, söz konusu başlangıçtan yola çıkarak eser boyunca savaşın insanlar üzerinde nasıl bir etki bıraktığını, savaşın yansımalarını, Fransa’nın bu duruma gösterdiği tepkileri, ırkçılığı ve askerliğin insan doğasına aykırı oluşunu resmediyor. Beş yılda tamamlanan Fransız Savaş Sanatı, “Aslında kimin için savaşıyoruz?” “Bir adlandırma yapmadan birlikte yaşamak mümkün değil mi?” gibi sorularla boğuşuyor. Yazar, eserde bir devlet hezeyanı olarak savaşa odaklanırken, bir askerin hayatı üzerinden ulus-devleti masaya yatırıyor. İnsanların makineleşme hallerine de göndermelerde bulunarak askerlerin hayatlarına, savaşın insanlığa verdiği tahribatlara dair farklı perspektifler sunuyor.” Fransız Savaş Sanatı’ndan bir parça yayımlıyoruz.

Valence Sipahilerinin Körfez’e Doğru Yola Çıkışları

 

1991 yılının ilk aylarına Körfez Savaşı hazırlıkları ve adım adım ilerleyen sorumsuzluğum damgasını vurdu. Kar, trenlerin yolunu keserek, sesleri bastırarak her yeri kapladı. Neyse ki Körfez’de hava sıcaklığı düşmüştü; askerler güneş gözlüklerini çıkarmadan çıplak gövdelerini ıslattıkları yaza göre daha az pişiyordu. Ah! Şu yakışıklı yaz askerleri, neredeyse hiçbiri ölmemiştir! Kafalarından aşağı boşalttıkları şişe şişe su bedenlerinden süzülüp yere değmeden buharlaşıyor, atletik vücutlarının çevresinde, içinden gökkuşakları geçen oval bir buhar tabakası meydana getiriyordu. On altı litre! Yaz askerleri her gün on altı litre su içmeliydi! Dünyanın, gölgenin var olmadığı bu köşesinde, teçhizatlarının altında öyle çok terliyorlardı ki! On altı litre! Televizyon rakamlar duyuruyordu ve rakamlar, rakamların her daim [akıllarda] yer ettiği gibi yer ediyordu: tam tamına. Söylentiler saldırıdan önce birbirimize tekrarladığımız rakamları yayıyordu. Dünyanın dördüncü büyük ordusuna saldırılacaktı; Yenilmez Batı Ordusu yakında harekete geçecek ve karşısındaki Iraklılar sıkıca sarılmış dikenli tellerin, kara mayınlarının, paslı çivilerin, son anda tutuşturacakları petrol dolu hendeklerin ardına gömüleceklerdi; çünkü onların petrolü vardı. Hem de artık ne yapacaklarını bilemeyecek kadar çok. Televizyon, hep aynı açıklıkla ayrıntıları veriyordu. Arşivler rastgele taranıyordu. Televizyon eski, hiçbir değeri olmayan yansız görüntüleri yayınlıyordu. Irak ordusuyla ilgili hiçbir şey bilinmiyordu, ne gücü, ne de mevzileriyle ilgili. Sadece dünyanın dördüncü büyük ordusu olduğu biliniyordu; biliniyordu çünkü bu konu sürekli tekrar ediliyordu. “Sayılar akıllara kazınır çünkü aşikârdırlar; akılda kaldıkları için de insanlar onlara inanır.” Ve bu sürüyor da sürüyordu. Tüm bu hazırlıkların sonu artık öngörülemiyordu.

1991 yılının başlarında pek az çalışıyordum. Aklıma yokluğumu gerekçelendirecek fikir gelmediği zaman işe gidiyordum. Beni dinlemeye gerek bile duymadan akıllara ziyan hastalık izinlerimi imzalayan doktorlara gidiyor ve izinlerin süresini daha da uzatmak için özenli sahtecilik işleri yapıyordum. Akşamları, kulaklığımla plak dinleyerek masa lambasının ışığı altında rakamları yeniden yazıyordum; dünyam lambanın yaydığı haleden, iki kulağımın arasındaki mesafeden, bana ağır ağır boş zaman kazandıran mavi dolma kalemimin ucundan ibaretti. Önce müsveddede birkaç kez deniyor, sonra kendimden son derece emin bir hareketle doktorun yazdıklarını değiştiriyordum. Bu, sıcak köşemde, işten uzak kalabileceğim gün sayımı ikiye, üçe katlıyordu. Gerçeği değiştirmek için işaretlerle oynamanın, her şeyden kaçmak için rakamların üzerinden tükenmez kalemle tekrar tekrar geçmenin yeterli olup olmadığını hiçbir zaman bilemedim; kendime bunların reçeteden başka bir yerde kayıtlı olup olmadığını hiç sormadım. Pek de önemli değildi. Gittiğim iş yerinin düzeni öyle kötüydü ki gitmediğim kimi zamanlar yokluğumun farkına bile varmıyorlardı. Ertesi gün işe gittiğimde ise bu sefer varlığımın farkına varmıyorlardı; sanki işe gitmemek önemli bir şey değildi. İşe gitmiyordum ve eksikliğim fark edilmiyordu. O yüzden, ben de yataktan çıkmıyordum.

1991 yılının başlarında bir Pazartesi günü radyodan Lyon’da kar yüzünden hayatın felç olduğunu öğrendim. Gece yağan kar, kabloları kopartmış, trenler garlarda mahsur kalmıştı. Kara, sokaktayken yakalananlar beyaz bir örtüyle kaplanıyordu. İçeridekiler ise telaşa kapılmamaya çabalıyordu.

Burada, Escault’ya ancak birkaç kar tanesi düştü. Oysa orada adım adım ilerleyen otomobil kuyruğunu arkasına takmış kocaman bir kar makinesi ve dünyayla ilişkileri kesilmiş köylere yardım taşıyan helikopterlerin dışında hiçbir şey kımıldamıyordu. Karın pazartesi yağmış olmasına sevindim, çünkü burada karın ne olduğunu bilmezlerdi; televizyonun yayınladığı görüntülere güvenip kendilerine dağ gibi kocaman, gizemli bir felaket yaratırlardı. Üç yüz metre uzaklıktaki iş yerime telefon ettim ve oradan sekiz yüz kilometre uzakta, televizyonda gösterilen o beyaz tepelerde olduğumu uydurdum. Oralıydım, Rhône-Alpes’den geliyordum. Bunu biliyorlardı. Kimi hafta sonları oraya geri dönerdim. Bunu bilirlerdi. Ne dağların ne olduğunu bilirlerdi, ne de karın. Her şey kitabına uygundu, herkes gibi benim de karda mahsur kalmış olmamam için bir neden yoktu.

Ardından garın karşısında oturan kız arkadaşımın evine gittim.

Şaşırmadı, beni bekliyordu. O da penceresinden karı, kar tanelerini, televizyonda Fransa’nın geri kalanındaki kar fırtınalarını görmüştü. Telefonda değiştirebildiği o kırılgan ses tonuyla iş yerine telefon etmişti: hasta olduğunu, Fransa’yı kırıp geçiren, televizyonda da sözü edilen şu ağır gribe yakalandığını söylemişti. O gün işe gelemeyecekti. Kapıyı açtığında pijaması hâlâ üzerindeydi. Soyundum ve bizi de mağdur etmemiş olması için gerçekten hiçbir neden bulunmayan, Fransa’yı kırıp geçen kar fırtınaları ve grip salgının uzağında yatağına uzandık. Biz de herkes gibi mağdurduk. Dışarıda kar azar azar, tane tane yağmaya, havada uçuşmaya, hiç acele etmeden yere düşmeye devam ederken usul usul seviştik.

Kız arkadaşım tek odalı stüdyo tarzı bir dairede yaşıyordu ve tek bir yatak neredeyse tüm alanı kaplıyordu. Kimsenin nerede olduğumuzu bilmediği, saatlerin olmadığı bir gündüzün sakin sıcağında, onun yanındayken kendimi iyi hissediyordum; arzularımız doymuştu; keyfimiz yerindeydi. Bu çalıntı köşenin sıcağında, sevgilimle keyfim yerindeydi. Renkten renge bürünen gözlerini yeşil ve mavi kalemlerle kese kâğıdı üzerine çizmek isterdim. Çizmek isterdim; ancak o kadar kötü resim yapıyordum ki. Oysa muhteşem bir ışıkla parlayan gözlerini sadece resim kutsayabilirdi. Söylemek yetmez; göstermek gerekir. Ardında iz bırakmazsa gözlerinin muhteşem rengi sözlerden kaçıyordu. Göstermek gerekiyordu. Oysa göstermek mümkün değildi. Zaten 1991 yılının kışında budala televizyonlar bunu her gün kanıtlıyordu. Televizyon yatağın hizasındaydı. Ekranı görebilmek için yastıkları üst üste koyup kafalarımızı yükseltiyorduk. Yavaş yavaş kuruyan spermler her hareketimde uyluğumdaki kılları çekiyordu ama kalkıp duş almak da hiç içimden gelmiyordu. Küçücük banyo soğuktu ve onun yanında keyfim yerindeydi, arzularımızın geri gelmesini beklerken televizyona bakıyorduk.

Televizyondaki en önemli konu, adını “Star Wars” dan almış, konusunda uzmanlaşmış bir şirketin senaristleri tarafından tasarlanmış “Desert Storm” harekâtıydı: Çöl Fırtınası. Bir Fransız harekâtı olan Daguet ise kısıtlı imkânlarıyla bunun yanında hoplayıp zıplıyordu.

Yeni palazlanmaya başlamış yavru alageyik “Daguet”: ergenliğe yeni girmiş, ilk boynuzlarını çıkartan, seke seke yürüyen, anne babasının yanından asla uzaklaşmayan bir Bambi. Askerler bu isimleri nereden bulur? “Daguet”, kim bilir ki bu ismi? Bu ismi, ailesine ait arazisinde köpeklerle sürek avı yapan yüksek rütbeli bir asker önermiş olmalı. “Desert Storm”u ise gezegenin bir uçtan diğer ucuna herkes anlıyor; [telaffuz ederken] ağızda şamar gibi patlıyor, insanın yüreğini sıkıştırıyor; [sanırsınız ki] bir video oyunu. Daguet ise zarif bir sözcük; anlayanlar arasında kurnaz bir gülümsemeye yol açıyor. Ordunun, ortak dil olmayan dili kendine özgüdür ve bu, son derece huzursuz edicidir. Fransa’da askerler konuşmazlar. Kendi aralarında bile konuşmazlar. İş onlarla dalga geçmeye kadar gider. Onlara insanı kelimelerden vazgeçiren yoğun bir ahmaklık yüklenir. Bize ne yaptılar da onları bu kadar hor görüyoruz? Biz onlara ne yaptık da askerler böylesine içlerine kapandı?

Ordu, Fransa’da can sıkıcı bir konudur. Bu tipler hakkında ne düşünüleceği, özellikle de onlara nasıl davranılacağı bilinemez. Bereleri, hakkında hiçbir şey bilmek istemediğimiz askeri gelenekleri ve vergileri yontan pahalı makineleriyle bizi bunaltırlar. Fransa’da ordu dilsizdir; açıkça orduların başkomutanına itaat eder; hiçbir şeyden anlamayan, her şeyle ilgilenen ve ordunun istediğini yapmasına müsaade eden o seçilmiş sivile. Fransa’da askerler hakkında ne düşünüleceği bilinmez, “bizimkiler” izlenimi uyanmasın diye iyelik ifade eden tek bir sözcük kullanmaya bile cesaret edilmez: onlar görmezden gelinir, onlardan çekinilir, onlarla alay edilir. İnsanlar, kana ve ölüme bu denli yakın, bu rezil işi niçin yaptıklarını sorar kendi kendilerine; komplolardan, sağlıksız duygulardan, entelektüel kapasitelerinden endişe edilir. Bu askerlerin, halktan uzakta durmaları, hep birlikte Fransa’nın güneyindeki askeri üslerine kapanmaları veya imparatorluğun kırıntılarını kontrol etmek için dünyayı arşınlamaları, daha önce olduğu gibi güneşte parıldayan tertemiz büyük gemilerinde, yaldızlı süslerle kaplı beyaz üniformaları içinde, deniz aşırı ülkelerde gezinmeleri tercih edilir. Uzakta olmaları, görünmez olmaları, kafamızı meşgul etmemeleri istenir. Zorbalıklarını başka yerde, bize hiç benzemedikleri için insan bile denilemeyecek insanların yaşadığı çok uzak ülkelerde sürdürmeleri yeğlenir.

İşte o esnada orduyla ilgili tüm düşündüğüm buydu, yani hiçbir şey; ama onlar gibi düşünüyordum, tüm tanıdıklarım gibi. Bu, yorgandan sadece burnumu ve [televizyona] bakmak için gözlerimi çıkardığım 1991 yılının o sabahına dek böyleydi. Bedenime sürtünen kız arkadaşım usulca karnımı okşuyordu. Bir yandan yatağın ayakucundaki televizyon ekranından Üçüncü Dünya Savaşı’nın başlangıcını izliyorduk.

Etrafımızdaki her şeyi aklımıza ne iyi, ne kötü, herhangi bir şey getirmeden görmemize, televizyonu programlar devam ettikçe sürüp giden, yüzümüze yayılmış bir gülümsemeyle izlememize imkân veren, orgazmı takip eden o mesut dinginlik içerisinde oturmuş, çenemizi tembel bir hareketle avuçlarımıza almış, elektromanyetik dalgalar yayan ekranda insanlarla dolu dünya sokaklarını izliyorduk. Zevk âleminden sonra ne yapılır? Televizyon izlenir. Haberlere bakılır, ne ağırlığı ne de niteliği olan, plastik bir boş zaman, zamanın geriye kalanını elinden geldiğince dolduran bir sentez zaman üreten büyüleyici makine seyre dalınır.

Körfez Savaşı’nın hazırlıkları sırasında, sonrasında ve savaş süresince garip şeyler gördüm; tüm dünya tuhaf şeyler gördü. Çok gördüm çünkü asla sönmeyen, tam olması gerektiği gibi, kuş tüyünden bile daha sıcak tutan, gerçek bir teknolojik gelişme sonucu sonunda yataktan hiç çıkmamanıza olanak sağlayan yeni bir malzemeden üretilmiş o yorganlardan bile daha iyi hollofil kozamızın, bu mükemmel Du Pont de Nemours dokumasının, yastıkların içini dolduran polyester liflerin altından neredeyse hiç çıkmıyordum; çünkü mevsim kıştı, çünkü mesleki anlamda büyük bir sorumsuzluk içerisindeydim ve arzularımızın yeniden şahlanmasını beklerken sevgilimin yanında uzanarak televizyona bakmaktan başka bir şey yapmıyordum. Nevresimi, terimizden yapış yapış olduğunda, bol miktarda boşalttığım –“saçıp savurduğum” diyelim– sperm lekelerim kuruyup sertleştiğinde yenisiyle değiştiriyorduk.

Ekranına yapıştığım televizyonda suratlarında gaz maskeleriyle konser izleyen İsraillileri gördüm. Sadece kemancının maskesi yoktu ve çalmaya devam ediyordu. Bağdat semalarında bombaların balesini ve yeşil renkli, peri masalı tadında havai fişek gösterisini gördüm. Böylelikle modern savaşın ekranların ışığında yaşandığını öğrendim; binaların gri ve belli belirsiz siluetlerinin titreyerek yaklaşmasını ve infilak edişini, içindekilerle birlikte içeriden tamamen yok edilişini gördüm; kullanımına göre sınıflandırılan özel bombalar taşıyan Albatros kanatlı kocaman B52lerin Arizona Çölü’nde ambalajlarından çıkıp yeniden uçtuklarını gördüm; Mezopotamya’nın çöl toprağı seviyesinde uçan ve Doppler etkisiyle deforme olmuş motorlarından gelen canhıraş gürültüyle hedeflerini arayan misilleri gördüm. Bunların hepsini nefesimi tutarak, beceriksizce çekilmiş bir bilim kurgu filmiymişçesine televizyonda seyrettim. Fakat 1991 yılının başında, beni en çok şaşırtan görüntü son derece basitti. Eminim ki artık kimse anımsamıyordur, ama o görüntü o seneden, 1991’dendi. XX. yüzyılın son senesinden. Haberlerde Valence sipahilerinin Körfez’e hareket ettiklerine tanık oldum.

Bu oğlanların yaşları otuzun altındaydı ve genç eşleri onları yolcu etmeye gelmişlerdi. Çoğunluğu henüz konuşma çağına ulaşmamış çocuklarını kucaklarına almış, kameraların önünde kocalarını öpüyorlardı. Bu adaleli erkekler ve genç, güzel kadınlar şefkatle kucaklaşıyor, ardından Valence sipahileri kum rengi kamyonlarına, VAB’larına, Panhard’larına biniyorlardı. O zaman, kaçının geriye döneceği, bu savaşın Batı tarafında ölüme, neredeyse hiçbir ölüme sebep olmayacağı henüz bilinmiyordu; bilinmeyen bir başka şey ise ölümün yükünün çevreyi kirleten maddelerin etkisi gibi, çölün yayılması gibi, bir borcun ödenmesi gibi sayısı belirsiz diğerleri tarafından, sıcak ülkeleri dolduran isimsiz diğerleri tarafından yüklenileceğiydi; kafa sesi yerini hüzünlü bir yoruma bıraktığında, genç insanlarımızın uzaktaki bir savaş için yola çıkmasına beraberce üzülüyorduk. Şaşkındım.

Bunlar sıradan görüntülerdi. Amerikan ve İngiliz televizyonlarında her zaman görebilirdiniz. Ancak Fransa’da eşleri ve çocuklarına sarılıp yola çıkan askerleri ilk kez 1991 yılında gördük; bu, askerlerin acılarını paylaşabileceğimiz ve yokluklarını hissedebileceğimiz insanlar gibi gösterildiği 1914 yılından bu yana ilk kez oluyordu.

Ansızın kafama dank etmişti, irkildim.

Doğruldum, burnumdan fazlasını yorgandan dışarı çıkarttım. Ağzımı, omuzlarımı, gövdemi. Oturmam gerekiyordu, doğru düzgün görmem gerekiyordu çünkü televizyon kanalında –idrak etmenin dışında herkesin gözü önünde– toplumsal bir uzlaşıya tanıklık ediyordum. Bacaklarımı karnıma doğru çekip kollarımı etrafına doladım, çenemi dizlerimin üstüne koydum ve bu önemli anı izlemeye devam ettim: Valence sipahilerinin Körfez’e hareketlerini. Kimileri kum rengine boyanmış kamyonlarına binmeden önce gözyaşlarını siliyordu.

1991 yılının başında hiçbir şey olduğu yoktu: Körfez Savaşı’na hazırlanılıyordu. Hiçbir şey bilmeden konuşmaya mahkûm televizyon kanalları gevezelik ediyor, içi bomboş bir görüntü kalabalığı üretiyordu. Tahminler yürüten uzmanlara sorular soruluyordu. Sunucu, rakamlar sıralarken ekranda donup kalan, hiçbir haber servisinin sansürlemediği ve donmuş çöl planlarıyla son bulan arşiv görüntülerini yayınlıyordu. Uyduruyor, öyküleştiriyor, aynı ayrıntıları tekrar ediyor, karşılarındakini usandırmadan aynı şeyi tekrarlayabilmenin yeni yollarını arıyorlardı. Tıpkı bozuk bir plak gibi…

Hepsini takip ettim. Kendimi görüntü seline bıraktım; hudutlarını izledim; önce rastgele, sonra bayır aşağı akıyordu; 1991 yılının başlarında her şeye açıktım, kendimi yaşamdan soyutluyordum, görmek ve hissetmekten başka yapacak şeyim yoktu. Vaktimi arzularımın geri gelip sonuçlanma ritmine göre yatakta geçiriyordum. Belki de gidenler ve her şeyi seyreden ben dışında hiç kimse Valence sipahilerinin Körfez’e hareket edişlerini anımsamıyordur, çünkü 1991 yılının kışında [henüz] hiçbir şey yaşanmamıştı. Bir boşluğu yorumladık durduk, boşluğu havayla doldurduk, bekledik; tek olup biten şuydu: ordu toplumsal yapının içine geri dönüyordu.

İnsanın kendisine bunca zamandır ordu neredeydi diye sorması mümkündür.

Kız arkadaşım bize kadar ulaşmayan bir savaşa olan ani ilgim karşısında şaşkındı. Sıklıkla, gerçeğin ezici ağırlığından daha kesin, daha huzur verici ve çok daha eğlenceli bulduğum hafif bir sıkıntı, alaylı bir kopuş, zihnin kıpırtılarına karşı bir ilgi hissediyordum. Neye baktığımı sordu.

“Şu kocaman makineleri kullanmak isterdim, dedim. Dişli tekerlekleri olan kum renklileri.

İyi de onlar oğlanlar için ve sen artık oğlan çocuğu değilsin. Hem de hiç, dedi elini üzerime, kendi için yaşayan, kendine ait bir kalbi, dolayısıyla kendine özgü duyguları, düşünceleri ve hareketleri olan o güzel organın tam üzerine koyarak.

Yanıt vermedim, emin değildim. Yeniden yanına uzanıverdim. Yasal olarak hastaydık ve karda mahsur kalmıştık. Burada güvendeydik ve tüm gün, tüm gece ve ertesi gün bize aitti; nefesimiz tükenene, bedenlerimiz yorgun düşene dek.

O yıl manyakça bir devamsızlık içindeydim. Gece gündüz tek düşünebildiğim ayak sürtmenin, tüymenin, kaytarmanın, diğerleri sıra halinde yürürken karanlık bir köşeye saklanmanın yollarıydı. Sosyal hırs, profesyonel bilinç, konumuma olan alakam adına neye sahipsem hepsini birkaç ay içinde yok ettim. Sonbahardan beri soğuktan ve rutubetten faydalanıyordum; bunlar doğa olayları olduklarından sorgusuz sualsiz kabul ediliyordu. Boğazımdaki hafif bir yanma evde yan gelip yatmamı gerekçelendirmeye yeterliydi. Gitmiyor, işlerimi ihmal ediyor ve kız arkadaşıma gitmeyi aksatıyordum.

Ne mi yapıyordum? Sokaklarda dolaşıyor, kafelerde oturuyor, halk kütüphanesinde bilim ve tarih eserleri okuyordum. Şehirde yaşayan ve eve gitmek istemeyen yalnız bir adamın yapabileceği ne varsa hepsini yapıyordum. Ve bu çoğunlukla hiçbir şey yapmamak demekti.

O kıştan hiçbir anım, planlanmış bir girişimim, anlatacak hiçbir şeyim yok ama France Info radyosundaki haberlerin tema müziğini duyduğumda öyle melankolik bir hale bürünüyordum ki tek yapmam gerekenin şu olduğunun farkına varıyordum: kocaman bir duvar saatinin vuruşları gibi on beş dakikada bir yayınlanan radyo haberlerini beklemek. Yüreğimdeki akreple yelkovan yavaşça ilerleyedursun dünyanınkiler hiç tereddütsüz daha da kötüye gidiyordu.

Çalıştığım şirketin yönetiminde bir değişiklik oldu. Beni yönetenin tek bir düşüncesi vardı: gitmek ve sonunda başarmıştı. Başka bir iş buldu, görevinden ayrıldı ve yerini, kalmaya niyeti olan bir başkasına bıraktı. Bu sonuncu işyerini düzene koydu.

Bir öncekinin şüpheli yeteneği ve kaçma isteği beni korumuştu; yeni gelenin hırsı ve bilgisayar kullanma becerisi ise yakan şey oldu. Giden sinsi herif bana asla bir şey söylememiş, fakat bütün devamsızlıklarımı kaydetmişti. İşe geldiğim ve gelmediğim günleri, gecikmelerimi, verimliliğimi dosyalara işlemişti; kısacası ölçülebilecek her şeyi saklamıştı. Kaçıp gitmeyi düşünürken bunlar aklındaydı ama konusunu hiç açmıyordu. Bu saplantılı herif tüm dosyaları bırakmıştı; yerine gelen hırslı ise tam bir çıkarcıydı. Her türlü bilgi işe yarayabilirdi; arşivdeki tüm dosyaları ele geçirerek beni köşeye sıkıştırdı.

Evaluaxe yazılımındaki eğriler şirkete katkılarımı gösteriyordu. Verilerimin çoğu apsislerle aynı hizada sürünüyordu. [İçlerinden] bir tanesi –kırmızı olan– Körfez Savaşı’nın hazırlık aşamasından itibaren dimdik yükseliyor ve oldukça yukarılarda seyrediyordu. Daha aşağıda, aynı renkteki noktalardan meydana gelen yatay çizgi ise olması gereken normu gösteriyordu.

Yazmaktan ziyade ekranda bir şeye işaret etmek ve tıklayarak belli noktaların üzerinde durmak için kullandığı, ucu özenle açılmış, silgili bir kurşun kalemle ekrana vurdu. Böylesi gereçlerin, özenle tutulmuş bir dosyanın ve yazılımın tartışılmaz eğrileri karşısında doktorun sözcüklerini makyajlamak için kullandığım tükenmez kalem hafif kalıyordu. Zayıf bir katılımcı olduğum ayan beyan ortadaydı.

“Ekranı görüyor musunuz? Sizi hatanızdan dolayı işten çıkarmalıyım.”

Silgisiyle ekrandaki eğrilere tıklamayı sürdürdü. Düşünceli bir hali vardı. Tıklama hareketi kapalı bir kavanoza hapsedilmiş kauçuk bir topun çıkardığı sesleri andırıyordu.

“Ama belki de bir çözüm olabilir.”

Nefesimi tuttum. Sıkıntım umuda dönüştü; insan umursamasa da kovulmak hoş bir şey değildi.

“Savaş yüzünden durumlar kötüleşti. Personelin bir kısmıyla yollarımızı ayırmamız gerekiyor ve bunu kurallara göre yapacağız. Bu grupla birlikte ayrılacaksınız.”

Buna razı oldum. Verecek cevabım var mıydı ki? Ekrandaki rakamlara baktım. Şekillere dönüşmüş rakamlar ne anlatmak istediğini çok güzel gösteriyordu. Şirkete olan finansal katkımı görüyordum, tartışılacak bir yanı yoktu. Rakamlar, varlığının farkına bile varmadan dilin içinden geçip gider; rakamlar insanın ağzını bir karış açık bırakır, matematik kürelerinin azalmış havasında oksijen arayan şaşkın gırtlaklara dönüştürür. Tek bir heceye razıydım, bir pislik gibi değil, kurallara uyarak işime son verdiği için mutluydum. Gülümsedi, ellerini iki yana açarak bir hareket yaptı; sanki şunu söylemek istiyordu: “Ah, bir şey değil… Neden böyle yaptığımı bilmiyorum ama ben fikrimi değiştirmeden, çabuk odayı terk edin.”

Odadan geri geri yürüyerek ayrıldım. Daha sonra öğrendim ki bu numarayı kovduğu herkese yapıyormuş. Herkese anlaşmalı bir istifa karşılığında suçlarını unutmayı öneriyormuş. Her biri de karşı çıkmak yerine teşekkür ediyormuş. Herhangi bir grup deneyi hiç bu denli sükûnet içinde geçmemiştir. Personelin üçte biri ayağa kalkıp teşekkür etti ve çıktı gitti; hepsi bu kadardı.

Bu tür ayarlamaları savaşın üzerine yıktılar çünkü savaşların üzücü sonuçları olur. Elden gelen bir şey yoktur, nihayetinde savaştır işte. Hakikatin karşında durmak mümkün değildir.

Aynı akşam süpermarketten toparladığım karton kutulara kişisel eşyalarımı yerleştirdim ve geldiğim yere dönmeye karar verdim. Yaşamım sıkıcıydı. O nedenle yaşamıma nerede olursa devam edebilirdim. Başka bir hayat isterdim ama ben anlatıcıyım. Her şeyi yapamaz anlatıcı; her şey bir yana, anlatmaktadır. Anlatmanın üstüne bir de yaşamak gerekseydi yetişemezdim. Neden bir sürü yazar çocukluğundan söz eder? Çünkü hayatları bundan ibarettir: geriye kalanını da yazarak geçirmişlerdir. Çocukluk, başka hiçbir şeye kafa yormadan yaşadıkları tek zamandır. O zamandan beri yazmaktadırlar ve bu, tüm zamanlarını almaktadır çünkü yazmak zaman gerektirir. Tıpkı nakış için iplik gerektiği gibi ve sadece tek bir iplik vardır.

Yaşamım sıkıcı. Bense anlatıyorum. Oysa göstermek isterdim. Gösterebilmek için de resim çizebilmek. İstediğim şey şu: elim hareket etsin ve onu görmeniz için bu yeterli olsun. Oysa resim yapmak yetenek, öğrenme ve teknik gerektirir. Halbuki anlatmak insani bir işlevdir: ağzınızı açmanız ve nefesinizi vermeniz yeterlidir. Nefes almamla konuşmam bir oluyor. O halde anlatıyorum, hakikati hep elimden kaçırsam da. Ne de olsa bir nefeslik hapishane çok da sağlam değildir.

Orada, çok yakın olduğum kız arkadaşımın gözlerini hayranlıkla seyre dalmış ve resmetmeye çalışmıştım. “Resmetmek” anlatıma ve aynı zamanda benim resim konusundaki beceriksizliğime uygun bir kelimedir: Onu çizdiğimde kâğıt üzerinde sadece çirkin karalamalar vardı. Ondan gözlerini açarak bana poz vermesini ve yoğun renkli kurşun kalemlerim kâğıdın üzerinde hareket ederken bana bakmasını istedim ama bakışlarını kaçırıyordu. O güzelim gözleri buğulanıyordu. Ağlıyordu. Ona bakmamı, hele ki onu renklendirmemi, resmetmemi ya da tasvir etmemi hiç hak etmediğini söyler ve muhteşem gözleri, eski gemilerin pruvalarını süsleyen heykellerinkine benzeyen rüya gibi göğüsleriyle ondan çok daha güzel olan kız kardeşini anlatırdı. Halbuki o… Kurşun kalemlerimi bırakıp onu kollarıma almam ve telkin ederek, gözlerini kurulayarak usulca göğüslerini okşamam, ona dokunduğumda, yanında olduğumda ve onu gördüğümde neler hissettiğimi anlatmam gerekirdi. Bitmemiş çizimimin üzerine bıraktığım kurşun kalemlerim artık kımıldamıyordu ve ben anlatıyor da anlatıyordum. Göstermek isterken anlatının sarmalına saplanıyordum. Halbuki sadece nasıl olduğunu göstermek istemiştim ama onu teselli etmek için yine yeniden anlatmaya mahkûm olmuştum. Gözlerini çizmeyi hiç başaramadım. Ama buna duyduğum arzuyu anımsıyorum, kâğıda duyduğum arzuyu.

Sıkıcı yaşantım pekâlâ değişebilirdi. Hiçbir bağı olmayan ben, devinimi yerçekimine benzeyen alışkanlıkların gücüne boyun eğdim. Sonuçta tanıdık Rhônes bölgesi, bilmediğim Escault bölgesinden daha iyi geliyordu; sonuçta, yani sonunda, Lyon’a döndüm.

Çöl Fırtınası beni kapının önüne koymuştu. Görünmeyen ama yankılarını televizyondaki boş görüntülerden işittiğimiz patlamanın ikincil bir kurbanıydım. Yaşama öyle gevşekçe tutunmuştum ki uzaktan gelen bir iç çekiş ondan kopmama yetti. US Air Force’un kelebekleri demir kanatlarını çırptı ve bu olay, dünyanın diğer ucunda, benim ruhumda bir fırtına başlattı. Bir şeyler yerine oturdu ve geldiğim yere döndüm. Bu savaş eski yaşantımdaki son olay oldu; bu savaş içinde büyüdüğüm XX. Yüzyıl’ın sonu oldu. Körfez Savaşı gerçeği değiştirdi ve gerçek ansızın teslim oldu.

Savaş başladı. İyi de ne olabilirdi ki? Bize sorsalar [her şey] savaş kurgu dahi olabilirdi, ekrandan takip ediyorduk. Fakat savaş az bilinen bölgelerinin bazılarında gerçeği değiştirdi; ekonomiyi değiştirdi, benim anlaşmalı kovulmamı tetikledi ve kaçtığım şeye geri dönmemin nedeni oldu; ve denir ki o sıcak ülkelerden geri dönen askerler bir daha asla eskisi gibi olamadılar: şifasız bir hastalığa, uykusuzluk ve iç sıkıntısına tutulmuşlardı; içten içe çürüyen karaciğer, akciğer ve derileri yüzünden ölüyorlardı.

Bunlar bu savaşı ilgilenmeye değer kılıyordu.

Savaş başladı. Hakkında pek fazla şey bilmiyorduk. Böylesi daha iyiydi. Bildiğimiz ayrıntılar, öğrenebildiğimiz birkaç parça şey ise saklı tutulması daha uygun olan bir gerçeği işaret ediyordu. Çöl Fırtınası başlamıştı, ufaklık Daguet de zıplayarak peşinden gidiyordu. Iraklıları ezip geçen bomba miktarını hayal etmek dahi güçtü. Daha önce hiç bu kadar çok bomba atılmamıştır. Öyle ki Iraklı başına bir bomba düşmüş olabilirdi. Bu bombaların bazıları duvarları delip geçtikten sonra içeride patlıyor, bazıları insanların sığındığı bodrumlarda infilak etmeden önce bir binanın tüm merdivenlerini ezerek geçiyordu. Bazı bombalar ise grafit parçaları fırlatarak kısa devreye neden oluyor ve elektrik tesisatlarını mahvediyordu. Kimileri etraflarındaki geniş bir alanın oksijenini emiyor, kimileri ise iz süren, burnu yerde koşarak avını yakalayan köpekler gibi hedefini kendi arıyor ve ona dokunur dokunmaz infilak ediyordu. Bunların devamında, sığınaklarından çıkan Iraklı kalabalıklar makineli tüfeklerle tarandı. Oysa belki silahlarını dolduracaklardı, belki de teslim olacaklardı. Cevabı bilinemedi çünkü ölmüşlerdi, geride kimse kalmamıştı. Sadece dünden beri cephaneleri yoktu çünkü tüm başarılı uzman subaylarını tasfiye eden, şüphe içerisindeki Baas Partisi isyan etmelerinden korktuğu için kendi kuvvetlerine cephane vermiyordu. Yırtık pırtık üniformalı bu askerlerin hepsi tahta tüfeklerle donatılmış da olabilirdi. Zamanında dışarı çıkmayanlar ise sıra sıra ilerleyen, önlerindeki toprağı küreyerek yaklaşan ve küreklerinde ne varsa çukurların içine dolduran buldozerler tarafından saklandıkları sığınaklarda diri diri gömülüyordu. Savaştan ziyade devasa bir yıkım şantiyesini andıran bu garip savaş birkaç gün sürdü. Iraklıların Sovyet yapımı tankları, Koursk’daki gibi düz bir alanda savaşmayı denedi ve pervaneli uçakların basit bir geçişi ile paramparça oldu. Yavaş uçan bombardıman uçakları, rengini savaşın yeşilinden alan, kurşundan daha ağır yeni bir metal olan ve bu yüzden çeliği kolayca delip geçen zayıflatılmış uranyum gülleleriyle tankları delik deşik etti. Tank enkazları öylece bırakıldı ve katilleri kara kuşların geçişinden sonra hâlâ dumanı tüten bu tanklara kimse gelip bakmadı; neye benziyor olabilirlerdi ki? Açıldıktan sonra ateşe fırlatılmış makarna konservelerine mi? Görüntüsü olmayan bu enkazlar çölde, her şeyden yüzlerce kilometre uzakta kaldı.

(…)

Çevirmen: Armağan Sarı, Gizem Şakar
*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz. 

Alexis Jenni, 1963 yılında Fransa’nın Lyon kentinde doğdu ve çocukluk çağını burada geçirdi. İlk ve ortaöğrenimini yine aynı yerde tamamlayan Jenni, lisans eğitimini biyoloji alanında sürdürdü. Jenni, halen Lyon’da bir lisede biyoloji öğretmenliği yapmaktadır. İlk romanı Fransız Harp Sanatı, Fransa’nın hatırı sayılır yayınevlerinden olan Gallimard tarafından yayımlandı. Eser, Fransız edebiyat otoriteleri tarafından övgülerle karşılandı. Eleştirmenlerden tam not alan Fransız Harp Sanatı, 2011’de yazara hayli prestijli Goncourt Ödülü’nü getirdi. Aynı eserle Medici Ödülleri ve Femina Ödülü’nü de kazandı. Yazarın toplamda altı kitabı bulunuyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.