‘Kapalıçarşı’nın sesi diye okuduğumuz şey, hepimizin o mekâna emanet bıraktığı sesler.’

 

“1450’lerin ikinci yarısı, aylardan ağustostu. Marmara Adası’ndan yola çıkan mavnanın, Fatih Sultan Mehmed’in şehrine, İstanbul’a taşıdığı yük, mermer levhalardı. Nice badireden sonra tek bir mermer levha karaya ulaşabildi. Ama Kapalıçarşı’yı bezemek için daha çok mermere ihtiyaç vardı. Taşların sırrına eren Nazar Usta’nın iksirle çoğalttığı mermerler Trakya’dan gelen arkadaşlarıyla birleşince Kapalıçarşı’yı donatmanın önünde bir engel kalmadı. Ustanın el emeğiyle çarşıdaki dükkânlar bereketlendi ve çarşı, şehr-i İstanbul’un gözbebeği oldu. Fuat Sevimay mermerinden zanaatkârına, sultanından mimarına, esnafından müşterisine Kapalıçarşı’nın ruhunu ve o ruhu oluşturan efsunu, eğlenceli bir dille anlatıyor. Gerçekle hayalin, ciddiyetle mizahın iç içe geçtiği Kapalıçarşı, okuru çarşının sokaklarında, kuytu köşelerinde olduğu kadar yüzyıllar arasında da keyifle gezdirecek.” Fuat Sevimay ile Kapalıçarşı romanını ve kimi zaman ince espriler üzerinden bugünü konuştuk.

Kapalıçarşı 2012 yılında yazılan, 2015 yılında Ahmet Hamdi Tanpınar Roman Yarışmasında ödül alan, 2017 yılında da nihayet basılan bir roman. Kapalıçarşı’nın yıllarla ilişkisi hep biraz geç kalmışlık üzerine diyebilir miyiz? Yoksa verilen bu aralar, sizin tercihiniz miydi? Tercihten ziyade olaylar öyle gelişti demek gerekir belki de. Şöyle ki; 2012’de eşzamanlı iki roman yazmıştım ve bir tanesinin önce yayınlanmasına karar vermem gerekiyordu. Muhtemelen o gün poyraz estiği için AnarŞık önü aldı ki keşişleme esse tersi de olabilirdi ve o zaman, bir yıl sonra da Kapalıçarşı’yı yayınlatmayı denerim, diye geçirmiştim aklımdan. Ama sonra da araya James Joyce’un Finnegan Uyanması çevirisi girdi ve yaklaşık üç yılımı alan o süreçte gözüm başka bir şey görmedi, öylece de Kapalıçarşı’nın yayınlanması beş yılı buldu. Olsun, arada defalarca tekrar okuyup düzeltme ve demlendirme şansı buldum ve dönüp dolaşıp hep kitap’tan yayınlanmış olmasından dolayı da çok mutluyum. Kader kısmet.

Türk Edebiyatı’nın tür sınıflandırması açısından pek başarılı olamasa da sınıflandırmayı çok sevdiğini biliyoruz. Bu anlamda, birçok farklı türe ait ögeleri barındıran Kapalıçarşı’nın dâhil olacaksa hangi türe dâhil edilmesini tercih edersiniz? Ah bu seçimi tamamen bana bırakırsanız Kapalıçarşı’yı “acemaşiran bir beste” ya da “bozlak” sınıfına sokmak isterdim. Şaka bir yana, içinde tiyatro metni, öyküler barındırıp masalsı ve ironik bir dille ilerlese de elbette bir roman Kapalıçarşı. Bir sürü karakteri merkezinde toplayan bir unsur, bir mekân söz konusu, dolayısıyla ben “roman” olması niyetiyle yazdım. Ama dileyen gezi edebiyatı gözüyle dahi okuyabilir. Çok da önemli değil belki bu sınıflamalar. Sahi Bob Dylan şarkıları Nobel’i hak eder mi? Neyse, soru bu değildi galiba.

Kapalıçarşı dil ve biçemi bakımından okuru hem zorluyor hem de tatlı bir yolculuğa çıkarıyor; bunun hem oyunbaz, hem içten hem de yeri geldiğinde üstten bakan bir tavırla konuşan Kapalıçarşı’nın etkisi olduğunu düşünüyorum. Kapalıçarşı’nın anlatım diline nasıl karar verdiniz? Konuşanın Kapalıçarşı olduğu tespitiniz çok yerinde, çünkü dili kurgularken ben de elimden geldiğince çarşının o yüzlerce yılı ve büyüyü bağrında barındıran edasını aktarmayı amaçlamıştım. O nedenle dil, yaşanan olaylar gibi dün ile bugün arasında savruluyor. Yine dilin mümkün olduğunca samimi olmasını arzu ettim, tam da ben ya da herhangi birisi çarşıya adım attığında ne hissederse, o ifadeyi ve o hissi yakalamaya gayret ettim. Son söz çarşının olsun istedim bölümlerde, çünkü biz gelip geçsek de bizim çarşıda ve muhtelif mekânlarda bıraktığımız renk ve tını aslolan ve Kapalıçarşı’nın sesi diye okuduğumuz şey de bizim, hepimizin o mekâna emanet bıraktığı sesler.

Roman bir ‘epigrafla’ başlıyor: “Masal bu ya…” Bu epigraf üzerinden romanın, resmi tarihin aslında başka bir yüzü olduğunu hatırlattığını ve hatta okur için gizliden gizliye ikisinden hangisinin masal olduğunu tahmin etme oyunu kurduğunu düşünüyorum, okurla böyle bir oyuna giriştiğinizden söz edebilir miyiz? Okurla değilse de resmi tarihle oynama, hatta biraz da hafife alma derdim vardı romanı yazarken. Çünkü şu hepimizin bildiği, ülke ve döneme göre değişen, yüzü soğuk, ciddi ve otoriter resmi tarihin biraz da dalga geçilmeyi hak ettiği inancının yanı sıra, değerli olanın bizim hayalimizden geçen tarih olduğunu düşünüyorum. Dedenizin yolunun Kapalıçarşı’yla kesişmiş olması ve kendi zamanına dair, belki de yalan yanlış anlattığı/aktardığı hikâye mi ilginçtir, yoksa “bilmem ne tarihinde kayıtlara geçen falan feşmekan adreste mukim” diye ilerleyen, fevkalade gerçek ama bir o kadar sıkıcı tarih midir ilgimizi çekecek? Beni kavafların, mimarların, halıcıların, kente soluğunu bırakan insanların tarihi ve onların aşkları, hayalleri, dertleri, eğlenceleri ilgilendiriyor. Ve üzerimize karabasan halinde çöken resmiyet ve devlet söylemi karşısında bu hayal gücüne çokça ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

Aynı bağlamda anlatıcı, Kahraman Kavaf Kavalalı Arif Efendi Sokağı’nın hikâyesini anlatıp sonunda okura sunduğu sürprizle romanın kurgusu ve resmi tarihin akışı arasındaki uyuşmazlıkların eleştirilme riskinin de önüne geçmiş oluyor bir anlamda, yanılıyor muyum? O ufak tefek ayak oyunları, edebiyatımızda sıkça görüp okuduğumuz şu “yazar şurada şöyle hata yapmış, vay kafasız, zaten ne beklenir ki o tıfıldan” türünden kof eleştirilerin karşı eleştirisi bir nevi. Yahu koskocaman romanlar kurgulanıyor ve müthiş diller yaratılıyor ve birileri de çamur atmanın dayanılmaz hafifliğiyle çıkıp, o metnin sosyolojik boyutu, topluma ve dile katkısı, olumlu ya da olumsuz anlamda edebi değeri vesaireyi de konuşmaksızın, hata ve cadı avcılığı yapıyorlar. Benim romanım elbette dilediğince eleştirilsin ama benim ya da bir başkasının romanı, nereden vurayım abalıya diye ele alınmasın. O nedenle belki, yazar dostlara küçük bir arka çıkma demeli Kavalalı Arif Efendi Sokağı ve benzerleri için. Romandaki Arif de benim zaten, olmayan ve olmasa da eninde sonunda patlayan.

Bu vesileyle romandan bağımsız şekilde bir temennimi dile getirmek isterim. Ne olur şu eleştiri kültürümüz birazcık yükselsin. Koyunun olmadığı yerde Abdurrahman Çelebi kesilmiş, bir şey diyormuş gibi yapıp hiçbir şey söylemeyen, edebiyat bezirgânlığına soyunmuş cilacı adamları değil de, Nurdan Gürbilek’leri, Yıldız Ecevit’leri okuyalım. Bir kuşak öncesinde Berna Moran’dan ve daha bir sürü değerli eleştirmenden feyiz alalım. Edebiyatın bu soluklanmaya çok ihtiyacı var. Amin.


İlyas Efendi romandaki belki de en garip ve enteresan, aynı zamanda zamanı -gelecekten haber verdiği için- eğip bükebilen bir kahraman. Gelecekten haber vermekten ziyade, tıpkı nargilede olduğu gibi, gelecekteki nesneleri kullanması anlatının gerçekliğini biraz kırmıyor mu? 
Anlatıda bir gerçeklik olsun istemedim ki zaten hiç. Gerçek dediğimiz şey, hele de edebiyatta çok saygın bir yer kaplamıyor benim algımda. Ben hayal etmeyi seviyorum. Benim kurduğum hayal kendine has masalsı gerçekliğini ve tutarlılığını yaratıyor mu, tamam, mesele yok o zaman. Öte yanda tarihi gerçeği, zaman akışını vesaireyi arayan zaten ansiklopediden, resmi kayıtlardan, Wikipedia’dan (ah, pardon, kapalıydı o!), bir yerden bir şekilde ulaşır o bilgiye. Bir de söz konusu mekân Kapalıçarşı ise, zamanın zamana karışmasından daha doğal ne olabilir ki? Oradaki bir mermere kimlerin dokunduğunu, bir halıdaki motifin hangi hikâyelerden süzüldüğünü bir düşünsenize.

Kapalıçarşı birçok farklı noktadan gelen, geçerken uğrayan, gelip dönen insanlarla bütünleyici bir özellik kazanıyor. Mekânların, bilhassa Kapalıçarşı gibi tarihe yayılan mekânların, insanları bir araya getirmesi tarihi olduğu kadar edebiyatı da etkiliyor değil mi? Elbette. Kapalıçarşı’nın romanını yazmaya kalkıştığımda ana dertlerimden birisi de mekân olgusunu işlemek ve hatırlatmaktı. Çünkü hem bugün ve hem de dün hepimizin yolu o çarşıya ya da başka mekânlara bir şekilde düşüyor ve o nedenle bir noktadan sonra bizim hikâyelerimizi bütünleyen unsur o mekân oluyor. Yani Kapalıçarşı var olduğu için bizim Kapalıçarşı hikâyelerimiz var. Çokça bireyselliğimize gömüldüğümüz çağımızda, bizi tamama erdiren unsurun mekân, kent ve paylaşılan değerler olduğunu hatırlamamız gerekir. Hele hele o mekânlara da bireysel hırslarla göz dikilmişken, bizim kentin ortak paydaşları olarak mekânlara çok daha fazla ve sıkı sıkıya sarılmamız gerekir. Yoksa sıradan bir çarşı güzellemesi yapmak değildi derdim ki çarşının da buna ihtiyacı olduğunu sanmıyorum zaten. Ama romanı kaç kişi okursa, o kadar insanda Kapalıçarşı’ya ve çarşılara, meydanlara, caddelerimize, kültürel mirasımıza yönelik aidiyet duygusunu körükleyebilirsem, işte o zaman roman amacına erişmiş olur.

Ana mekân ve anlatıcı Kapalıçarşı olduğunda Ahilik’ten söz etmemek olmuyor. Günümüz kapitalist düzeni, Ahilik bilinci ve erkânının sonunu mu getiriyor dersiniz? Kapitalist düzen bence her şeyin sonunu getiriyor. Fıtratında bu var. Kapitalin daha da büyüyüp serpilmek için bir şeyleri tüketmesi gerekir. Ahilik özelinde bakarsak da, yine özünde ticaret olmakla birlikte paylaşım değerleri de söz konusudur. Bir zaman çalıştığım için çok iyi biliyorum, Kapalıçarşı esnafında bu ruh halen iyi kötü korunur. Ama kapitalizm ister ki Ahiliği de tüketeyim. Paylaşmak da neyin nesi, her şeyi ben sömüreyim, der kapital sahibi ve bunu da kendinde hak olarak görür. Ahilik erkânı ya da ortak insanlık kültürünün yarattığı diğer değerlerin asla sonu gelmez ama kapitalist yaklaşımlar nedeniyle darbe alır, kimi zaman sinmek zorunda kalır. Buna izin vermememiz gerekir işte. Ya “sen her şeyin en iyisine layıksın” veya “kendini mutlu et, çünkü sen buna değersin” yalanlarıyla cebimize göz diken sentetik AVM’lere gideceğiz ya da “ablam ne bakmıştı” diyen esnafla insani bir alışveriş ve muhabbet içine gireceğiz. Hayır, bir de nereden biliyorsun benim en iyiye layık olduğumu? Belki beş para etmez, hiçbir şey hak etmeyen birisiyim. Sahtekâr bu kapitalistler. Büyük düzenbaz.

Romanın birçok noktasında günümüzü de selamlayan tümceler geçiyor. “Bir yanda başlanacak Kapalıçarşı ve muhtelif diğer imaret, şehrin siluetini bozmadan ve şehre tepeden bakma ahlaksızlığına kapılmadan hızla inşa edilirken…” deniliyor bir yerde. İyi örnekleri dikkate almadan, yalnızca kazanç eksenli olarak birbiri ardına kondurulan yapılara kızıyor mu Kapalıçarşı? Kızmaz mı, deli oluyor hatta! Sırf o yapıların kondurulmasına izin veren düzene ve muktedirlere değil, o beton hapishaneler içinde oturup bize tepeden bakmayı marifet sanan densizlere de çok kızıyor. Hayır, senin ne hakkın var benim göğümü çalmaya? Kuzey ormanlarını kesip soluduğum havaya müdahale etme hakkını kim veriyor sana? Yanlış anlaşılmasın, Kapalıçarşı diyor bunları, ben değil. Çok kızgın Kapalıçarşı çok. Ama tüm bunların, romanda olduğu gibi, o densizlerin komik hallerini yüzlerine vura vura, rezillikleriyle ve paraya tamah etmeleriyle dalga geçe geçe aşılacağına inanıyor bir yandan da. Aşacağız da bunları, motorları maviliklere sürüp Kapalıçarşı’nın arzusunu yerine getireceğiz.

Kapalıçarşı / Yazar: Fuat Sevimay / hep kitap / Roman / Kapak Tasarımı: Yetkin Başarır / 1. Basım: Mayıs 2017 / 267 Sayfa

Fuat Sevimay,  1972 yılında doğdu. Kadıköy Anadolu Lisesi’ni, ardından Marmara Üniversitesi İngilizce İşletme Fakültesi’ni bitirdi. İstanbul Mimarlar Odası, Maden Mühendisleri Odası, Ümit Kaftancıoğlu, Yenimahalle Belediyesi, Foça Belediyesi, Ölüdeniz Belediyesi tarafından ödüllendirilen ve dergilerde yayımlanan öyküleri, 2013 yılında Ara Nağme kitabında derlendi ve bu eser, 2014 Orhan Kemal Öykü Ödülü’ne değer görüldü. Ankara Mimarlar Odası tarafından, Kent Öyküleri Yarışması’nda birincilikle ödüllendirilen Haydar Paşa’nın Evi adlı çocuk kitabı yine 2013’te yayınlandı. Kapalıçarşı adlı romanı 2015 yılında Ahmet Hamdi Tanpınar Roman Yarışması’nda ödüle değer görüldü. 2011’de yayımlanan Aynalı ve 2013’te yayımlanan AnarŞık adında iki romanı, İngilizceden James Joyce, Henry James ve Oscar Wilde, İtalyancadan Luigi Pirandello ve Italo Svevo çevirileri var. Literature Ireland ve Trinity College’ın desteği ve kazandığı burs çerçevesinde Dublin’de, James Joyce’un Finnegans Wake eserinin çevirisi üzerine çalıştı ve bu eser 2016 yılında Finnegan Uyanması adıyla yayımlandı. Yazar, muhtelif mekânlarda Türk edebiyatı ve çeviri üzerine dersler veriyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.