‘Kederlerini gemilere yükleyip gelenler…’

 

1924’te Selanik’ten Türkiye’ye umut dolu bir yolculuğa çıkan Fethi bey ve ailesinin, gazeteci yazar Fügen Ünal Şen, romanı “Bir Avuç Mazi” deki hikayesi, hepimizi çok etkileyecek. Fethi beyi İstanbul’a getiren Cumhuriyet, İstanbul’dan da Bayan Mitra’yı Selanik’e göndermektedir. Dolayısıyla bu, yalnız Fethi beyin değil, Bayan Mitra’nın da romanı olacaktır. Fügen Ünal Şen, romanında yüzleşmemiz gereken bir geçmiş anısını, yalnız gelenlerin ya da gidenlerin değil, hepimizin ortak acısı kılmayı başaran bir romana dönüştürmüş.

“Mustafa Kemal çağırıyor, yarın yola çıkıyoruz” sözüyle başlıyorsunuz romanınıza. Mübadele yıllarını konu olan romanınıza başlamadan önce nasıl bir süreç geçirdiniz? İncelemelerinizi nasıl yaptınız?

Mübadele 1923 Ocak ayında imzalanmıştır. Kitabım bu imzadan sonra, 1924 yılında mübadelenin en yoğun yaşandığı yılda, o günlerin atmosferini anlatıyor. Bu atmosferi verebilmek ve 1920′li yılların Balkanlarını, Rumeli’de yaşananları anlamak için tarihi kitaplar okudum. Bir Avuç Mazi’de aynı anda Mersin – Adana yolu da betimlenir. Bu nedenle özellikle Kurtuluş Savaşı günlerinde o bölgede yaşananlarla ilgili ayrı bir okuma çalışması yaptım. Tarihi anekdotlar, o günlerin yaşamına serpiştirilsin istediğimden yöresel giysiler, yemekler ve dil üzerinde de etnografik bir çalışma yaptım. Ankara’daki Osmanlı Arşivleri’ne gittim. Kendi ailemin Tasfiye Talepnamesi’ni ararken o dönemin kayda geçen izleri, olayları, sorun olarak devlete iletilen dileklerin kayıtları da elbette karşıma çıktı ve kitabımda yer aldı.

Kahramanlarınız nasıl şekillendi kafanızda?
Kitabımın kahramanı Fethi Bey, Alasonyalı. Benim anne tarafım da. Osmanlı’nın evrak memuru olarak görev yapmış, Osmanlı Balkan Harbi’ni kaybedince Alasonya’daki çiftliğin başına geçmiş bir karakter. O nedenle bir dönem Selanik’e, bir dönem ise Manastır’ bağlı olan Alasonya’ya gittim. Alasonya Belediyesi’nde Osmanlıdan kalan bir kayıt aradım ama yoktu. Ancak yine de o dönemle ilgili fotoğrafları tarama imkânım oldu. Selanik’te ise, ailesi 1924 yılında Nevşehir Suvermez’den Selanik’e mübadele nedeniyle gönderilen Yannis  Spuropulos ile bir hafta boyunca konuşup bilgi topladım. Selanik çevresinde kurulan Yeni Mudanya, Yeni Efes gibi Anadolu’dan gönderilen Rumların kurduğu yerleşimleri ziyaret ettim. Kurdukları derneklerde toplantılara katıldım. Böylece “gelenler” kadar “gidenlerin” duygularını, özlemlerini birinci ağızdan dinleme şansım oldu. İstanbul’daki Lozan Mübadilleri Vakfı’ndan ise elbette çok fazla destek gördüm. Gerek mübadil Toplantıları, gerekse arşivlerinden yararlanmam konusunda çok yardımcı oldular…

fügenünalşen1 fügenünalşen2

İnceleme ve araştırmalarınız sonucunda öğrendiğiniz bir sürü göç hikâyesinden sizi en çok etkileyen hangisi oldu?
Bunun için tek bir örnek seçmem mümkün değil… Zaten ben o göç hikâyelerini bir bütün olarak hissediyorum. Ancak, neredeyse her cepkenin cebinde, bir daha hiç kullanamayacakları anahtarlarıyla gelenlerin o anahtarları ölene kadar sakladıklarını bilmek yüreğime her zaman bir çizik atmıştır…

“Bir Avuç Mazi” kitabınızdaki yaşamlar gerçek mi?
Kitap hem kurgu hem gerçek… Yaşamlar da…

Mübadele sonrası insanlar; doğdukları evleri, yaşamlarını terk etmek zorunda kaldı. Siz de mübadil bir aileden geliyorsunuz. İnsanların psikolojisini derinden etkileyen bu durum karşısında insanların tepkisi nasıl oldu?
Mübadele bu güne kadar üzerinde pek konuşulmayan, tartışılmayan bir travmadır aslında. Doğrudan insanları etkilemiştir. Ama gelenler ve gidenler nedeniyle toplumlar, ülkeler de sosyolojik bir eşik atlamışlardır… İlk kuşak mübadillerin içe döndüğünü görüyoruz. Bazı gelenler dil sorunu da yaşadığından yerleştirildikleri yerlerde dışlanmışlardır da… Bu nedenle gelip yerleştikleri topraklarla kaynaşmaları, o hayata hayatlarını katmaları hayli zaman almış. Bazı bölgelerde “Gavur dölü” diye doğrudan reddedilmeleri ise ayrı bir trajedidir.İlk gelenler, o savrulmuşlukla, memleketlerinde sökülen kökleri, bu topraklarda sağlam durabilsin diye uğraşırken daha çok bildik-tanıdık kişilerle yani kendileri gibi mübadil olanlarla ilişki kurmuşlar. Memleketlisine sığınmışlar yani…  Bu alışma sürecinin içinde yetişen ikinci kuşaklar ise o savruk köklerin sağlamlaşması için uğraşmış… Benim de içinde bulunduğum üçüncü kuşak ise daha çok soru sorma şansı bulanlarız… “o günlerde neler oldu?”, ” Dedemler, ninemler nerdendi?”, “Oralar nasıl yerlerdi?”, “Gidip dedemlerin memleketlerini görelim” demeye başladık bizler. Artık imkanımız da olduğundan büyüklerimizin kabuk bağlayan yarasını acıtmadan kaldırmak, o yaraya neden olan günleri bilmek telaşına düştük. Bir başka gerçek de şu; eğer bizim nesil de mübadele gerçeğinin peşine düşmez, o günlerde yaşananları kayda geçirmez ise, bu topraklarda yaşanan o büyük ve acılı gel-git konuşulup anlaşılamadan üstü örtülecek, unutulacak. Mübadiller, artık anılarını anlatacak büyükleri yavaş yavaş kaybetti. O anıları dinleyenler de “gidiyor” zamanla.

Acı bir hikaye anlatıyorsunuz ama kitabınızın temelinde pozitif bir yaklaşım var. Bu bir denge çabası mıydı?
Sanırım benim hayata pozitif bakan yanım, RUMELİLİ YANIM, RUMELİLİ YARIM… Damarlarımda Rumeli kanı dolaşıyor. Benim anne tarafım Rumelili… Anneannem, büyük teyzelerim o ilk gelen kuşak çocukluğuma zenginlik kattılar. Onca acıya, mücadeleye, hayatta kalabilme, kök salabilme savaşına rağmen her zaman neşeli olabildiler. Elbette büyük sıkıntılar çektiler ama bir arada kalıp hayatın güzel yanlarını biz çocuklarla birlikte yaşayabildiler. Ben kitabımda, “aman her şeye rağmen hayata olumlu bakın”  diye bir mesaj vermenin hesabını yapmadım. Zaten yazarken bir plan da yapmadım. O gün içimden ne geliyorsa, onu yazdım. En sıkıntılı anların dahi ardından gelen cümle hep ümit dolu oldu. İçimde, çok derinimde bir yerlerde bir şeyler – ihtimal ki Rumelili Genlerim- umutsuzluğu yazmama engel oldu. Öyle ya, hayatın kendisi bir mucizeyse, mübadiller, bu büyük savrulmuşluğu yaşamalarına karşın hayata yine ve yeniden başlayabildilerse umut hep var demektir.

Ülkemizde pek çok insan tarihimizi bilmiyor veya bilmek istemiyor. İnsanlar neden geçmişlerini merak etmeye, öğrenmeye ve konuşmaya korkuyor?
İnsanların geçmişi öğrenmekten korktuğu saptamanıza katılmıyorum. Olsa olsa kimileri için önem sırası değişiktir. Eğitim sistemimiz, dayatılan tarih ve bu tarihi dayatma biçimi o kadar despot ki daha öğrencilik yıllarında tarihten soğuyor insan. Ama sonraki yıllarda eğitim sisteminin veremediklerinin peşine düşüyor. Kendi ilgi alanına göre tarihin içinden seçip seçip öğrenmeye çalışıyor…

Son zamanlarda tarihi kitaplar çok satıyor, dönem filmleri ve dizileri çok izleniyor. yakın tarihimizle ilgili belgeseller yapılıyor. Bence tam da söylediğinizin tersi bir durum var, insanlar geçmişin peşine düştüler, bu günü tam anlayabilmek için…

“Bayan Mitra, çatlaklarla dolu esmer avucuna İkbal’in küçük, beyaz ellerini aldı, hıçkırıkları, soluğunu kesmeden önce ancak, ‘Beni düşman belleme İkbal Hanım’ diyebildi bir tek” Bayan Mitra ile İkbal Hanım arasında geçenler aslında yaşanılanların ne büyük bir acı ve psikolojik çöküntü olduğunu açıkça gösteriyor. Bayan Mitra’nın yaklaşımının kibarlığı ve İkbal hanım’ın haklı tepkisi bize neyi anlatıyor?
İkbal ile Bayan Mitra, mübadele günlerinde aynı evi paylaşmak zorunda kalan ve tarihin hele ki o günlerde “düşman” yazdığı iki genç kadın…  Ayrı bedenler de aynı kaderi paylaşan, iki kadın. Bayan Mitra’nın bedeninde İkbal kendisini görüyor… Bir süre sonra yola çıkacak olan kendi halini… Bayan Mitra ise, İkbal’de henüz yola çıkmamış, evinde, yuvasındaki kendisini… İki kadın aslında farkında olmadan birbirlerine sığınıyorlar. Gerçekte de o yıllarda aylarca aynı evi paylaşanlar olduğunu biliyoruz. Yemeklerini paylaştıklarını… “Kime sorsan bizi düşman yazarlar” der bir yerde İkbal; ama düşman yazılmak başka, düşman hissetmek başka. Elbette büyük acılar, düşmanlıklar yaşanmış tarihte, iki toplumun birbirine bıraktığı acılı izler de var. Ama hep duymaz mıyız, ” İnsanların birbiriyle bir alıp vermediği yok, devletler sorun” diye… İşte İkbal ile Bayan Mitra taaa o zamandan devletlerin resmi politikasına rağmen dost olacaklarını hissettiriyor bize. “Başka bir zaman olsa, iki kız kardeş kadar yakın olurduk birbirimize…” demeleri bundan.Ben İkbal ile Mitra’nın kesişen hayatlarında, aslında iki toplumunda, o günlerde ortak acı yaşadıklarını anlatmaya çalıştım…

Mübadele sonrası değişen yaşamları günümüze uyarlarsak ülkemizdeki hızla değişim gösteren toplumsal olayları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Değişimin önüne geçmek mümkün değil… Asıl hadise özüne mi dönüyor toplum, özünden mi uzaklaşıyor? Değişimler “zorlama”, “ikna” ile mi yaşanıyor “ihtiyaç” nedeniyle mi? Burada, bu soruya bir sosyal antropolog olarak yanıt vermek isterim. Toplumlar kendilerine dayatılan değişimleri de elbette yaşarlar, ancak bir yerde o değişimi bünye kabul etmez… Zaman içinde yine ve yeniden arayışa girer. Hele ki bizim topraklarımızda, bunca farklı köken ve kültür yaşanırken değişim kaçınılmaz. Doğru seçimler yapılıp yapılmadığını ise zaman gösterecek…

Bir röportajınızda “Bu kitabı ben yazmadım ki… Bugün artık hayatta olmayan mübadil büyük dedem, anneannem, biraz Alasonya, biraz Selanik, Adana yazdı.” diyorsunuz. Kitabı yazarken neler hissettiniz? O dört yıllık süreci bize biraz anlatır mısınız?
Heyecan… Özlem, arayış, çaresizlik ve pişmanlık ama en fazla coşku hissettim. Kitabı yazmak için bilgisayarımın başına oturduğumda duygusal yolculuklara çıkıyordum. “Anneannem Selanik’te gemiye binip Mersin’e gelirken neler hissetmiş olabilir?” diye soruyordum kendi kendime… Eğer bir mübadil aileden gelmeseydim, belli ki aynı kitabı bambaşka bir kurguyla yazardım. Rumelili yanım beni yönlendirdi, kontrol daha çok ondaydı…

Bir yandan araştırma yaptım, bir yandan yazdım. Örneğin kitapta, Fethi Bey ve ailesini Mersin’e getiren gemi İsmet Paşa’dır. Bu geminin gerçekte hangi tarihlerde mübadil taşıdığını bulup, Mersin Limanı’na ne zamanlar demirlediğini bilmeden yazmak istemedim. Sonunda Mersin’e geldikleri tarih, gerçekte İsmet Paşa Gemisi’nin o gün orada olduğu tarihtir, bunu belirledikten sonra yazabildim doğrusu…

Kitapta Alasonya’nın Balkan Harbi döneminde Rum çetecilerce yakılması da anlatılır o da gerçek tarihtir. Kahramanlarımı bu tarihleri yaşayan, o olaylarda bizzat orada bulunan kişiler olarak kurguladım. Kitabımı yazarken özellikle okuru zora soktum. Kahramanların bir an Alasonya’da, bir an 1912 Balkan Harbi’nde olması, Mersin’den Adana’ya giderken bir an için anılara dönüp kendilerini tıpkı o araba gibi bir arabada ama Alasonya’da bulmasını istedim. Böylece okur okurken yönünü, zamanını az da olsa kaybetsin istedim. Zira mübadiller işte böyle bir duygusal karmaşanın, gerçekle hayalin iç içe geçtiği bir gönül bulanıklılığının içindeydiler. Bir Avuç Mazi mademki bir mübadele romanıydı, okur da kendisini mübadele günlerinde, o günlerin anaforunda, savrulmuşluğunda bulmalıydı…

fügenünalşen3 fügenünalşen4-yedek

Fügen Ünal Şen’nin kim olduğunu siz anlatır mısınız?
Şu ana dek bana yöneltilmiş en zor soru. Yanıtını verebilmeyi dilerdim. Ne desem eksik ya da fazla olabilir, korkarım bunu yapmaktan. Sadece şunu söyleyebilirim, bu soruyu başkalarına sorduğunuzda “iyi biri” yanıtı verilmesini dileyen birisiyim şu an…

Fügen Ünal Şen’e geçmiş, şuan ve gelecek ne ifade ediyor?
Geçmiş… Salıncaktan da hayattan da korkmadığım zamanlardı.
Şimdi… Salıncaktan değil ama zaman zaman hayattan korkuyorum…
Gelecek… Dilerim başa döner, ne salıncaktan ne hayattan korktuğum günleri yaşarım yine…

Fügen Ünal Şen, kimlerin kitabını okuyor?  Onun gelecek ile ilgili nasıl planları var?
Kitabımın yazımı sırasında hep Rumeli, mübadele üzerine kitaplar okudum. Bu okumalardan kalan zamanlarda ise işim gereği – Kitap eklerine yazılar yazıyorum- yeni çıkanlardan kitaplar okudum. Ama kendim için çok özlediğimini hissettiğim için şiir kitapları okuyorum. Özellikle Nazım Hikmet, Edip Cansever ve Özdemir Asaf…

Bir Avuç Mazi / Fügen Ünal Şen / Everest Yayınları / 1.Basım / Ocak 2012 / 256 Sayfa

Fügen Ünal Şen, Gazeteci – yazar. İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi, Sosyal Antropoloji ve Etnoloji Bölümü’nü bitirdi. 1985 yılında Günaydın gazetesi, haber merkezinde muhabir olarak çalışmaya başladı. 1991 – 2001 yıllarında Sabah gazetesi haber merkezinde çalıştı. Halen serbest gazetecilik yapmaya devam etmektedir. ‘Sonbahar Yakın’, ‘Bir Anı Paylaşmak’, ‘Kuytuda Büyür Hayat’ ve ‘Kuzey Yanım Ayazım’ adlı kitapları vardır.

1 Yorum

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.