‘Kaçıp kurtulmaya çalıştığımız, dönüp geldiğimiz mekânlar bizi biz yapan hikâyelerin sahnesidir.’

 

Her şehirde varlar: Kenarda yaşayanlar… Türlü türlü: Kenara itilenler var, mecburiyetten kenara çekilenler var, bile isteye kenara kayanlar var. Kenarın Kitabı, şehirlerin kentsel sahnesinin kenarlarına bakıyor. Kentsel dönüşümün gözden ıraklaştırılan sahne arkalarına bakıyor.Seyyar satıcılar… Kenar mahallelerin ve “Allah’ın unuttuğu yerlere” kurulan TOKİ konutlarının kadınları… Çinçin gibi namlı mahallelerin suçlulukla damgalanmış çocukları… “Markalaşma” peşindeki kentsel turizmin “ayak altından çekilsin” istedikleri… Ankara’nın yok edilmiş, unutulmuş Ermenilerinin kenarda kalan izleri…Dış mahallelerin de dışındaki çöplükler, molozluklar… ve “kenar mahalle ekolojileri”… Eda Acara, Özkan Agtaş, Elif Ekin Akşit-Vural, Eylem Ümit Atılgan, Funda Şenol Cantek, Kübra Ceviz, Sermin Çakmak, Rafael Demirci, Ayhan Geçgin, Tahire Erman, Alev Özkazanç, Jean-François Perouse, Timur Özkan, Engin Sarı, Çağla Ünlütürk Ulutaş’ın katkılarıyla oluşan kitap hakkında, kitabın editörlüğünü yapan Funda Şenol Cantek ile yazıştık. O da zaman zaman sözü geçen makalelerin yazarlarıyla birlikte Burcu Şentürk’ün sorularını yanıtladı…

Kenarın Kitabı’nda anlatım sadece saha araştırmalarıyla sınırlı kalmamış; kitap çizimler, fotoğraflar, öyküler ve bir röportaj da içeriyor. Katkı sunan yazarların pek çoğu anlatımlarında okuyucuyla iletişime geçen, bazen öznelliklere başvuran bir renkli, akışkan dile başvurmuşlar.   Hem yazarları, hem de sizi kitabı derlerken bu çeşitliliğe iten şeyi merak ettim. Bu çeşitli aktarım tarzlarının biraradalığı kenarın anlatılmasına nasıl bir katkı sunuyor?
Özellikle son dönemde, politik olarak kendimi “ara”da kalmış, çeperde yaşayan biri olarak gördüğümden bu tema doğrultusunda ilerleyen bir derleme hazırlamak istedim. Kitabın şahsımla ilintili macerası böyle başladı. Daha önceki iki derlemeden farklı olarak bu kez daha az sayıda yazarla, öznelliğin öne çıktığı çalışmalardan oluşan bir kitap ortaya çıktı. Derleme yapan kişi genelde şöyle bir dertle karşı karşıyadır: güvendiğiniz, daha önceki yazılarından tanıdığınız veya hakkında çok olumlu şeyler duyduğunuz bir yazara yazı sipariş edersiniz. Ama çok uzun ve yıpratıcı bir sürecin sonunda elinize geçen metin sizi hayal kırıklığına uğratabilir. Ben bunu şuna benzetiyorum: bir yönetmen Türkan Şoray’ı filminde oynamaya davet etmiş ve meşakkatli bir ikna sürecinden sonra olumlu yanıt almışsa, onun sergilediği performansa fazla müdahale etme şansı yoktur. Neticede yıldız bir oyuncudan bahsediyoruz ve onu filmimizde oynamaya ikna etmişiz. Bize sunduğu kadarıyla yetinmek zorundayızdır. Derleyicinin durumu da Türkan Şoray’a vizörün arkasından bakan yönetmenin durumundan farklı olmayabiliyor bazen. Ama bu kitapta şanslıydım. Beklentilerimi karşılayan metinler ortaya çıktı. Yani, sizin de vurguladığınız gibi, renkli, akışkan, öznel metinler… Ben bunlara konuşan metinler diyorum.

Çizimler benim fikrim ve Zeynep Özatalay’ın eseri. Zeynep, yetenekli ve genç bir kadın çizer. Ona istediğimin ne olduğunu kısaca anlattıktan sonra kendimi onun hayal gücüne bırakmam yeterli oldu. Her metnin başında yer alan çizimler, o metnin özeti gibi olsun istedim. Metni okumaya ilişkin bir merak uyandırsın, onun hakkında fikir versin… Genelde çok beğenildi resimler. Kitabı sadece içeriğiyle değil, biçimiyle de çekici hale getirdi. Keza fotoğraflar da öyle. Metinlere gömülü fotoğraflar farklı okumalara davet ediyor.

Rafi Abi’yle (Rafael Demirci) yaptığımız söyleşi ise bu kitap için değildi. Ama zamanlaması ve içeriği uygun düştü buraya koyduk. Rafi Abi bize kenara itilenler olarak Ankara Ermenilerinin ve de futbol endüstrisince kenara itilen Gençlerbirliği Spor Kulübü’nün hikâyesinden bir kesit anlattı, kendisi ve yakın çevresi dolayımıyla. Timur Özkan ise birçok Ankara Ermenisinin yurdu olan, Ankara yakınlarındaki Zir Vadisi’ni (Yenikent) anlatan metniyle Rafi Abi’nin anlatısını tamamlamış oldu.

Ayhan Geçgin’e gelince, onun yazdıklarının şahsen müptelasıydım. Ama Elif’in (Akşit) yazısında sözünü ettiği, bir yaprağın damarı, bir sarmaşığın filizi, kısacası tabiatın kendisi olan bilge kadın figürü Ayhan Geçgin’inKenarda romanında etiyle kemiğiyle karşımıza çıktı adeta. Geçgin’in anlatısına kısa da olsa yer vermemek olmazdı. Düşünsenize romanın adı bile Kenarda, nasıl dışında kalabilirdi böyle bir çalışmanın?

edaacar1 edaacar2

Elif Ekin Akşit’in bahsettiği bağ evleri, Tahire Erman’ın anlattığı  gecekondudan TOKİ’ye geçiş yapan arada kalanları; bir yandan Ankara’nın pek çoğumuzun bilmediği öykülerini, acılarını yaşayan Rafael Demirci’nin öyküsü, başka bir yanda da Timur Özkan’ın anlatımıyla Yenikent’in eski cambazları… Hepsi var kitabınızda.  Hem araştırmalara dayanan yazılarda, hem de hikâyelerde “kenarın” çeşitliliğinin izlerini sürüyoruz. Bu çeşitliliği nasıl yorumlamamız gerekiyor?
Sizin de fark edeceğiniz gibi, metinlerin çoğu birbirini tamamlıyor, birbirinden ilham alıyor. Ama her biri kenarın bir başka veçhesi hakkında konuşuyor. Bence daha önemlisi, ikisi dışındaki metinler saha çalışmasının, katılımlı gözlemin ürünü. Masadan kalkıp sokağa çıkmalı, tarlalarda dolaşmalı, evlere girmeli akademik faaliyet, açıklamaktan ziyade anlamak üzerine temellenmeli diye düşünüyorum. Tabii araştırma konusu olarak seçtiği insanlara, coğrafyalara, kültürlere, sınıflara mümkün olduğu kadar yabancılaşmadan, kibirle yaklaşmadan. Bu kitaptaki yazarlar da onu yapıyorlar. O sebeple bu kadar çeşitli ve diyaloga girilebilen metinler ortaya çıktığını düşünüyorum.

Kitabın alt başlığını da hesaba katacak olursak, kenarın tekbiçimli olmadığını anlatmak istedim. “Ara”da kalmanın, çeperde yaşamanın iyi ve kötü taraflarını sergileyen çalışmaların ilham ettiği bir alt başlık da oldu bu aynı zamanda. Öte yandan, hem fiziksel, hem de söylemsel olarak merkez sabit ve biricik değil. Değişen, dönüşen, kayan, zayıflayan, güçlenen ve çoklaşan bir merkezin kenarı da aynı özellikleri taşıyacak kaçınılmaz olarak.

Aslında kenarın bu kadar çeşitli olması, bir anlamda iktidar ilişkilerinin ve merkezin de birçok çeşitlilik barındırdığını söylüyor bize. Ancak, kitaptaki araştırmalar boyunca görüşülenlerin anlatısında da görebileceğimiz gibi merkez kenardakiler tarafından homojen bir anlatımla dile getiriliyor. Kenarın ve merkezin bunca çeşitliliğine rağmen gündelik hayatta hem kenardakilerin hem merkezdekilerin birbirlerini homojen olarak kurgulamasını nasıl okumalıyız?
Bu iddiaya tam olarak katılmamakla birlikte, sınıfsal, etnik, politik ve kültürel ayrışmanın/kutuplaşmanın tarafların birbirlerini toptancı yaklaşımlarla, önyargılarla değerlendirmelerine yol açtığını görebiliyorum. Buna biraz mevcut hükümetin tarz-ı siyaseti yol açmış gibi görünüyor. Diğer yandan da, farklılıklarla bir arada yaşamaya yönelik irade giderek ortadan kalktığı için kendimize benzemeyenleri tanıma ihtimalimiz ortadan kalkıyor. Bu yine mekânsal düzenle ilgili. Herkes benzeriyle birlikte olmayı tercih ediyorsa, buna zorlanıyorsa, itiliyorsa farklı olanı tanıma ve görme şansımız da azalıyor. Böylelikle kalıp yargılara, genellemelere ve ödünç alınmış fikirlere yaslanıyoruz.

Özellikle son 20 yılda kentlerin sermaye için yeni kazanç alanları haline gelmesiyle bu konuda hem dünyadaki hem de Türkiye’deki araştırmalar da artmaya başladı. Türkiye’deki var olan kent yazınında sizce “kenar” hak ettiği ölçüde incelemelerin konusu olabiliyor mu?
Türkiye’de kenar deyince akla gelen, sınıfsal olarak altta bulunan kitle ve onun yaşam alanı olagelmiş. Gecekondu semtleri, çöküntü bölgesi olarak anılan ve suçun merkezi sayılan yerleşimler, kentin taşrası… Sosyal ve beşeri bilimler alanlarında kenara ilişkin yapılan az sayıda araştırma da bu yerleri konu ediyor. Bu araştırmaların çoğu araştırmacı ile araştırma alanı arasında oldukça uzun bir mesafenin olduğu araştırmalar, izleyebildiğim kadarıyla. Ancak son yıllarda mahalle türü örgütlenmeleri, kentsel dönüşümü konu edinen nitelikli birçok araştırma yayınlandı. Kendi adıma bunlardan ilham alıyorum.

Kendi kitabımızda ise yöntem ve metot konusundaki farklı yaklaşımımız, bizi araştırma konumuz ile yakından ilişkilenmeye yöneltti. Yazılarımıza konu ettiğimiz mekânları, mekânsal dönüşümleri, içinde bizzat yaşayarak veya içinde yaşayanlara kulak vererek anlatmaya çalıştık. Kenarda kalmanın yanı sıra, kenara çekilme, kenara kayma gibi görece iradi fiillerden de bahsettik.

funda_senol_10 funda_senol_4

Kenarın ve kenardakilerin çeşitliliği kadar içlerindeki iktidar ilişkilerinin çeşitliliği de göze çarpıyor saha araştırmalarında. Eda Acara, Ergene Nehri’nin kirliliğinin getirdiklerini tartışırken “kenar konumlarında merkezileşmiş iktidarlardan” bahsediyor mesela. Ya da özel-kamusalın yapay ayrımıyla sokağın dinamiklerinin okunduğu saha çalışmasında, kenarda bizzat kenardakiler tarafından uygulanan bambaşka baskı kurma pratiklerini okuyoruz…
(Eda Acara) Aslında iktidar ilişkilerinin çeşitliliği güzel bir betimleme, özellikle de çeşitliliğin mekânsallaşmasını düşünmek açısından. Mekânı iki türlü kuruyorum ben. Birincisi fiziksel kenardalık halleri, işte Ergene için bu kirlilik açısından fiziki bir mekân olarak kirli mahalle, tarla, ova. Belki konum açısından düşünmeli. İkincisi ise, insanlar veya bedenler arasındaki mekânlar. “Lar” kısmı bence önemli burada. Makalede mesela araştırmacının nereli olduğu sorusuna yapılan yorumlarda olduğu gibi bedenler arasında sınırlar, geçişkenlikler oluyor. Bu geçişkenlikler ister istemez iktidar ilişkileri barındırıyor. Bu tam da senin dediğin özel alan kamusal alan ayrımı meselesine de giriyor. Kenar Kitabı konusunda ilk defa Elif Ekin Akşit’le konuşurkenki saha çalışmasından Ankara’ya temelli dönmüştüm ve sanırım ilk haftalarıydı kenar konusuna yüklemekte olduğumuz- hem yazında, hem de belki sosyal hareketler içerisindeki bazı konumlanmalar için de düşünmüştük o zaman- kenar dendiğinde sanki topyekûn bir saflaştırma veya homojenleştirme söz konusuydu. Mağdurun asla zalim olmayacağı veya olmadığı fikri işte bu. Aslında bu düşüncenin bizatihi kendisi illa kenar merkez diye de kesin hudutlu bir şey koyacaksak, oldukça merkezci bir düşünce biçimi. Düşünsenize şimdi mesela sürdürülebilir kalkınmanın liberal savunucularını, onlara göre “insan etkinliklerinin” (kapitalizm tahayyülü olmadığı için insan burada tabi karar vericiler anlamına geliyor, öyle herkes insan değil) birçoğunun doğaya illa ki zararsız kılınabileceği düşüncesi temeldir. Başka bir deyişle insanın kendi doğal zararını kontrol edebileceği düşüncesi esastır ve bu çok kullanışlı ve para kazandırıcıdır da aynı zamanda. Zira bugün çevre teknolojileri geliştirme meselesi oldukça “verimli” bir alan. Şimdi düşünsene, insan o kadar homojen bir şey gibi türleştiriliyor ki bu denklemde- en baştan mağdur olduğu için zaten tarım yapıyor, sanayi geliştiriyor dolayısıyla doğayı (yeniden) yapabiliyor- ardından da yine kendisini mağdur ettiği için sürdürülebilir hale getirmek istiyor. Çünkü mesela su tükeniyor! (hani, susuz yaşayamıyor ya insan) Veya doğa intikam alıyor ya tsunamisi ile depremiyle!(İntikamcı doğa oldukça yaygın başka bir merkezi düşünme biçimi.Işte Al Gore’un iklim değişikliği belgeselinden tutun da, Jaws ve hatta teknoloji-doğa intikamı diye meseleyi çeşni hale getirmek isterseniz Terminator filmlerine kadar).Yani insana fayda burada esas ilke. Dolayısıyla, mağdur (insan) asla zalim olmuyor. Tersine doğa yine merkezci başka bir yaklaşım sonucu intikamcı oluyor ve insanları mağdur ediyor! Bu insan merkezcilik meselesi oldukça derin ve uzun bir tartışma ve de kurtulabileceğimiz bir şey olmadığını düşünüyorum. Daha doğrusu merkezileşen düşünsel kalıpları veya bilgileri dönüştürmediğimiz veya normal olmaktan çıkarmadığımız sürece insan merkezciliği bir kenara itemeyeceğimiz fikrindeyim. İşte bunun için nerede durduğumuzu anlamak çok önemli gibi geliyor bana. Zira fikirlerle zikirler el ele göze dizilince enteresan manzaralar çıkabiliyor- işte manzaranın seyrettiği anlardan biri. Manzaranın bizi seyrettiği ve bizim ona takıldığımız yer (başta anlattığım mekânsaldık ve coğrafya) ile tarih(sellik), zalim mağdur ilişkisini bence hareketlendiriyor. Veya belki daha görünür kılıyor. Aslında başka bir açıdan hareketlenmeleri görmek merkezileşmiş veya merkezileşmeye meyilli düşünceleri veya pratikleri de konuşabilmeyi sağlıyor. Konuşabilmek derken, yalnızca akademik yazında filan da değil. Mesela bir şeyleri bilmeden gittiğimiz için sahada, sorarak öğreniyoruz. Aşağıdan öğrenmek meselesini de böyle hareketli bir yerden anlamalıyız. Aslında aşağıdan öğrenmek lafı da bu söylediklerime biraz tezat: insan merak ediyor kime göre neye göre aşağıdan? Genel yazın araştırmacının iktidar gücünden bahseder. Bu güçler bir değildir: işte sadece kısıtlı bir süreliğine sahaya gidebilmek ayrıcalığı veya yazmak konusunda sadece araştırmacının yetkisinin oluşu gibi güçler. Sosyal bilimlerin bu kadar değersizleştiği veya iktidar aracı haline getirildiği bir ülkede de hele ki arşiv dışında saha çalışması yapan doktora öğrencilerinin veya öğretim üyelerinin konum gereği merkezde olmadıklarını ama işte yukarıdaki anlamlarıyla yer ve tarihine göre merkezi bulaştırabildiklerini de düşünüyorum. Bir şeyin ise bulaşık olduğunu fark etmek ve bunu yazabilmek veya anlatabilmek bu açıdan araştırmacının iktidar ve güçlerini düşünmek bakımından yararlı olabilir. Ancak yine de kendi deneyimim ve bunu biraz makalede anlatmaya çalıştım: arşiv çalışması dışındaki sahalarda (ki bazı arşivlere erişim konusunda da bu durum geçerli olabilir) genç bir kadın araştırmacı olmak, işte Ankara’dan gitmek, yurt dışında okumak gibi saymakla bitmeyen başka sebepler araştırmacıyı güçsüzleştirebiliyor da. Bu bakımdan görürsek aslında aşağıdan öğrenme başka biri ile karşılıklı öğrenme biçiminde olabildiği gibi özdüşünüm yoluyla da olabilmekte. Belki ancak böyle düşünebilirsek aşağıyı aşağılamaz ve dolayısıyla iktidar içeren bir ilişki kurmayız.

Elif Ekin Akşit yazısında “köylülüğün kente ne kadar gerekli olduğunu” not düşüyor… Kenar da merkez de elbette hep yeniden inşa edilen, dinamik süreçlerle oluşuyor. Peki, aralarında bir sınır çizilebilir mi?
(Elif Ekin Akşit)Ben yazımda kentin hep köyle arasına çizilen keskin, aşılmaz, lafı bile edilmeyen sınırlar tarafından tanımlandığını vurgulamak, bildiğimiz kent kalıplarını, sınırlarını aşarsak bu sınırların ne kadar anlamsız olduğunu anlatmak istedim, yapabildiğim kadar. Çünkü bu genelde bu kitabınözelde yazımın mücadele ettiğimiz varsayılanlar kümesi bir heyula adeta, köy çalışmalarının azlığıyla da beslenen… Bu yüzden Ayhan Geçgin’in yazdıklarından da faydalanarak kenardan söz ettim ama buna mukabil bir merkez aramadım, yazmadım, düşünmedim ben de Geçgin gibi…

funda_senol_2

Kenar merkeze dâhil olmadan kentsel kaynaklardan pek faydalanamıyor, görünür olamıyor belki de. Örneğin Ankara Shopping Fest’i inceleyen Engin Sarı sermaye açısından bir anlamı olmayan bazı mekânların, kenarların dışlandığını söylüyor. Öte yandan özellikle kentsel dönüşüm projelerinde kenarın merkeze dahil edilme çabalarına tanık oluyoruz. Ancak bu durumun kenardakileri merkeze dâhil ettiğini pek söyleyemeyiz. Kenarın merkeze dâhil edilme pratiklerini yeni kenarlar yaratma, kenardakilerin başka kenarlara itilmesi olarak görebilir miyiz?
(Engin Sarı) Kentsel alanlarda uygulanmaya başlayan “soylulaştırma” (İngilizcesiyle gentrification) aslında tam böyle bir mekân politikası. İstanbul’da kentsel toplumun kenarında ama zamanla şehrin mekânsal merkezinde kalmış insanlara ve topluluklara ait geleneksel konutlar, yaşam alanları yıkılıyor ve yerine villalar, iş merkezleri, lüks toplu konutlar yapılıyor. Bölgenin insanları da kentlerin kenarlarına sürülüyor. Ankara’da henüz rant değeriİstanbul’daki gibi onlarca kat olmadığından çok hızlı işlemiyor bu süreç. Mesela Çukurambar gibi birkaç semt var sadece. Benim çocukluğumda hava kararınca insanların girmekten çekindiği bir gecekondu semtiydi Çukurambar. 10 yıl içinde bulvarlarında süper lüks arabaların cirit attığı, lüks restoran, rezidans ve gökdelenlerin bulunduğu ve yeni muhafazakâr orta üst sınıfın yaşadığı bir semt haline geldi. Eskiden burada yaşayan insanlar nerede şimdi? Gecekondu arsalarının karşılığında aldıkları parayla Sincan, Etimesgut, Batıkent gibi yerlerden kendilerine ve çocuklarına birkaç daire alarak, oralarda yaşamaya başladılar.

Bununla birlikte bir de kentsel turizm yoluyla soylulaştırmadan bahsedebiliriz. Bunda, turistik marka yaratma derdiyle kentin geleneksel, tarihi mekânları restore ediliyor. Aslına uygun mu? Öyle görünüyor ama değil. Aslına değil, sermaye birikimine uygun! Ticari değeri artacak şekilde, yani mekânı turistlere satabilecek şekilde restore ediyor kent yönetimleri. Konaklar, eski evler insanların yaşayacağı, orada canlı bir toplumsal hayatın sürmeye devam edeceği şekilde değil, kafe restoran hediyelik eşya satan dükkânlar olacak şekilde restore ediliyor. Peki, orada yaşayan insanlar nerede? Çok az bir kısmı orada, otantik bir dekor olarak kalması isteniyor sadece. Turistlerin egzotik beklentilerine cevap verecek kadarı oralarda yaşıyor. Geri kalanlar, kentin uzak kenarlarında yaşamaya zorlanmışlar yine. Benim anneannemler, birçok yakınıyla birlikte kale içinde yaşıyorlardı. Çocukluğumun bir kısmı orada geçmiştir. 1950’lerin başında yerleşmişler. Annem ilkokulu kale içinde Yeni Hayat İlkokulunda okumuş. Ankara Kaleiçi, civarı ve Hamamönü 2000’li yılların başından itibaren büyük bir restorasyon ve turistikleştirme yaşadı. Ve geleneksel nüfusu kenarlara gitmeye zorlandı. Şimdi hiçbir akrabam ya da yakınım kalmadı orada, Ankara’nın çevre semtlerinde yaşıyorlar. Dışarıdan baktığınız zaman eski Ankara’nın canlandırılması olarak görülüyor bu turistik restorasyon. Ama aslında olan bu mekânların ve genel olarak kentsel hayatın insani değerlerden arındırılarak, ticari ve ekonomik akla teslim edilmesi. Turizm yoluyla kalkınma takıntısı nedeniyle yapılan tarihi kentsel mekânların restorasyonu, sınırlı sayıdaki ticaret erbabı orta sınıfın ve seyahat edebilen tüketim gücü yüksek orta-üst sınıfın çıkarları adına, kenarda olanların daha fazla kenara itilmesi anlamına geliyor.

Kitabınızdaki ilk makale Ankara’lı seyyar esnaf üzerine. Seyyar esnafların arasında etnisite ve mezhepten bağımsız bir “eskiler”, “yeniler” ayrışmasını ve özellikle eskilerin tutunmasında grup içi dayanışma ağlarının çok önemli olduğunu anlatıyor Alev Özkazanç ve Özkan Agtaş’ın bu araştırması. Aslında benzer dayanışma ağlarına gerek bazı siyasi ve cemaat örgütlenmelerinden, gerek gecekondu deneyimlerinden gerekse kırsal göçmenlerin kentte iş bulma-tutunma süreçlerinden aşinayız. Bu dayanışma ağlarını geniş bir anlamda kentsel bir sivil toplum olarak değerlendirmek ne kadar mümkün sizce?
(Özkan Agtaş) Söz konusu dayanışma ağlarını siyasi örgütlenmelere veya cemaat örgütlenmelerine kadar genişlettiğimizde, bunların hepsine birden ortak bir ad yakıştırmak muhtemelen sorunlu bir çözümlemeye sürüklenmemize neden olacaktır. Fakat ölçeği o kadar genişletmemek koşuluyla, şuna kesinlikle katıldığımızı söyleyebiliriz: Kentsel birtakım imkânlardan, çoğu zaman açıkça, bazense örtük şekillerde kamu otoritelerinin hilafına, üstelik hiç de hukuksal düzen içerisinde yapılandırılmış sivil mekanizmaları, yolları, yordamları kullanmadan, hak ve pay talep eden kesimler vardır. Ve eğer bunların oluşturduğu, aslında asla türdeş olmayan, fakat yine de müşterek yönler barındıran deneyim alanına bir ad vereceksek, buna artık belki de “sivil toplum” değil, Asef Bayat gibi, “gayri sivil toplum” dememiz gerekir. Öyleyse, sorunuzda ortaya attığınız adlandırmaya küçük fakat kritik bir ekleme yaparak şunu pekâlâ söyleyebiliriz: Kentsel bir gayri sivil toplum vardır. Asıl olarak müesses nizamın sınırlarında bir yerde, kitabımızın adında da belirtildiği gibi kenarda, çeperde duran, öyle ki ilişkilerin, hukuki terimlerle konuşulduğunda yasal olup olmadığına, ahlaki terimlerle konuşulduğunda ise meşru veya iyi olup olmadığına karar vermenin oldukça güç hale geldiği bir eşikte deneyimlendiği, dolayısıyla sivil toplumdan dışlanmış bir başka toplum… Genellikle bu toplumdan gelen pay talepleri, açıkça yasal ve aleni biçimler kazanmazdan önce (ki bunun nadiren ve çoğunlukla da hâlihazırda kazanılmış mevzileri savunmak gerektiğinde gerçekleştiğini akıldan çıkarmamamız gerekir), sivil toplumun ve hukuk düzeninin içerisine dâhil olmaksızın, fakat onu radikal bir şekilde karşısına da almaksızın, fiili bir yeni paylaşım rejimi, az çok istikrarlı kılınmış ilişkiler, işlerin tersine de dönebileceği ama yine de olabildiğince sabitlenmeye çalışılmış güç dengeleri yaratabilir. Dolayısıyla, evet, güç ilişkilerinin belirli bir dağılımına karşılık gelen bir sosyallik alanının burada mevcut olduğunu söyleyebiliriz, fakat bunun sivil toplumun tipik bir hali olmadığını kabul etmemiz gerekir; yasayla ve düzenle girdiği ilişkinin niteliği bakımından buna karşılık gelen adlandırma, gayri sivil toplum olmalıdır.

funda_senol_slide

Mekânların oluşumunda, değişiminde gerek o mekândakilerin gerekse güç ilişkilerinin etkileri malum. Örneğin kitaptaki bazı saha araştırmalarının kısmen değindiği gibi mekânların da insanlar için yeni yaşam biçimleri, yeni kimlikler sunduğunu görebiliyoruz. Mekânların yaşayanların üzerindeki etkileri üzerine neler söylüyor bize kitabınız?
Mekân basit bir taşıyıcı değildir tezi, mekânın bir değişken, bir analiz birimi olarak sosyal ve beşeri bilimler alanına girişiyle ortaya atılmış bir tez. Mekân ile etkileşimsel bir ilişkimiz var. Mekân bizi, biz onu biçimlendiriyor, yıkıyor, yeniden yapıyoruz. Doğup büyüdüğümüz, yaşamayı tercih ettiğimiz, kaçıp kurtulmaya çalıştığımız, dönüp geldiğimiz, hayalini kurduğumuz mekânlar bizi biz yapan hikâyelerin sahnesidir desem yeridir.

Kitabın ortaya çıkışı zaten bu düşüncelerin eseri. Mekânlara bakmak, toplumlara, kültürlere, hayatlara bakmak anlamına geliyor. Böyle bir kitap yapmaya karar verince, mekânın belirleyiciliği hakkında kafa yormuş olan akademisyenler/yazarlar gözümün önüne geldi bir bir. Bir kısmıyla zaten tanışıyorduk, arkadaştık. Bu çalışma, geri kalanlarıyla da ahbap olmamıza vesile oldu.

Hem ilk makalede hem de sonrasında sizin Çağla Ünlütürk Ulutaş ve Sermin Çakmak ile birlikte kaleme aldığınız sokağın dinamiklerine bakan makalenizde mekân ile ahlak arasında bir ilişki sunuluyor bir anlamda. İlk makalede seyyar esnaflar sokaktaki işler ile zorunlulukları çerçevesinde ahlaki yargılara varıyorlar, sözünü ettiğimiz ikinci makalede ise, sokağın kimi zaman özelin geçişken bir parçası olarak yaşanması özellikle kadın mahalle sakinlerini bir nevi “ahlak bekçilerine” dönüştürebildiğini görüyoruz. Sizin katkı sunduğunuz yazıda da belirtildiği gibi aslında mekânları oluşturanlar bizzat o mekânda yaşayanlar. Mekânların oluşum ve dönüşüm süreçlerinde, mekân sakinlerinin ahlaki değerlerinin de dönüştüğünü ya da bu ahlaki değerler her neyse, onların mekânın oluşumu ve dönüşmesinde büyük etken olduğunu düşünüyor musunuz?
Buna aslında bir önceki soruda cevap vermiş oluyorum büyük ölçüde. Ama ekleyebileceğim birkaç şey var. Mekânın bir kültürü var. Ama bu kültür ezeli ve ebedi değil. Mekânın üzerinde yaşayanlarla çatışarak/uzlaşarak oluşmuş bir kültür. Mekân sakinlerine birtakım imkânlar sunuyor, sınırlılıklar dayatıyor. Mesela bir köyün dağlık bir arazide mi, deniz kenarında mı kurulu olduğu, o köyün geçim kaynaklarını olduğu kadar komşuluk ve akrabalık ilişkilerini, adetlerini de belirliyor. Ama şunu da ekleyelim, İbn-i Haldun’un “Coğrafya kaderdir” sözünde doğruluk payı olmakla birlikte, bu kaderi değiştirmek de mümkün. Hele günümüzde, iletişim ve ulaşım imkânlarının görece artıp ucuzladığı bir çağda.

Birincil ilişkilerin hâkim olduğu yerlerde, özellikle de mahalle türü örgütlenmelerde dayanışmanın yanında denetim ve baskı da vardır. Artık çok sık kullanılır olan “mahalle baskısı” sözünü hatırlatmak isterim. Bu tür yerler, sarmalayan kucak, ayıplayan gözdürler. Belki de onun için mahalleler ve genelde de taşra çocukların ve ihtiyarların cennetidir.

“Bizi bu fark yaraları öldürür”,  Müslüm Gürses’in bu şarkı sözüne yer vermiş Eylem Ümit Atılgan Çinçin’deki çocukların damgalanma, kenarda kalma süreçlerini ve aynı zamanda hem kendilerine hem de merkeze bakışlarını anlamaya çalışırken. Atılgan’ın çalışmasında görüştüğü çocuklar, farklı hayatları, farklı mekânlar üzerinden dillendiriyor.  Ha keza Tahire Erman’ın gecekondudan TOKİ konutlarına yerleşen kadınlara bakan çalışmasında, gecekonduya ait olduğu düşünülen bir takım davranışların apartmanlarda da devam ettiren kadınların yine bazı kadınlar tarafından eleştirildiğini görüyoruz. Hem kenardakileri, hem merkezdekileri, kenara ve mekâna atfettiğimiz değerlerle mi anlıyoruz? Şöyle söyleyeyim, mekânların bizde yarattığı değerler, o mekânları üreten insanları gündelikte anlamak için ilk başvurduğumuz yargılar mı oluyor?
(Eylem Ümit) Evet ben bu önermenin doğru olduğuna inanıyorum. Çocukların mekânı, meşru ve gayrimeşru iktidar odaklarının mücadele alanı olarak algılamasının nedenlerini, çocukların yaşadıkları mekândaki tanıklıklarından çıkarıyorum. Çocukların sözlerinde kentsel mekân, “kurtarılmış alanlar”, meşru- gayrimeşrunun hâkimiyet alanları gibi kodlarla birlikte yer almakta. Sorunuzda alıntı yaptığınız görüşmede çocuk tam olarak şöyle diyor:

Elmadağ 23:

“Keçiören’de işe çıktık. Okul bebesinin telefonunu melodisine bakayım diye aldım. Vermedim. Dayı oğluyla gidiyoruz. ‘A Takımı’ bakıyormuş  oraya. Aşağıdan geldiler. ‘Gasp mı yapıyorsunuz’ dediler. Dayı oğlunun kafasını masaya geçirdiler. Çok dövdüler. Çinçin’de olsak dokunamazlardı.” (Burada adı geçen “A Takımı”na ilişkin açıklamalara, gayrimeşrunun hâkimiyet alanı bağlamında,  ‘B-“İçerde Zaten Kral, Çıkınca Daha da Kral”: Gayrimeşruyu Doğallaştıran Habitus’  başlığı altında yer verdim)

Bu ifadeden de anlayacağımız gibi çocukların algısında, kentsel mekân farklı güç gruplarının hâkimiyet alanı olarak bölünmüştür. Çocuk,  “A Takımı bakıyormuş oraya, (…) Çinçin’de olsak dokunamazlardı.” diyerek, kentsel mekâna ilişkin iktidar mücadelesine ve bu mücadele sonucuna göre bölünmeye tanık olduğunu göstermekte. Çocukların, gayrimeşru iktidar odaklarının mekândakihâkimiyeti karşısında devletin tavrına tanık olmalarının sonuçlarına, bu duruma ilişkin algılarına ve suça yönelme davranışı üzerindeki etkilerine Doktora tezimde (Mekândan İmkâna Çocuk Suçluluğunun Habitusu Ceza Ehliyeti İlişkisi. Eylem Ümit, Ankara Barosu Yayını, Ankara 2007) ayrı bir başlık altında geniş bir yer vermiştim. Ancak buradaki makalede, mekânsal damgalama bağlamı içinde çocukların algılarında kentsel mekânın “polisin giremediği düşünülen, kurtarılmış” bölgeler ve bazı grupların hâkimiyet alanları olarak kodlandığını belirtmem gerek. Çinçin’de oturmayan çocuklardan birçoğunun da kendi mahallelerinden çok bu mahallede ve buradaki gruplarla vakit geçirdiğini tespit ettim. Çocuklara göre, polisin giremediği düşünülen bu tür mahalleler, bir taraftan onları koruyup, yakalanmaktan korurken diğer taraftan da gayrimeşru yaşam biçiminin damgasını taşımalarına neden olmaktaydı. Örneğin, Çinçinli gençlerin hemen hepsinin bir kere gözaltına alınmış olduğu, o bölgede yaşayanlar arasında yaygın bir kanaattir. Çocuklar, Kızılay’da, Ulus’ta dolaşırken polis çevirmelerinde polisin hep onları durdurduğunu ve Genel Bilgi Toplamadan (GBT) sabıkaları ve ikametgâh adreslerinin çıktığını bu yüzden bir suça karışmasalar da gözaltına alındıklarını söylemekteler. Çinçinli gençlerle yapılmış bir röportajda da gençlerin bu durumdan yakındığını görüyoruz: “Kızılay’a gittiğimizde, polis bizi sürekli yoldan çeviriyor. Tedirgin oluyoruz. Biz de Ulus’ta, Kızılay’da rahatça gezmek istiyoruz”.   Bu sözlerde ifade edilen mekânsal damgalama (territorial stigmatization) ve semt ayrımcılığı (residental discrimination) iki taraflı. Kızılay ve Ulus’un suç haritalarında mala karşı cürümlerin en çok işlendiği bölgeler olarak işaretlendiğini görüyoruz. Çinçin Mahallesi ise yukarıda aktardığım üzere, genel olarak suça karışan insanların yaşadığı yer olarak damgalanmakta. “Ortalama kentli açısından bu gibi mahallelerin suç, etnik köken ve kentsel dokuya dâhil olamama dolayımıyla bir kentsel patoloji kaynağı” olarak algılanması sonucunda, Kızılay’da Çinçinli bir gencin -o anda suça karışmamış olsa da- gece geç saatte dolaşıyor olması ile Çankaya’da ikamet eden aynı yaşta bir gencin dolaşması polis tarafından aynı şekilde yorumlanmamakta ve tepki farklılaşmakta. Her iki durumda da polisin tepkileri üzerinde, mekânsal damgalanmanın sosyo-psikolojik sonuçlarının etkili olduğunu söyleyebiliriz. Damgalamaya ilişkin toplumsal kabullerin, polislerin “olağan şüpheliler” algısını belirlediği görüşü, bilindiği üzere birçok çalışmada ileri sürülmüştür. Polis tarafından çevrilmek, aranmak ve gözaltına alınmak konusunda Çinçin gibi mahallelerde yaşayan gençlerin deneyimleri, Çankaya’da oturduğunu söyleyen gençlerden oldukça farklı. Çocuklar, “gözaltına alınıp serbest bırakılma” nın sık sık başlarına geldiğini söylemekteler. Neden bu kadar önemli mekânsal damgalanma nedeniyle bazılarının diğerlerine göre daha sık polisle görüşmeleri diye soranlara şöyle izah etmeliyim: Kriminolojinin tahtından edilmesi en zor kuramlarından olan damgalama kuramına göre dışarıdan damgalanma içerden damgalanmaya sebep olmakta ve bir sonraki sapma hareketine yol açmakta. Bu yüzden kenarda olanı/duranı daha da kenara iten bir işlevi var mekânsal damgalamanın.


(Tahire Erman)
Mekân, toplumun o mekâna atfettiği değerler ile büyük ölçüde tanımlanır, o değerlerden bağımsız düşünülemez; mekân aynı zamanda belli bir yaşam tarzının, belli bir toplumsal konumun ifadesidir de. Türkiye’de yakın zamana kadar apartman, kentli modern insanla özdeşleştirilmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında apartman yaşamı ile modern kentli yaşama geçiş düşünülmüş, çekirdek ailelerin oturma, çalışma, uyuma gibi ayrıştırılmış mekânlarda yaşayarak modernleşmeleri öngörülmüştür. Toplumsal bellekte apartman ve modernlik/ kentlilik özdeşleşmiş durumdadır. Öte yandan, gecekondu kentteki köylünün konutu olarak kurgulanmakta, gecekondular kent kıyısındaki köyler olarak görülmektedir. Yani apartman yaşamı toplumda daha ‘ileri’ bir yaşamı simgelemektedir ve şehrin merkezindedir. Gecekondu ise sadece coğrafi olarak değil toplumsal olarak da kenardadır; bir köşede kalmışların, kente ait olamamışların yeridir. Böyle olunca da gecekondu dönüşüm sitelerinde ‘gecekondu faaliyetleri’ üzerinden bir çekişme yaşanması söz konusudur, toplumsal konum olarak ‘kenardan’ ‘merkeze’ doğru ilerlemek isteyenler apartmanlardan oluşan yeni sitelerinde ‘gecekondu manzaraları’ görmek istememektedirler. Burada şunu da söylemek lazım, apartman ortamında ‘gecekondu faaliyetleri’ni yürütmek, sembolik olarak orta sınıflaşma arzusunda olan kadınlara ters düşmenin yanında, mekânauyumsuzluktan dolayı, yangın tehlikesi (ekmek yapmak), alerji (yün kabartmak), hijyen açılarından sakıncalar yaratmaktadır. Henri Lefebvre’in dediği gibi, sermayenin ya da iktidarın / devletin ürettiği mekânlar ve mekân imgeleri toplumda hâkim durumdadır. Sıradan insanın mekân tahayyülleri, örneğin gecekondu gibi, hâkim söylemi biçimlendirmekte etkisizdir. Bu da gecekonduda yaşamak arzusunda olan insanların dairelere yerleştirilmesi sonucunda yukarıda bahsedilen sorunlara yol açmaktadır.

Bir de kenarın seyirleşmesi/ müzeleşmesi/ romantikleştirilmesi meselesi var. Görmezden gelinen kenarlar, çoğu zaman kenarın sefaleti, ya da bu sefaletin getirdiği dayanışma ilişkileri merkezdekiler için tuhaf bir romantizmin bir parçası ya da seyirlik bir malzeme haline gelebiliyor. Aslında kitabınızda bu durumla ilgili bir çalışma yer almamış, ancak sizin bu konudaki düşüncelerinizi öğrenmek isterim.
Kenar derken sözünü ettiğimiz yoksulluk ve yoksunlukla mücadele eden insanların yaşadıkları yerler ise, evet böyle bir romantize etme hali var. Derslerde anlattığım bir anım var. Yıllar önce Safranbolu’da düzenlenen bir film festivalinin organizasyonu için şehre gitmiştik bir grup İletişim Fakültesi hocası olarak. İşlerimiz bittikten sonra şehri gezelim, fotoğraf çekelim dedik. Şaşkın ve hayran bakışlarla sokaklarda dolaşır, sit alanı ilan edilmiş mahallelerdeki evlerin fotoğraflarını çekerken, evlerden birinin balkonunda oturan yaşlı teyzelerden biri bize seslendi. Durup baktık. “Sizin ayıla bayıla fotoğrafını çektiğiniz bu evin dışı sizi içi beni yakıyor. Böcekten durulmuyor, kışın buz gibi. Her tarafı dökülüyor. Öyle dışarıdan ayılıp bayılmak kolay. Gelin bir iki gün de içinde oturun” dedi. Kullanım değeri çok düşük bu evlerin. Ama turistik tüketimin sermayesi aynı zamanda. Bu çelişkiyi görmezden gelmek mümkün değil.

Buradan yola çıkarak, akademinin genel anlamda yaşadığı, araştırma yaptığı yere, kültüre turist gibi yaklaştığını gözlemlediğimi söylemeliyim. Muhafazakârlığa, konformizme, hayatta kalma mücadelesine, din ve gelenekle kurulan ilişkiye başka bir gezegenden inmiş yaratıkların gözüyle bakılıyor. Bu entelektüel kibre ve mesafelenmeye çok içerliyorum. Oysa çoğumuz bu tür ailelerde, çevrelerde yetiştik.

Sokaklarından mikroplu sular akan, yıkık dökük bir gecekondu semtini, kış günü yalınayak top peşinde koşan çocukları gösteren “sanatsal” fotoğrafları duvarlarına asanlar da beni rahatsız ediyor mesela. Orhan Pamuk’un İstanbul, Hatıralar ve Şehir kitabında bahsettiği pitoresk manzaralar vardır. Bunlar da aslında İstanbul’un turistik atmosferinin ayrılmaz bir parçasıdır. Çoktandır Ankara’da da Kale ve civarı ile Hamamönü, Hacettepe taraflarında restore edilen binaların arkalarına sığınmış derme çatma evlerde yaşayanlar, evlerin kendileri, lağım sularının gelişigüzel aktığı Arnavut kaldırımlı yollar foto safariler için ideal bir dekor teşkil ediyor.

Benzer biçimde, barınma hakkı mücadelesi, kentsel dönüşüme duyulan haklı öfkeyle birleşerek direnişin şiirsel boyutunu oluşturabiliyor. Gecekondu demek halk demek, devrim demek bir kesim için. Gecekondu sakini kategorisi ortadan kalktığında devrime ilişkin son umutları da tükenecekmiş gibi davranıyorlar. Tabii özgürlük ve eşitlik mücadelesi veren kesimleri ve konforlu evlerine döndüklerinde geride bıraktıklarının nasıl evlerde yaşadıklarını unutmayanları tenzih ederim.

Kenarın Kitabı – “Ara”da Kalmak, Çeperde Yaşamak / Yazar: Funda Şenol Cantek / Katkıda Bulunanlar: Eda Acara, Özkan Agtaş, Elif Ekin Akşit-Vural, Eylem Ümit Atılgan, Funda Şenol Cantek, Kübra Ceviz, Sermin Çakmak, Rafael Demirci, Ayhan Geçgin, Tahire Erman, Alev Özkazanç, Jean-François Perouse, Timur Özkan, Engin Sarı, Çağla Ünlütürk Ulutaş’ın İnceleme & Araştırma / İletişim Yayınları Memleket Kitapları / Editör: Tanıl Bora / İllustrasyon: Zeynep Özatalay / Kapak Fotoğrafı: Nurşen Güllüoğlu / 1. baskı – Ocak 2014 / 291 sayfa

Funda Şenol Cantek;1970′te Ankara’da doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden 1992′de mezun oldu. 1994′ten itibaren Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nde görev yapmaktadır. Öğrenciliği sırasında birkaç yıl basın sektöründe çalışmıştır. İletişim sosyolojisi, kent kültürü, basın tarihi, sözlü kültür konularında yayımlanmış çalışmaları bulunuyor. Kitapları: “Yabanlar” ve Yerliler: Başkent Olma Sürecinde Ankara (İletişim, 2003), Sanki Viran Ankara (derleme, İletişim, 2006), Cumhuriyet’in Ütopyası: Ankara (derleme, Ankara Üniversitesi Yayınevi, 2012)

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.