Galileo’nun Orta Parmağı – Alice Dreger

 

“Cesaret ve ince zeka ile Dreger, Galileo’nun Orta Parmağı’nda, özgür basın ve özgür bilimsel araştırmanın, ekonomik ve siyasi tehdit altında çırpındığı bugünün Amerikası’nda kesin doğruları aramanın önemini unutulmaz bir vizyonla sunuyor. Bu aydınlatıcı hikaye Dreger’in interseks olarak doğmuş olan insanların tedavisini araştırması ile başlıyor. İnterseks çocukların cinsel kimliklerini “normalleştirme” adı altında yapılan şok edici cerrahi ve etik suiistimalleri fark etmesi Dreger’i uluslararası arenada tanınan bir hasta hakları aktivisti olmaya itmiştir. Ancak interseks hakları hareketinin başarıya ulaşmasına rağmen, Dreger ilerici aktivist yoldaşlarının, insanlar hakkında rahatsız edici gerçekleri ortaya çıkaran bilim insanlarını susturmak için nasıl da yalan söyleyip kişisel saldırılarda bulunduklarını keşfetmeye başlamıştır. Bu tür bir vakayı araştırırken kendisi de bu saldırıların hedefi olmuştur.” Galileo’nun Orta Parmağı kitabından bir okuma parçası sunuyoruz.

ÖLÜM TEHDİTLERİ, cinsiyet suçlamaları, sözde soykırımlar, salgınlar, uzaylılar tarafından kaçırılanlar, anti-lezbiyen ilaçları, etik olmayan etikçiler ve Martina Navratilova ile olan savaş, tabii ki de Galileo’nun orta parmağına geleceğim. Ancak öncelikle, size bu karmaşanın içine nasıl girdim, kısaca anlatmam ve neden elimizde çok tehlikeli bir durumun bulunduğunu açıklamam gerek.

Kendi politik görüşünde olanlar ile takılan akademik bir tarihçi olarak, birçok liberalin muhafazakar Katoliklerle ilgili klişelere sahip olduğunun farkındayım: “Eskisi yenisinin düşünmediğine inanır.” muhafazakar dindar insanlar, gerçekler ve titiz araştırmalarla ilgilenmezler. Ancak benim muhafazakar Katolik ebeveynlerim düşünürdüler. Ebeveynlerim dört çocuğuna ‘’Git elini yıka.’’ demekten iki kat fazla “Git bir şeyler araştır.’’ demişlerdir.. 1970’lerde Long Island’daki evimizde, ebeveynlerimiz Britannica Ansiklopedisi’ni, sık sık yaptığımız tartışmalarda kolayca ulaşabilmemiz için yemek masasının hemen yanındaki rafa yerleştirmişlerdi. Mutfağımızda devamlı değişen dergi yığını sadece dini odaklı bültenleri değil, aynı zamanda  New York Times ve National Geographic’i de içeriyordu. Bizi bilim müzelerine götürürler, ay tutulmaları için uyandırırlar ve ders kitaplarımız, hatta öğretmenlerimiz bile yanlış bir şey söylediklerinde sorgulamamız gerektiği yönünde telkin ederlerdi. Annem, her ne kadar Hunter College’dan felsefede lisans derecesi aldığından hiç bahsetmese de, bize seslice Platon okurdu. Aynı zamanda Long Island’ın en büyük savunma sanayisi kuruluşlarından birinde teknik ressam olan babam da sadece lise eğitimi almasına rağmen,  öğrenmeyi severdi. Birçoğumuz her iki taraftan da memleketimiz olan Polonya’nın askeri tarihi ile ilgili olan kitaplarının altında bir gün ezileceği konusunda şakalar yapardık. Bize mikroskoplar ve teleskoplar alır, ciddiyetle potansiyel uzaylı  yaşam biçimlerimden bahsederdi. Bir gün onu gökyüzünde beliren devasa bir UFO’yu görmesi için çağırdığımızda, Goodyear Zeplini için fotoğraf makinesini kaptığını anlamasıyla gerçekten hayal kırıklığına uğradığını çok iyi hatırlıyorum.

Ancak entelektüel ve bilgi arayışı içinde olan insanlar olmalarına rağmen ebeveynlerim aynı zamanda sıkı birer Katoliktiler. İkinci Vatikan Konsili tüm bu titizlenmenin gereksiz olduğunu açıklayana kadar uzun bir süre Latin ayinlerini aramış ve cuma günleri et yemekten kaçınmıştılar. Bizi devlet okullarına, sadece yerel devlet okullarının en iyi eğitimi vermelerinden dolayı değil, aynı zamanda yerel Katolik okulunun dini yönelim açısından bu okulları tehlikeli biçimde liberal olarak göstermesinden dolayı yolladılar. (Oda dolusu yumuşak Katoliklerin içinde bulunmaktansa Protestanların ve Yahudilerin içinde bulunmak daha iyidir.) Dini görüşlerine göre kürtaj karşıtı aktivisttiler. Kendi çocukları daha çok küçük olmalarına rağmen, ebeveynlerim fakir annelere vermek üzere bebek eşyaları toplamışlar. Ailesi tarafından sokağa atılmış genç bir hamile kadını eve almışlar ve bekar bir annenin melez bebeğine koruyucu aile olmuşlar, en nihayetinde çocuğu evlat edinmişlerdi. Biz büyürken evimizin bodrumu yavaş yavaş ev yapımı pankartlarla dolmuştu ve biz bunları kürtaj kliniklerinin etrafında yürürken taşırdık.

Dini yaşamlarında otoriteye boyun eğen kişiler olmalarına rağmen, siyasi yaşamlarında asi tiplerdi. Babam Yaşam Hakkı Partisi saflarında kongreye katılırken, annem yerel Yaşam İçin Feministler Teşkilatı’na öncülük ediyordu. (1970’lere sutyen yakan kürtaj karşıtları gerçekten vardı.) Annem özellikle konuşma, toplanma, oy verme ve protesto etme haklarına sıkı sıkıya sarılmıştı çünkü hayatının çok farklı olabileceğini biliyordu. 1935’te Polonya’da doğan annem İkinci Dünya Savaşı’nda birçok hava saldırısı ve çatışmaya sahne olmuş küçük çiftlik evlerinden, geniş ailesiyle bir şekilde kurtulmuştu. Savaş bittikten kısa bir süre sonra on iki yaşındayken annesi ve erkek kardeşiyle, annemin babasıyla tekrar buluştukları Amerika’ya getirilmişlerdi. (Babasının çifte vatandaşlığı vardı ve Amerikanlar ile beraber savaşmıştı.) Kıyı kesimde korkusuzca konuşabilip, düşünebileceği, ibadet edip, dilediği gibi oy verebileceği ve aptalca ya da saldırgan bulduğu bir düşünceye itiraz edebileceği bir yer bulmuştu. Büyürken bize Amerikan demokrasisinin gerçek bir mucize olduğunu ve her şansta kullanılabilecek bir araç olduğunu öğretmişti. Onun için İnsan Hakları Beyannamesi, İncil kadar kutsaldı. Bu görüş, Sovyet kontrollü Polonya’dan kaçmış olan nadir akrabalar tarafından imalı ya da açık olarak desteklenmişti ve evimize girmişti.

Ebeveynlerim, yeni ve eski dünya, dindar ve entelektüel, boyun eğen ve aktivist gibi, hayatlarını oluşturan bu ince çizgiler arasında hiçbir zaman gerginlik hissetmemişlerdi. Sanıyorum ki onlara göre tüm bunlar açıkça birbirleriyle ilişkiliydi. Bir gün beni günah çıkarmaya gönderip diğer gün Doğal Tarih dergisi aboneliğimi yenilemekte hiçbir sorun görmüyorlardı. Ancak büyürken, belirli bir dogma öğretildiği sırada aynı zamanda özgürlüğün öneminin dogmadan olduğunu öğrenmek bende kesinlikle bir gerginlik yaratmıştı.

Bazı insanların, özgürlüklerini öne sürme yolu olarak ailelerinin dinini terk ettiklerini biliyorum. Ancak bana göre dinimi bırakmak ebeveynlerime karşı bir asilik değildi. Doğrusunu isterseniz ateist olduğumu itiraf ederek ailemi hayal kırıklığına uğratmak bende üzüntü yaratıyordu. Dahası ebeveynlerimin dini inancı; sorgulama özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, inanç, doğruyu keşfetme ve kendi kurallarını koyma özgürlüğü gibi öğelerden oluşan Amerika’daki derin inancımızla kıyaslanamazdı. Ve Amerika’yı, bekar, yaşlı erkeklerin zeki kadınlara ne yapması ve düşünmesi gerektiğini söyleyen Vatikan’dan daha çok sevdim. Ergenliğimin son dönemlerine doğru, kız kardeşim bir rahibe olma yolunda ilerlerken kurtuluş ümidi hissini yaşadığım yerin kilise olmadığının farkına varmama engel olamadım. Evrimin müthiş katedrali Amerikan Doğal Tarih Müzesi idi. Fırsat buldukça trenle New York’a gider, karanlık hale getirilmiş okyanus yaşamı salonunda, büyük mavi balinanın altında uzanırdım. Balinanın optik illüzyon ile hareket ettiği o muhteşem anı beklediğim her seferde, bilim beni aşikar olmaya ve belki de sürekli olarak körlükten, baskıcı dogmadan uzak durmaya itiyordu.

Sanırım tarih ve bilim felsefesi üzerine Indiana Üniversitesi’nde doktora yapmanın peşine düşmek en nihayetinde pek de sürpriz sayılmazdı: Tarih ve onun felsefesine çalışarak eski yaşamı ve bilimin derinliklerini keşfetmek… Bu, bana sağlıklı ve dinç kalacak olan bilimsel yaşam tarzının bizim için var olan en antidogmatik yaşam tarzı olduğuna emin olma yolu olarak geliyordu. Yüksek okul için 1990’da Bloomington’a taşındığımda, akademik bilimsel çalışma alanlarındaki (tarih, felsefe, bilim sosyolojisi) herkes, aynı adanmışlığı hissetmiyordu. Bu noktada, Marksist ve feminist bilim çalışmaları bilginleri, neredeyse yirmi yıldır geniş çapta oldukça kritik çeşitli iddia ve uygulama çalışmaları üretiyorlardı. Sözlü veya fiili olarak; nasıl birçok bilim adamının onlar hakkında “bilimsel” iddialar üreterek ezilmiş kadınlar, beyaz olmayan insanlar ve fakir halklar sahibi olduklarını göstermişlerdir. Örneğin, Harvardlı Biyolog Ruth Hubbard, kadınların “doğal olarak” erkeklerden daha az bilim yapma kapasiteleri olduğu konusunda, sözde bilimsel iddialar ortaya atmıştır. Londa Schiebinger ve Cynthia Eagle Russett gibi tarihçiler, birçok ülkede ataerkilliğin bilimin retoriğini yayarken, kadınların kalıtsal olarak erkeklerden aşağı olduğunu belgelemişlerdir. Aynı zamanda Hubbard’ın Harvard’dan meslektaşı Stephen Jay Gould, kafatası boyutunun ve IQ’nun önemli ırksal farkları olduğunu gösteren “bilim” çalışmalarını irdelemiş ve ırkçı bir önyargı ile bunların ümitsizce kalbura döndüğünü göstermiştir.

(…)

Çevirmen: İ. Kürşad Yalçındağ

*Bu okuma parçasının yayını için Tefrika Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.