Galler’in Ruhu Ejderha – Niall Griffiths

 

“Bu yeşil ve ıssız tepelerde, gözleri kan çanağına dönmüş halde, yağmurdan sırılsıklam bu kırlarda tökezleye tökezleye ilerliyorlar. Bir zamanlar buralarda silah kuşanmış, gözlerini bile kırpmadan azimle bekleyen, baldırı çıplak orduların kemikleri üzerindeki koyun mayısı kaplı toprakları çiğniyorlar. Ayaklarının altından kayıp, yere sağlam basmalarını engelleyen döküntülerden korkarmışçasına sendeleyerek yürüdükleri felaketin eşiği, yalnızca yalçın kayalığın çıkıntısı değil. Asıl felaket artık kovalanan yegâne ejderhanın, titrek avuç içlerinde rüzgârdan ve yağmurdan korumaya çalıştıkları, bir parça sigara paketi yaldızından içlerine çektikleri dumandan ibaret kalması. Oysa yalnızca çisilti, çisilti ve rüzgâr var. Ki bazen ve geceleyin bu tepelerde dağlar gök gürültüsüyle zangırdar ve fırtına feryat koparır ve yağmur cirit atılıyormuşçasına azar ve şimşek çaktığında salkım saçak gölün üzerinden sıçrar. Ama bugün değil. 1990’ların sonlarında, Britanya’nın çeşitli bölgelerinde doğmuş bir grup genç aylak, sürüklendikleri Galler’in batı kıyısında, dağlarla deniz arasına sıkışmış, küçük bir kasabada birbirini bulur. Bir yandan onları bu yere getiren özlem ve bağımlılıklarını keşfederken, bir yandan da hayatın eksikliğini duydukları anlamına dair yoğun ve öfkeli bir arayışın içine girerler. Gre uçkuruna düşkünlük, her türden uyuşturucu ve alkol sevdası, küçük çaplı suçlar arasında gidip gelirken, yeni bir binyılın başlangıcında kendini sorgulayan gençlerin eğlenceli, yürek burkan öyküsüdür.” Galler’in Ruhu Ejderha’dan bir bölüm yayımlıyoruz.

İlerliyorlar

Bu yeşil ve ıssız tepelerde, gözleri kan çanağına dönmüş halde, yağmurdan sırılsıklam bu kırlarda tökezleye tökezleye ilerliyorlar. Bir zamanlar buralarda silah kuşanmış, gözlerini bile kırpmadan azimle bekleyen, baldırı çıplak orduların kemikleri üzerindeki koyun mayısı kaplı toprakları çiğniyorlar. Ayaklarının altından kayıp yere sağlam basmalarını engelleyen döküntülerden korkarmışçasına sendeleyerek yürüdükleri felaketin eşiği, sadece yalçın kayalığın çıkıntısı değil. Asıl felaket artık kovalanan yegâne ejderhanın, titrek avuç içlerinde rüzgârdan ve yağmurdan korumaya çalıştıkları, bir parça sigara paketi yaldızından içlerine çektikleri dumandan ibaret kalması. Oysa yalnızca çisilti, çisilti ve rüzgâr var. Ki bazen ve geceleyin bu tepelerde dağlar gök gürültüsüyle zangırdar ve fırtına feryat koparır ve yağmur cirit atılıyormuşçasına azar ve şimşek çaktığında salkım saçak gölün üzerinden sıçrar. Ama bugün değil.

Rüzgârın yalaya yalaya cascavlak bıraktığı bir tepeciğin kuytusunda, atalarının atalarının bir zamanlar bu volkan tepelerinde kemik yaylarla yabandomuzu izi sürdükleri Roger adlı genç, kamçılayan rüzgâra söylenir ve daha bir yumaklanarak yeni bir kibrit çakar. Ancak bu da önceki beş denemedeki gibi anında sönüverir. Colm’dan Zippo’sunu ister. O da fena halde yenmiş parmaklarıyla uzatır. Roger pürdikkat gözlerini önündekilere diker. Bakışlarını folyo, kahverengi toz, rulo yapılmış beş sterlinlik banknot ve zayıf titrek alevden ayıramaz. Colm’un eli yeniden araya girer. Bu sefer imdada yetişir; geri aldığı çakmağı kıpırdatmadan sigara paketi yaldızının altında tutar. Böylelikle Roger, kıymetli tozun tek bir zerresinin boşa gitmemesi için, serbest kalan iki elini birden rüzgâra siper eder. Belli belirsiz bir çatırtı duyar ve buharı paradan yaptığı şnorkelle derin derin içine çeker. O kadar derin soluk alır ki sırtüstü devrilir ve kafası tepenin çamurlanmış ot kaplı yamacına çarpar. Çarpmanın şiddetiyle çanak şeklinde, çanak derinliğinde bir çukur oluşur.

—Nasıl bir şey? Kıyak mı bari?

Roger başını sallar ve nefes verir/iç geçirir.

—Ben de azıcık çekebilecek miyim dersin ha?

Roger gülümseyerek yeniden kafa sallar ve teçhizatını Colm’a ikram eder; miskince, ağır ağır. Kol ve bacakları gevşemeye başlamıştır bile.

—İyi cephane galiba? Boktan malla fazla seyreltmemişler anlaşılan?

—Acayip saf kahverengi oğlum. Geçen seferden sonra sence Iain bana harbi olmayan mal falan satabilir mi? Söyledim ona, elbet söyledim. Dedim ki bir daha o boktan şeyi… iyk… boktan Nesquik gibi şeyi… ve kahretsin yaparım…

Roger’ın sesi giderek kısılır. Başını kaldırır ve gözlerini kırpıştırarak bu hayaletler ülkesinin belli belirsiz gölgelerine, arkadaşlarına bakar. Saçları ve giysileri rüzgârda kanat çırpmakta, solgun benizleri puslu gün ışığında parıldamaktadır.

Colm, Roger’ın yanına çömelir. Onun artık ürperen bedenini kötü havadan korunmak için kullanır. Kol ve bacaklarını sıkıca karnına doğru çeker. Bir tespihböceği veya bir kirpi veya kendini savunmaya çalışan herhangi bir küçük hayvan gibi başını da öne eğer. Eroini içine çekebileceği dumana dönüştürmek için kıvrıldıkça kıvrılır. Burada, gümüşi kış güneşinin altındaki bu yaman ve görkemli tepelerde, nabzı kafalarının içinde atan, paylaşılan ve ışıldayan o dünya kadar göz kamaştırıcı başka bir âlem yoktur. Hayat mercek altına alınsa dikkatimizi ilk onlar çeker. Hatta belki içlerinde ne kadar şiddetli fırtınalar koptuğunu bile görüp işitebiliriz.

Hassas bir işle uğraşan Colm’un dikkatini (başkalarının ona bahşetmesini beklediği anlayışı gönül rahatlığıyla ihmal edebilecek kadar zom olmadığı için) dağıtmaktan kaçınan Roger’a ağırlık basar ve kafasının içinde uğultular duyar. Başını yavaşça kaldırır ve neredeyse kös kös bir ifadeyle gözlerini yüksek bir taş yığınının tepesine tırmanmış olan Paul’a diker. Rüzgârın saçlarını savurduğu, orada göğsünü germiş duran Paul, bu haliyle dünyanın gelmiş geçmiş en büyük kabile reisini andırmaktadır. Sanki huzursuz ruhu onların, yani torunlarının maskaralıklarını yargılamak üzere hortlamıştır. Roger gözlerini kısarak Paul’un yüzündeki ifadeye akıl erdirmeye çalışır. Ancak Paul’un nereye baktığının bile farkında değildir. Yeri mi, göğü mü, dalgalı ve tatlı suyla tuzlu suyun karıştığı gölü mü, yoksa birbirine sokulmuş titreyen insanları mı süzmektedir? Oysa rüzgârın saçlarını savurduğu, orada göğsünü germiş duran Paul’un gözleri bunların hiçbirini, ama hiçbirini görmemektedir.

Paul

Biraz daha şarap lazımdı, yani bu karışıma; bu yüzden içine epeyce bir şarap daha döktüm. Kıyma ve havuç ve soğan ve sarımsak ve domatese iyice yedirdim. Oysa tattığımda ağzıma hâlâ etin yağlılığı ve yavanlığı geliyor ve daha da kötüsü damağımda, iğrenç küf bağlamış duvarları nedeniyle bu mutfaktan hiç eksik olmayan kahrolası berbat küflü bir tat kalıyor; bu yüzden biraz daha şarap ve biraz daha ot ekliyorum. İşte, bu hiç de fena değil. Ocağın arkasındaki siyah küf tavana kadar yayıldı ve burada pişirilen her şeye korkunç, nerdeyse balığınkine benzer bir tat geçiriyor. Lanet olsun bu insana pek de iyi gelmez. Gene de kimsenin umursayacağını sanmam; herhalde hepsi açlıktan fena kırılıyordur artık. Biraz daha şarap lazım; yani sanırım bu sefer bardağıma. Şişenin bütün bir öğleden sonra mutfakta ortalıkta durmasına rağmen gene de bok gibi şarap kalması, işte bu hiç beklenmedik bir şey. Bir dikişte içip bardağımı yeniden doldurdum; serbest kalan elimle de tavadakileri karıştırmaya devam ettim.

—Bakın kim varmış burada: Paul Pot. Büyük beyaz şapkan nerde?

Colm paldır küldür içeri girdi ve buzdolabından bir şişe dolusu elma şarabı çıkardı. Keyfi oldukça yerinde görünüyordu.

—Tanrım! Bu da neyin nesi?

Pencere denizliğindeki koç kafatasını eline aldı; kokladı; dikkatle göz yuvalarından içine baktı.

—Bugün Malcolm buldu onu, dedim ona. —Cwn Rheidol’daki bir tarlada falan sanırım. Anlaşılan orası ölü koyunla doluymuş, fil mezarlığı falan gibi. Malcolm’un ödü bokuna karışmış; artık oranın lanetlendiğine hükmediyor.

Colm hindistancevizi ağaçları falan gibi kıvrımlı olan boynuzları sıvazladı.

—Ya artık eve kötülük getirdiği için falan dertleniyor her zamanki gibi. Çok zevzekçe.

Colm sırıttı ve dedi ki: —Tam bir gerzek.

—Ya, farkındayım dedim, bir yandan da gülerek. —Fakat sana bir şey söyleyeyim mi? Kötü herhangi bir şey olduğunda, kahrolası günahını kimin çekeceğini kestirebiliyorum.

—Öyle ya. Onu kazığa bağlayıp yakarız.

İçeriye Colm’un ardından Mairead girdi. Birkaç gündür her zamanki halinden çok daha iyi görünüyor. Hâlâ biraz solgun falan ve sessiz ama onu hiç geçen birkaç haftadaki kadar sarhoş görmemiştim. Kahretsin yerinden kalkacak hali bile yoktu. Mesela Iestyn’ın geçen ay aşağıda limandaki partisinde, Mairead az daha kendi kusmuğunda boğulacaktı. Hiç kimse de ona hayat öpücüğü vermezdi çünkü dudakları kusmukluydu; zaten ihtiyacı da yoktu; ayıldı ve biraz daha içti.

Colm hortlak gibi sesler çıkardı: —VuuuUUU, vuuuUUU! Kafatasını da Mairead’in yüzüne sokuşturdu. Yani batırmadı canım, hani sadece dokundurdu falan. Böyle şeylerden -kemiklerden falan- hoşlanır da.

—Vay canına! Nerden çıktı bu?

Mairead onu eline aldı ve okşadı; mest oldu.

—Mal bulmuş onu, dedi Colm. —Müthiş be. Piç kurusunun boynuzlarına bakın hele.

Onlar bir süre kafatası üzerinde yaygara koparttılar; ben de peynirli sosu hazırladım. Kestirmeden; paketi aç, süt ve biraz daha peynir ekle ve iyice pişir. Unla, tereyağıyla, sütle vakit öldürmeye hiç gerek yok; hayat yarım siktirici saat boyunca karıştırıp durmaya değmeyecek kadar kısa. Sıkıcı, sıkıcı, sıkıcı. Sosu kaynayıncaya kadar ısıtıp biraz daha şarap içerken, koyulması için ateşte bıraktım. Küf kokusu sinmesin diye tavanın üzerine bir tabak kapattım. Diyorum ki, kahretsin hepimiz bronşit falan olacağız. Emlak bürosundakilere lanet olsun bir posta söyledim ama siklerinde değil. Parayı aldıkları sürece başka bir şeyi umursadıkları yok.

—Hay kafama sıçayım!

Mairead daha önceleri pencerenin önünü kapatan çalının artık yerinde olmadığını gördü. Vadiye doğru bakakaldı.

—Manzaranın bu kadar güzel olduğunun farkında değildim. Çalıyı kim kesti ki?

—Ben, dedim ona. —Bugün erkenden. Palayla uçuruverdim. Saatler sürdü. Keyifliydi.

—Artık ta Comins Coch’a kadar görebiliyorsun. İnanılmaz.

Colm kafatasını yerine bıraktı ve elma şarabını şişesinden başına dike dike salona döndü.

—Malcolm! Kafatasçığı nerde buldun?

Mairead bir bardağa şarap doldurup onun peşi sıra gitti. Tuhaf bir şekilde şişeyi mutfakta bıraktı. İyi ki de öyle yaptı. Mairead içmeyi sever mi sever ve normal olarak şimdiye kadar ayağa kalkamayacak kadar veya nerdeyse öylesine leyla dört bir tarafı şişelerle çevrili halde bir köşede oturup sigaranın birini söndürmeden diğerini yakar, gıdaklar gibi yok yere kıkırdayıp dururdu. Aslında sanki herkes şu anda içmeye ve kafa yapmaya ara vermiş gibi. Colm bile; siktir, Roger bile. Hepsine bu yemeği pişirmemim nedeni bu. Sadece lazanya falan ama bildiğim kadarıyla bazıları haftalardır, kesinlikle de günlerdir karınlarını doyurmamışlardır. Colm’un spid bombasından başka boğazından geçtiğini gördüğüm son şey Angel’deki yapış yapış bir cheese roll’du ama aslında onu o günden beri görmediğim için yemiş de olabilir sanki. Hepsi aç gibi görünüyor; herkes torbalar dolusu akaryakıtın yanı sıra cips falan da taşımış. Roger’sa ona göre (alt tarafı Spar’dan alınan reçelli kekin ortadan bölünüp üzerine haşiş serpilmiş hali olan) bir tür uzay keki getirmiş ve hepsi salonda sarma ve (izledikleri önce Taxi Driver’dı şimdi de kahrolası Beavis and Butt-Head ) videoyla iştah açıyorlar. İçerden Roger’ın hep aynı rezillikteki kahkahalarının sesi geliyor: ah-hah, ah-hah. Bana gelince, boğazımı açmak için çalıyı doğradım; ardından da alışverişe çıktım ama daha sonra kendimi birkaç kutu Guinness ve birkaç defa pipo içerek yatıştırmaya mecbur kaldım. Günü fena geçirmedim aslında; hatta kasabada Phil’e rastladım ve bana ucuzuna asit vermek istedi ama hayır dedim. Sadece hayır deyin, çocuklar, hayır deyin. Her neyse, lanet olsun tonla yiyecek hazırladım herkese; tek umudum bünyelerinin kaldırması. Uyuşturucunun yerini aniden yemek aldığında ne gibi felaketlerin meydana gelebileceğini geçmiş deneyimlerimden biliyorum; tam tersinden çok daha kötü, inan. Yanlış durumlarda insanı feci mahveder; yiyecek yani.

Malcolm’un içerdekilere ölü koyun tarlası, Afrika veya Hindistan veya her nerdeyse fil mezarlığının o Galler muadili hakkında her şeyi anlattığını işitiyorum. Roger hâlâ aynı sesleri çıkarıyor: —Ah-hah, ah-hah ama TV mi Malcolm yüzünden mi bilmiyorum. Peynir sosunu ve kıymayı tekrar karıştırdım ve Liam’ın Donegal’den getirdiği poitín’den bir bardağa doldurup tatmaya kalkıştım; bir dikişte içince, nerdeyse kahrolası genzimi yakıyordum. Tanrım. Öksürmem bitince bir bardağa soğuk bira boşalttım ve boğazımdaki yanma hissini bastırmak için bir yudumda içtim. Ardından pencereden dışarıya, vadiye baksın diye koç kafatasının yüzünü arkaya çevirdim. İşte, şimdi oldu dostum. Tüm o çalılar da yok artık. Şimdi daha fazlasını gör. Orada yamaçtaki erkek ve kız kardeşlerini seçebiliyor musun? Gözlerin olsaydı eğer, görürdün.

Yukarda köşede ağının içinde bir örümcek dikkatimi çekti. Minik gövdeli, uzun ve çırpı bacaklı olanlardan; Colm’un nefret ettiklerinden. Hakkaten iğreniyor; onu birkaç defa fena halde beti benzi atmışken gördüm. Hatta duvar üstündeki birden bire ortaya çıkınca nerdeyse kusacaktı. Meğer farkında olmadan yanı başında falan oturuyormuş. Oysa kocaman, tıknaz, kıllı olanlar canını sıkmıyor; hatta onları eline aldığını gördüm. Tuhaf. Bak bir de tespihböceği veya Mairead’in onlara taktığı adla bir bebek armadilyo var. Bicik boyutlarında bir tank gibi. Dikkat etmezse Bay Örümcek onu avlayacak.

Tanrım. Mekân basbayağı bir böcek kümesine dönüyor.

Biraz daha bira içtim (şu poitín canıma okudu) ve lazanyayı tavaya yerleştirdim; fırını ön ısıtmaya ayarladım. Salondaki muhabbette şimdi de porno filmlerden laf açıldı. Bir an için içime azıcık sıkıntı düştü çünkü şifonyerin arkasındaki zulamı bulduklarını sandım; ama sonra Malcolm’un yıllar önce gördüğü bir filmden bahsettiğini anladım. Oh be.

—Ya, hakkaten, dalga geçmiyorum, koyunu düzdü. Lanet tulumunu indirdi ve dibine kadar soktu.

—Koçu dipledi ha!

—Yo, dedi Mairead. —Koç değildi, maryaydı. Bu herifte hiç mi hiç dipçilik yok.

—O becerirken koyun ne yapıyordu peki?

—Hiçbir şey, otluyordu. Rahatı kaçmamıştı.

—Tanrım. Saman sapı da hâlâ herifin ağzında mı duruyordu?

Lazanyayı fırına sürmek için eğildiğimde biri kıçımı çimdikledi. Nerdeyse kafamı davlumbaza çarparak kahrolası beynimi dağıtacaktım.

—Merhaba ufaklık. Nasıl gidiyor, canım?

Bu elbet acayip harika görünen, Sioned’di. Yanakları da akaryakıt yüzünden hafifçe pembeleşmişti. Büyükannesinden aldığı o harikulade eski gerdanlığı takmıştı; iri taşlı olanı. Onu korkunç seksi gösteriyordu. Üf! Ona sarıldım; yüzümü saçlarının arasına sokmak için eğildim. Eğilmek zorundaydım çünkü ben uzunum oysa o ufak tefek. Giysi ve saçlarına sinmiş bira ve sigara kokusuna rağmen acayip hoş kokuyordu. Onu kucakladıkça suçluluktan tekrar yüreğim sızladı; galiba bende uyandırdığı duygudan, vücudundan, özel kokusundan ve sesinin tonundan ötürü. Bunların hepsi Sioned Caernarvon veya belki de Carmarthen’e, ikisini hep karıştırıyorum, çalışmaya gittiğinde Banon ve Colm’un Liverpool’dan bir süreliğine kalmaya gelen Sarah adlı arkadaşınınkinden o kadar farklı ki. Şey, gerçi tüm kadınlar başka başka falan ama birlikte yaşadığım Sioned, anlarsınız ya, o sanki benim “resmi” kız arkadaşım… Eğer fark ederse beni kesinlikle gebertir; fena halde cinnet geçirir. Kalbi kırılır.

Gerçi Banon’la da Sarah’yla da, ikisiyle de iyi vakit geçirdim. Hepsi eğlenceliydi. Gene de kahretsin, her neyse, Sioned’in Caernarvon’dayken ne işler çevirdiğini nasıl bilebilirim ki? Ya da Carmarthen’deyken? Bilmem, biliyor muyum? Bildiğim kadarıyla siktiğimin her gecesi farklı bir herifle düzüşmüş olabilir.

—Malcolm’un bulduğunu gördün mü?

Ona kafatasını gösterdim ve bir bardak poitín için mutfağa giren Liam’dan bir sarma aldım.

—Bundan tattın mı, Paulie?

—Ya, az daha kafayı sıyıracaktım.

—Evet, güçlü bir akaryakıt hakkaten. Amcamın en gözde ateş suyudur.

Bu akaryakıttan büyük bir bira bardağının yarısına kadar doldurup çıktı. Tortusu, bardağın dibine çökerken saçtaki kepeği andırıyordu. Sioned kafatasını masanın üstüne bıraktı ve kucağıma oturdu; sarmayı birlikte tüttürdük. Bacaklarım kıçının ağırlığıyla ezildikçe kendimi harika hissettim ve tokmağım kotumun içinde kıpırdanmaya başladı.

Salondan Colm’un sesi geliyordu:

—Mesele şu ki, yani böyle şeyler hakkında hep merak ettiğim aslında, demek istiyorum ki, bunun gibi bir şey falan yaptıktan sonra kendini nasıl hissedersin? Sanki iki seçenek, iki çeşit tepki ortaya çıkardı. Ya şöyle bir şey: Kenefin kenefiyim; insanlığın kahrolası bir süprüntüsüyüm; siktiğimin aşağılığının aşağılığıyım çünkü bir koyunla cinsel ilişki kurduğumda filmimim çekilmesine izin verdim. Ya da şunun gibi bir şey: Aklımdan geçebilecek en kötü şeyi yaptım; bir koyunu düzerken filmimim çekilmesine izin verdim. Daha fazla çamura batamam; bu yüzden tüm ahlaki kurallardan azadeyim ve kurtuldum. Artık istediğim rezilliği yapabilirim. Anladınız mı? Yani kendinden nefret ederek kendini yiyip bitirir misin, yoksa kendini özgür mü hissedersin?

Bacaklarımla Sioned’in kıçını sarsınca ayağa fırlayıverdi.

—Hey! Lazanyayı sofraya dinine yandığım sertleşmiş bir halde getirmeni istemiyorum. Sakinleş, oğlum.

Sarma yüzünden başım kazan gibiydi; gene de memelerine doğru hamle yapınca kahkahayı basıp kaçtı ve ben de peşinden duman altındaki salona geçtim.

—Öhö öhö, tanrım! Göz gözü görmüyor, bu havayı bal gibi bıçakla bile kesebilirsin!

(…)

Çevirmen: Ahmet Aybars Çağlayan

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

Niall Griffiths, 1966 Liverpool doğumludur. Halen Galler’in Aberystwyth kasabasında yaşamaktadır. Yayım tarihine göre sırasıyla romanları şunlardır: Grits (2000); dağlarda yaşayan yabani bir delikanlının hikâyesini anlattığı Sheepshagger (2001); Kelly & Victor (2002); iki defa Galler’deki edebiyat/sanat kuruluşlarının Yılın Kitap Ödülü’ne layık görülen Stump (2003); Wreckage (2005); Runt (2006). Grits adlı romanından senaryolaştırılan bir televizyon filmi çekilmiştir. Kelly & Victor ve Stump adlı eserlerinden de televizyon filmleri üretme çalışmaları devam etmektedir. Niall Griffiths gezi öyküleri, restoran ve kitap eleştirilerinin yanı sıra radyo oyunları da kaleme almıştır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.