‘Sevecek yeni bir şey bulmak değil belki de derdimiz, sevdiğimiz şeylerin birbirinden kopuk oluşu.’

 

“Binalar yıkılırken, her şey hızla un ufak olurken, iğde ağaçları, atkestaneleri, hatıralar kaybolurken… Asuman bir şeyi fark ediyor. Göğsünde evin homurtusu, zamanın iniltisi… Eski resimler, Neylan Hanım’ın mavi koltuğu ve ilaçlanması gereken böcekler… Asuman, evle göz göze geliyor. Ev ona bakıyor… Gamze Güller, tıklım tıklım metropolde bir nişi aralıyor, direnen ve hatırası kalan… En Çok Onu Sevdim, acılaşan bir hayatın, eşyalara dokunan, durup durup dinleyen bir kadının romanı. Marazi bir aşk hikâyesi…” Gamze Güller ile En Çok Onu Sevdim’i ve nesnelerle ilişkimizi konuştuk.

Kitabın girişinde ilk söz olarak “Bu kitapta adı geçen bütün kişiler hayal ürünü, bütün nesneler gerçektir,” notu düşülmüş. Okur, ilk anda yazarın ve belki de hikâyenin, nesnelerle ilgili bir derdi, dikkat çekilmek istediği bir nokta olduğunu hissediyor. Kitabın girişine düşülmüş bu notun sebebinden ve sizin nesnelerle ilişkinizden bahsederek başlayalım isterim, ne dersiniz?
Gerçekten de öyle; bu kitabı yazma nedenim “nesnelerle ilgili bir derdim, dikkat çekmek istediğim bir duyarlılık” olmasıydı. Günümüz imaj dünyasında, en önemli meselemiz samimiyet. Hem kendimizle hem birbirimizle artık sadece imajlar üzerinden iletişim kurabiliyoruz. Bununla ilgili pek çok şey yazıldı. Ben yaşama bir de nesnelerin gözünden bakmayı denedim. Nesneleri statü sembolü ve evlerimize doldurup durdukça bizi tatmin eden şeyler olarak görüyoruz çok zamandır. Sahip olduklarımızın maddi değeri ve toplum gözündeki ışıltısı manevi değerlerinin çok önüne geçti. Nesnelere başka bir gözle bakmayı denemek istedim. Bu kez içeriden, aracısız.

Mimar oluşunuzdan mütevellit mimarlığın, inşaatın romana sızmış olması anlaşılır görünüyor. En Çok Onu Sevdim, mimar duyarlılığıyla yazılmış hikâyesinde bir Asuman-ev ilişkisine sahip diyebilir miyiz? Asuman’ın ev ile ilişkisi kurulurken mimarlığın yardımı, destekleyici durumları oldu mu?
Mimarlığın yardımı elbette oldu. Ama Asuman-ev ilişkisini mimari bilgi birikimimi ortaya dökmek için anlatmadım. Hikâyeye Asuman’ın nesnelerle ilişkisindeki özel bir duyarlılığı anlatarak başladım, fakat evle arasında oluşan özel bağı anlatırken mimari detayları da anlatma gereği ortaya çıktı. Burada da sadece mimarlık yaşamım boyunca bana gerçekten dokunan ya da benim gerçekten dokunabildiğim ayrıntıları anlatmaya özen gösterdim. Asuman da öyle yapmamı isterdi.

image

“İki yabancı şey tamamen birbirine ait olabilir miydi? Sonsuza dek tamamlayabilirler miydi birbirlerini? Yoksa doğaları gereği hep onları daha iyi tamamlayacak bir şeyi mi ararlardı?” Kitabın bu bölümü Asuman hakkında, daha yedinci bölümdeyken kitabın sonuna ilişkin ipucu veriyor. Asuman, Mete’yle ve diğer “şeylerle” ilişkisinde başından bu yana bazı problemler mi taşıyor sırtında?
Asuman’ın değil ama bizim şeylerle ilişkimizde ciddi problemlerimiz var. Tüketim toplumunun arızalarından imaja teslim olmuş kişilik bozukluğumuza kadar pek çok sıkıntımız var; bunları entelektüel düzeyde eleştirebiliyor, giderek ne kadar yozlaştığımızdan ya da yüzeyselleştiğimizden bahsedebiliyoruz, fakat elimizden bir şey gelmediği için bu problemlere alışmaya başlıyor ve duyarlılığımızı yitiriyoruz. Asuman’ın derdi bu. O bu duyarlılığı kaybetmek istemiyor, kaybetmiyor da.

Asuman taşındıkları ev ile Mete arasındaki ilişkiyi pek umursuyor görünmüyor. Evin büyüsüne kapıldıktan sonra, sevdiği adamdan uzaklaşmaya mı başlıyor dersiniz? İnsan, her şeyden uzaklaştığı gibi sevdiği adamdan da mı uzaklaşıyor sevecek yeni bir “şey” bulduğunda?
Mete’den uzaklaşmak istemiyor ama Mete’nin, kendi içinde keşfettiği duyarlılığın çok uzağında olduğunu görüyor. Biraz çaresiz kalıyor. Sevecek yeni bir şey bulmak değil belki de derdimiz, sevdiğimiz şeylerin birbirinden kopuk oluşu. Bir bütünlük arayışı içindeyiz ama bütün parçalar birbirine oturmuyor maalesef. Asuman doğayla, evle ve Mete’yle bir bütün olmak istiyor. Evrenin bir parçası olduğuna inanmak istiyor. Mete ise bunu çok zorlaştırıyor.

Eşyaların, nesnelerin bir müziği, ritmi olduğunu düşünüyor Asuman. Bu ritmi yakaladığında da nesneler çalışabiliyor, derdini anlatabiliyor sanki. Bu ritim meselesinden konuşalım mı? Nesnelerin kaderini belirleyen şey o ritim mi? Ritim hissedilmediğinde her şey hem nesne hem de insan için daha mı sıkıntılı oluyor?
Çok güzel bir okuma bu. Belki hepimiz aynı frekansın ürünüyüz. Senkronize olabilsek çok daha fazla şey görebilir, duyabiliriz. Ama ritmi kaçırdığımızda hayatın ritmini de yitiriyoruz. Bazen yürürken müzik dinlersiniz ve ister istemez adımlarınızı ona uydurursunuz ya, yaşamın müziğini de duyabilirsek attığımız adımlar daha ahenkli, daha bütünlüklü olacak aslında. O ritmi kaçırdığımızda yeniden yakalamak çok güç oluyor. Sörf tahtası üstünde bir sonraki büyük dalgayı beklemek zorunda kalıyoruz. Ve o dalga bir daha gelmeyebiliyor.

Asuman’ın evin yaşanmışlığıyla ilişkisi de epey enteresan. Aynı evde yaşamış önceki insanların anıları, eve sindiğini düşündüğü izler onu rahatsız etmezken evde kendisi ve Mete’den başka birinin iz bırakmasını da istemiyor eve yerleştikten sonra. Nasıl bir duygu bu? Asuman, eski zaman insanlarının anılarıyla yaşamayı severken şimdinin insanlarına neden böyle davranıyor?
Asuman geçmişe saygı duyuyor ve onun kirlenmesini istemiyor. Aslında derdi şimdinin insanları değil, şimdinin değerbilmezliği. Mete’nin yakın olduğunu düşündüğü, şüphelendiği Figen’in bile bu duyarlılığa sahip oluşu onu bir anda değiştiriyor gözünde. Onu yargılamaktan vazgeçiyor. Hatta bir noktadan sonra Mete’yle yakınlığına aldırmaz oluyor. Tek derdi nesnelere dokunmuş, onu işlemiş ellere saygı duyulması.

image

Apartmanın bahçesindeki tek ağaç… O ağacın budanıp çırılçıplak bırakılması Asuman’ın hayatında bazı kırılmalara yol açıyor. Ağaçtan sonra saplantı artıyor, gerçekler ortaya çıkıyor sanki. Asuman’ın hikâyesiyle o ağacın hikâyesi bir biçimde özdeşleşiyor olabilir mi? Kitabın sonu, bu özdeşleşmenin simgesi mi?
Evet, gerçekten de öyle. Asuman da kendini o ağaç gibi budanmış hissediyor. Kolu kanadı kırılmış, yapayalnız. Ama kökleri hâlâ toprağın altında. Vazgeçmiyor, köklerine tutunuyor, yani anneannesinin koltuğuna ve yeniden filiz vereceği günü bekliyor.

Kitabın karakterlerinden biri mahalle evlerinden sitelere kaçışın, taşınışın sebebi olarak şöyle bir cümle kuruyor: “Bu sitelerde 24 saat güvenlik hizmeti var, kuş uçurtmuyorlar içeride.” Oysa bu ‘güvenlikli’ sitelerde de cinayetlerin ve daha fena kötülüklerin döndüğünü görmüyor muyuz haberlerde? Nasıl oluyor da insanlar bu düşünceyi zihinlerinde şekillendirirken haberleri göz ardı ediyorlar? Ya da etmiyorlar mı?
Bunun tek sebebi maruz kaldığımız imaj bombardımanı. Bize bu projeleri öyle bir allayıp pullayarak sunuyorlar ki, o sitelerden içeri adımımızı attığımız anda her şeyin değişeceğine inanıyoruz. Orada yaşarsak güvende olacağız, mutlu olacağız, her gün spor yapacağız ve dört mevsim gülümseyeceğiz. Yaşadığımız, eskiden birbirimizi kolladığımız mahalleleri yıkıp mahalle adı altında sitelere dolduruyorlar bizi. İçimizdeki kötülüğü kapıda bırakıp içeri gireceğimizi sanıyoruz biz de. Burada tek motivasyon kâr güdüsü. Kâr uğruna herkes her şeyi göz ardı edebiliyor. Biri inşa ettiğini satarken kazanıyor, diğeri oturduğu ev değer kazanırken. Çünkü bu “yaşam tarzı” satışı bugünün en süslü hediye paketi. Reklamlarda gösterilen steril mekânlar değil, arzu nesnesi olan üst sınıf mekân temsilleri satılıyor. Gerçek dünyanın korkularını tüketerek aşmaya çalışıyoruz maalesef. Ve bize dayatılan bir seçimi kendi seçimimiz sanmanın yanılgısını yaşıyoruz. Bu tüketim sarmalından çıkamıyoruz.

Kapitalist düzen her şeyi, bütün nesneleri ve anıları hemen eskiten ve yerine sonu diğerleri gibi bir süre sonra unutulmak olan şeyleri koyuyor. Bu anlamda Asuman’ın anılar ve nesnelere ilişkin saplantılı durumunun kapitalist düzene karşı da bir başkaldırı olduğu söylenebilir mi?
Bir başkaldırı hikâyesi olarak yazmadım, ama elbette böyle de okunabilir. İmaj dünyasının kökeninde kâr güdüsü var zaten. Paranın hiçbir duyarlılığa saygısı yok maalesef. Ne bizim ne de Asuman’ın bu kadar güçlü bir çarkın dönmesini engellememiz mümkün. Asuman’ınki bir çıkış yolu bulmaya çalışmak. Kendine bir sığınak, nefes alabileceği bir alan yaratma arzusu. Tek istediği geçmişle bağını koparmadan, sahip olduklarını koruyabileceği, kendi nesnelerini kendi seçebildiği, anlık doyumlardan, telkinlerden, zorlamalardan, yaygın yönelimlerden arınmış temiz bir hayat. Asuman’ın bizi sunulan “nesneler”e ve ilişki biçimlerine itirazı var. Çünkü gerçek olmadıklarını düşünüyor. Bu yüzden dokunuşumuzu, duyarlılığımızı kaybettiğimizi fark ediyor. Dokunulmamış her şeye dokunmak, ama gerçekten dokunmak istiyor Asuman.

En Çok Onu Sevdim / Yazar: Gamze Güller / İletişim Yayınları / Roman / Editör: Levent Cantek / Kapak ve Kapak İllüstrasyonu: Deniz Karagül / Uygulama: Hüsnü Abbas / Düzelti: Deniz Duygulu, Emek Erez / 1. Basım Eylül 2015 / 131 Sayfa

Gamze Güller, Ankara’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini TED Ankara Koleji’nde, lisans ve yüksek lisans öğrenimini İTÜ Mimarlık Fakültesi’nde tamamladı. Öykülerden oluşan ilk kitabı İçimdeki Kalabalık 2008’de, 2012 Orhan Kemal Öykü Ödülü’nü kazanan kitabı Beşinci Köşe 2012’de yayımlandı. Ankara’da yaşıyor ve mimar olarak çalışmaya devam ediyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.