‘İnsanın yaptıklarıyla imza atabilmesi gürültüsüz bir varoluş vurgusu.’

 

“İlkgençliğin hevesleri ve isyanlarıyla, yaşadığı çevreye sığamayan tipik bir gençtir Zeliş. Aynadaki görüntüsünden de hiç memnun değildir. Üstelik, bankacı anne babasının ona sağladığı olanaklar, okuduğu kolejin “moda”larına ayak uydurmasına yetmemektedir. Aile içinde yaşadığı çatışmalara ilk aşk heyecanı da eklenince, daha fazla özgürlük uğruna yalanlara ve uzaklara kaçma hayaline sığınır. Zeliş’in bu sarmaldan çıkış yolu hiç kolay görünmemektedir…” Gaye Boralıoğlu ile İçimdeki Ses romanını konuştuk.

İçimdeki Ses’in sunuş yazısında Semih Gümüş “Gaye Boralıoğlu’nun yazdıkları kendiliğinden ona özgü oluyor sanki.” diyor. Bu cümlenin büyük bir yük olması da söz konusu bana kalırsa. Biraz bu durumdan bahsedebilir misiniz?
Bu benim için çok kıymetli bir değerlendirme. İnsanın yaptıklarıyla imza atabilmesi gürültüsüz bir varoluş vurgusu. Öte yandan benim açımdan ise durum şöyle: Hiç otobiyografik bir eser yazmadım. Kendimden bahsetmeyi sevmiyorum. Başkalarını anlatıyorum ama öte yandan bahsettiğim karakterleri kendi içimde buluyorum. Onların sesi benim akıl ve vicdan çemberimden geçiyor. Bir roman ya da öykü yazarken dünyaya gönül gözüyle bakıyorum, başkalarının seslerini kendi dilimde yeniden üretiyorum.Böylece hem kendi benliğimden kurtulmuş oluyorum hem de yazarken bir anlatıcıdan ziyade, bir araştırmacı, bir öğrenci oluyorum. Muhtemelen “kendiliğinden ona özgü olma” halini sağlayan budur.

Zeliş okuduğu özel okulun öğrencilerinin marka kıyafet takıntısına karşı dursa da, onlar gibi davranmaktan alamıyor kendini. Toplum kimi zaman gençleri buna, düşünce-davranış çatışmasının getirdiği “safiyane” riyakârlığa mı itiyor?
Ergenlik, bence insan ömrünün en trajik dönemi. Bir yandan yaşadığın çevreden ve her şeyden kopup gitmek istiyor insan, diğer yandan da kabul görmek benimsenmek. Riyakârlıktan ziyade ben “onaylanma arzusu” olarak nitelendirmeyi tercih ederim. Bu durum kapitalist sistem için şahane bir sahne imkânı tabii. O markayı giymiyorsan kabul edilmen hiç kolay olmayacak! Beğenilme arzusu içinde kıvranan bir gence uzatılabilecek en tehlikeli olta. Zeliş bu oltayı gelecek mi gelmeyecek mi, bu gelgit hâli var romanda.

gb_1

Büyük anneler, büyük babalar ve torunlar… Sanki çocuklar, anne ve babasının olgunlaşmış hâlleri olan onları kendilerine daha yakın buluyor. Ama bunu yalnızca olgunlaşmayla açıklayamayız değil mi?
Büyük babalar ve büyük anneler ergenlik döneminde çocuğa karşı biraz daha mesafeliler. Onlar için bu üçüncü deneyim. Yani kendilerini ve çocuklarındaki ergenlik halini görmüş oluyorlar ve bu yüzden de daha sakin davranabiliyorlar. Anne babalar ise o dönemde tamamen kendi ergenlik hallerini unutuyor ve büyük bir panikle çocuklarının başına gelebilecekleri hesaplamaya başlıyor. Bir de tabii her kuşak bir öncekini reddedince üçüncü kuşakla birinci arasında buluşma ihtimali daha yüksek oluyor.

Zeliş başına gelecek her şeyin bir tür talihsizlik sonucu kötüye evirileceğini düşünüyor çoğu zaman. Planları bu yönde kurguluyor. Çocukluktan gençliğe geçişin sancılı süreçlerinden biri de bu mu sizce?
Bunu hangimiz hangi yaşta böyle kurgulamıyoruz ki? Bu bir ergenlik özelliği değil. Hiçbir zaman geleceğinden emin olmayan bir toplumun ferdi olmanın özelliği.

Zeliş, ailesinin baskılarına karşı yalana sığınıyor. Çoğu zaman ailelerin baskısı çocuklarını yalana mı itiyor dersiniz? En azından Zeliş için?
Başka türlü başa çıkmanın imkânı yok. Ömrü boyunca hiç yalan söylememiş birisi bile büyüme durumunda en azından gerçeği eğip bükmek zorunda kalmıştır. Yalan söylemenin verdiği acı insana dürüstlüğün kıymetini öğretir.

Cinselliğin gençler için tehlikeli ve bir o kadar da anlatılması zorunlu bir alan olduğuna inanırım. Zeliş de kendi içinde cinselliğe oldukça geniş bir pencereden, rahatça bakıyor gibi algıladım romanda. Ne düşünürsünüz bu konuda?
Zeliş, cinselliğin keşfedildiği o büyülü yaşta. Önünde yanan bir ateş var, çok çekici ama atlarsam yanar mıyım korkusunda. Hiçbir yaşta, hiçbir kişinin cinsellikten korkmaması gerektiğini düşünüyorum. Ortada bastırılamayacak kadar güçlü duygular var, bastırmaya kalktığınızda ya başkalarını ya kendinizi yaralıyorsunuz. Cinselliği efendi gibi, sakince, tatlı tatlı konuşmanın birçok yolu var. Tabular, korkular yaratmadan, kastre etmeden büyütülebilir çocuklar.

gb_2a gb_2b

Ama Sinan’la ilk öpüşmesinden sonraki tavırlarında, heyecanında, şaşkınlığında bu rahatlığın sesini duymuyoruz pek. Zeliş öpüşmekten, ailesine hesap vermek zorunda kalacağı için mi korkuyor biraz da?
O var tabii ama sonuçta her konudaki ilk deneyim heyecan vericidir ve biraz da korku barındırır. Kendinizi ilk defa bir aynada göreceksiniz ve bu ana eşlik eden birisi daha var ki siz ondan hoşlanıyorsunuz. Ayrıca bu anı öğrenirse nasıl tepki göstereceğini bilemediğiniz aileniz var perdenin arkasında. Yüreğinizin ağzınızda olması, bocalamanız, hatta saçmalamanız normal değil mi?

“İçimdeki burukluk, hayatın tadını da acılaştırıyordu. Pişman değildim ama mutsuzdum,” diyor romanın bir yerinde Zeliş. Bu tanımlama yaşının çok ilerisinde bir usun sinyallerini mi veriyor acaba?
Kâğıt üzerinde tahayyül ettiğimiz gençlerin akıl yaşı ile gerçekteki akıl yaşları arasında epeyce fark var. Biz büyüdükçe kendi çocukluğumuzdan ve dolayısıyla kendi çocuğumuzdan da uzaklaşıyoruz aslında. Zeliş’in yaşında çok arkadaşım var, çok daha sofistike ifadeler kullanabiliyorlar. Öte yandan Zeliş’in karakteriyle de ilgili bir durum var ortada. Zeliş akıllı ve ifade kabiliyeti yüksek biri.

Fakat aynı Zeliş aşkın o bilinmezliğine kapıldığında da şunları diyor: “Ne demek istiyordu acaba? Daha önce birçok kız arkadaşının olduğunu, kızları iyi tanıdığını mı ima ediyordu? Daha önceki kız arkadaşlarını da eve davet etmiş miydi? Odasına çağırmış mıydı? Onlar da burada, şu benim oturduğum koltukta mı oturmuşlardı? …” Zeliş söz konusu aşk olduğunda çocukluğa mı yaklaşıyor daha çok? Bir tür naifliğe mi kapılıyor?
Bu da aslında Zeliş’e özgü değil, insanlığa özgü bir durum. Durup düşünmemiz lazım, aşk hikâyeleri neden hep biraz naif olur? Yaşı ne olursa olsun insanın kendini en acemi, en salak hissettiği haller aşığı karşısındaki halleri değil midir? İnsanın âşık hali, uzaktan pek sevimli oluyor.

“İnsan, bazen annesinin koynunda erimek, boyu aynaya yetişemeyecek kadar küçük yaşta olmak istiyor. İşte şimdi öyle anlardan birindeydim ama her nedense kalkıp annemin yanına gidip, ona sarılmayı beceremedim, yapamadım. Yapsaydım herhalde o da çok sevinecekti, bana da iyi gelecekti; ne var ki, olmadı işte.” Bu sarılmayı bir türlü beceremiyor olduğumuz için mi bir kanadı eksik kuşlara dönüyoruz sizce? Çünkü romanda Zeliş’in en büyük yarası annesi ile yakın olamayışı?
Annesi ile yakın olmak istemiyor Zeliş. Çünkü böylece büyüyeceğini düşünüyor. O dönemlerde asık suratla dolaşmak, büyükler tarafından sevilip öpülmeyi çocuksu bulmak, hep siyah giymek de bu yüzden. Zeliş bir yandan büyüyor ama diğer yandan hâlâ sevilmek isteyen bir çocuk. İhtiyaçlar ile arzular arasındaki farklılık rol oynuyor burada.

gb_3a gb_3b

Romanın sonu itibariyle –okuyacaklar için kopya vermemek açısından söyleyemiyorum-  Zeliş onca olaydan sonra, bir anda hiçbir şey olmamış durumuna geçiyor. Tabii ki bir ruh doygunluğu ve olgunluğu görüyoruz fakat ailesi karşısında ona biraz ayrıcalık tanınmış gibi hissettim, yoksa onca olaydan sonra her şeyin tatlıya bağlanması o kadar kolay olamazdı. Yanılıyor muyum?
Aslında belki de ortada olan affedilmez bir olay yok. Sadece ailenin çocuklarının büyüdüğünü, çocukların da ne kadar büyüseler anne babaya ihtiyaç duyacaklarını anlaması için zaman geçmesi gerekiyor. Bu zaman da geçiyor romanda. Öte yandan itiraf ediyorum, son tahlilde ailelerden değil çocuklardan yanayım.

İçimdeki Ses hikâyenin bittiği nokta itibariyle kapitalizmin kirine, pasına da eleştiri geriyor sanıyorum. O işler çarka bir yerinden, bir anda çomak sokuyor. Peki, okuldaki arkadaşlarının giydiği markalara gözü kayan Zeliş, bu eleştirinin neresine düşüyor?
Cesaret, korkuya rağmen ileri gitmektir, büyümek farkında olarak tercih yapmaktır.

Zeliş, romanın bir yerinde “Hayatta en güzel şey ne, biliyor musun? Tanımadığın, daha önce hiç yüzünü görmediğin insanlarla aynı saflarda olduğunu bilmek, omuz omuza olmak, güvenmek!” diyor. Romanın yayımlandığı ve yazıldığı tahmin edildiği zamana bakıldığında bu cümlelerde Gezi Parkı’na selam varmış gibi hissediyorum?
Romanı bitirdiğimde Nisan 2013’tü. Bitirdim ve Aksak Ritim’in Almanca baskısı için Almanya’ya gittim. 1 Haziran’da yani Gezi isyanı başladığında Almanya’daydım. Dolayısıyla ben o bölümü yazarken Gezi yoktu ortada, ama demek ki ruhu varmış.

gb_4

İçimdeki Ses, gençlik “için” yazdığınız ilk romanınız. Ve son derece çatlaksız, birçok açıdan olumlu eleştiriler almış bir roman. Devamı gelir mi dersiniz?
Bunu bilemiyorum. Şimdi başka bir roman yazacağım. Aklım orada. Belki daha sonraki bir zamanda yeniden yazarım.

İçimdeki Ses / Yazar: Gaye Boralıoğlu / Günışığı Kitaplığı – Köprü Kitaplar / Roman / Dizi Editörü: Semih Gümüş / Yayına Hazırlayan: Müren Beykan / Yayın Koordinatörü: Canan Topaloğlu / Son Okuma: Hande Demirtaş / Grafik Tasarım: Suzan Aral / Kapak Resmi: Mustafa Delioğlu / Baskı Öncesi Hazırlık: Songül Arslan / 1. Baskı Kasım 2013 / 199 Sayfa

Gaye Boralıoğlu; 1963’te İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde felsefe okudu. Sistematik felsefe ve mantık dalında yüksek lisans programını tamamladı. Gazeteci, reklam yazarı ve senaryo yazarı olarak çalıştı. Öykülerden oluşan ilk kitabı Hepsi Hikâye’yi (2001) ilk romanı Meçhul (2004) izledi. Aksak Ritim adlı romanı 2009’da yayımlanmasının ardından Almanca’ya ve Arapça’ya da çevrildi; 2011’de Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülleri kapsamında mansiyon kazandı. Sevilen televizyon dizilerinin senaryolarına emek veren Boralıoğlu, çeşitli dergi ve gazeteler için siyaset, edebiyat ve sinemayla ilgili makaleler kaleme alıyor. Köprü Kitaplar koleksiyonu için yazdığı son romanı İçimdeki Ses, ironi taşıyan içtenlikli anlatımı ve genç diliyle özellikle dikkati çekiyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.