‘Birbirimizin dilini konuşmamız gerekmiyor, herkes kendi dilini konuşabilsin yeter!’

 

“Akşam çökünce kaybolan ışıklar, tavuk didenler, önceden ıslatılan pirinç, avuç içi kadar ev. Bulutsu eller, Haylayf Plajı’nda bir bahçe katı. Nurhayat’ın kirpikleri, Nurhayat’ın diyorum, badem gözleri… Önündeki boşluğu yuvarlayanların, insan kalmaya çalışanların hikâyeleri. Beyaz fayans, kara delik. Dikenli, düştüğü yeri yakan, ustaca.” Gaye Boralıoğlu ile gençlik romanı İçimdeki Ses’i konuşmamızın ardından, bu kez de Radikal Kitap’ın 2014’ün en iyi yüz kitabı listesine giren kitabı Mübarek Kadınlar’ı konuştuk.

Mübarek Kadınlar deyince, insan hangi kadınların gerçekten mübarek olarak nitelenebileceğini de düşünüyor istemsizce. Onlarca çocuğun, gencin ölümü karşısında sesini çıkarmayıp, ‘sarayının’ yemek takımı desenlerini seçen bir kadına mübarek denemez değil mi?
Yok, din yalnız dilde olunca hayatta hiçbir geçerliliği yok. Benim ancak, iyi bir yürekte kaynağını bulan, daima vicdan süzgecinden geçen, bencil değil diğerkâm olan, dünya nimetleriyle işi olmayan inançlara karşı bir sempatim var. Diğer türdeki inançları sahte, iki yüzlü ve çıkarcı buluyorum açıkçası. Benim ‘Mübarek Kadınlar’ım, sır yükü olan, o yükü ömrü boyunca taşımak zorunda kalan ama onun altında da ezilmeyen, bir şekilde varlığını, cesaretini koruyan kadınlar. Tabii işin içinde biraz ironi de var aslında. Dikkatli bir okur, onların köşeye kıstırıldıkları yerde, dudaklarının kenarında beliren alaycı gülümsemeyi, muzır ruhu fark edecektir.

Kitaptaki hikâyeleri yalnızca kadınlar anlatmıyor. Erkeklerin ‘kalbinden’ hiç çıkmayan kadınlara da odaklanıyorsunuz. Kadınların bazı hikâyelerini kendilerinin anlatmaları yeterli gelmiyor mu? Kendi içlerine bakmaktan çok, bir başkasının gözündeki resmini mi bilmek istiyor bazı kadınlar?
John Berger’ın bir sözü vardır: “Erkekler seyreder, kadınlar seyredildiklerini seyreder,” der. Bir kadın için başkalarının gözündeki yansıması her zaman önemlidir. Bunu çok da kötü bulmuyorum açıkçası. Bir yanıyla insanı dünyanın merkezinden uzaklaştıran, başkalarının zihnine doğru uğurlayan bir tavır. Öte yandan bitmeyen bir kendine çeki düzen verme arzusunun getirdiği sıkıntı da var işin içinde. Şu, temel bir felsefi soru değil mi? Bireyin hakikati nerede oluşur? Kendi zihninde mi, başkalarının zihninde mi? Ben kitapta genellikle kadınların zihninin içine girdim ve oradan anlattım hikayelerimi. Öte yandan bu seyredilme halini anlatabilmek de dilsel açıdan bir zenginlik yaratacaktı. Birkaç öyküyü de erkeklerin gözünden yazdım.


Kitabın ilk hikâyesi Muamma’da, başkarakter kadının, işlediği etaminleri yorumladığı bir bölüm var. “Etaminde yalanlar okunmuyor işte,” diyor hatta. İçinden ya da kıyısından emeğin geçtiği birçok ‘ürün’ yalanı bünyesine almıyor mu dersiniz?
Bir sanatçı ya da zanaatçı, trajik bir şekilde daima dünyayı daha güzel kılmayı arzular. Yaratı dünyayı estetize eder, olduğundan daha hoş, daha eğlenceli, daha sade ya da daha iyi gösterir. Dünyaya katlanmak, hayatta oyalanmak için buna çok ihtiyacımız var tabii ki. Ama öte yandan şurası da bir gerçek: Estetize edilmiş bir hayat aynı zamanda ve çaresizce bir yalan da içerir. İşte tıpkı Muamma’daki kadının hayatı gibi. Duvarlarda etaminden mutluluk tabloları asılı. Ama gerçekte orada bir küf kokusu var. O küf kokusu nereden geliyor? Duvardaki tablolardan değil. O kokunun kaynağı gerçek olandır ve katlanılması zordur.

Kitabı okurken, bir noktada kitabın kapağını da hikâyelere dâhil etmek istiyor okur. Mübarek Kadınlar’daki hikâyelerin, şimdiye deyin ‘pencere önü çiçeği (belki bir kaktüs!)’ konumuna konulan kadınların hayatına dokunduğu söylenebilir mi? Yoksa kitap kapağını bu biçimde hikâyelere dâhil etme çabası yanlış mı olur?
Kapağı Ümit Kıvanç yaptı. Kaktüs koymak da onun fikriydi. Levent Cantek de arka kapağı yazarken öyküleri şöyle tanımladı: “Dikenli, düştüğü yeri yakan…” İşte o yakıcılık kısmında sanırım karakterlerin nitelikleri ve öykülerin diliyle görsel arasında bir örtüşme söz konusu.

image15

Pilavcı Karısı’nın anlatıcısı kadın başına gelen her şeye karşın kocasını bir türlü adamakıllı –ya da okuyucunun beklediği biçimde diyeyim- kötüleyemiyor, kötü gördüklerini dahi bir türlü söyleyemiyor çoğu zaman. Bazı kadınlar, başlarına ne gelirse gelsin, yaşadığı kötü şeyleri kanıksıyor mu acaba?
Bu tüm evliliklerin kötü yanı bence. Evliliği sürdürebilmek için insanlar bir dokunulmazlık örtüsü yaratıyorlar. Nefretlerini, tutarsızlıklarını, sevgisizliklerini o örtünün altına saklıyorlar ve üstünde birbirlerini kutsuyorlar. Dahası giderek buna inanıyorlar. Yani kendi hislerine değil, başkalarına söylediklerine, başkalarının gözünde yaratmak istedikleri imaja daha çok inanıyorlar. Bu yalnız kadınlar için değil, erkekler için de böyle bence. Evlilikte görmezden gelmek, ötelemek, önemsememek, kaydetmemek zorundasın. Aksi takdirde hatalar, eksikler göze batar ve katlanılmaz hale gelir.

Ömrüm Oldukça ve Hayal Alemi hikâyeleri aralarına bir başka hikâyenin ‘sızmış’ olmasına karşın birbirleriyle bağını koruyor. Diğer hikâyelerde böyle bir bağ görünmüyor. Hikâyenin kendini devam ettirmesini sizin karakterlerinizden ayrılmak istemeyişiniz olarak yorumlayabilir miyiz?
Doğru. Tam da böyle oldu. İlk olarak birkaç sene evvel Ömrüm Oldukça’yı yazmıştım. Oradaki Nurhayat karakterinde kaldı aklım. Öyküleri yazarken hep böyle oluyor. O karakterler yazma sürecim boyunca benimle birlikte, evde, yolda şurada burada dolaşıp duruyorlar. Bazıları işleri bitince uzaklaşıyor. Bazıları da aklıma takılıp kalıyor. Nurhayat da öyle oldu. Aklıma takıldı. Bir devam öyküsü yazdım. Ve itiraf edeyim ki, hâlâ da uzaklaşmadı içimden. Bilmiyorum, belki günün birinde yeniden yazmak isterim.

‘Siyasi mesajlarını vermek için acılı bir annenin üzerinde tepinmeye ihtiyaç duyuyorsan sen zaten kaybetmişsin.’


Hayal Alemi’nin bir noktasında karakter şöyle diyor: “Yüzsüzlük öyle bir şey ki, ilk ortaya çıktığında başını ezmezsen salgın bir hastalık gibi yayılıveriyor insanlar arasında. Bir de baştakiler, büyükler böyle davranınca, diğer insanlar da şevkle taklide başlıyor.” Müthiş siyasi bir mesaj gibi okunuyor bu kısım. ‘Büyüklere’ bir gönderme mi var acaba burada?

Onlar göndermeden bir şey anlamayacak kadar kibirliler. Zaten edebiyatla, sanatla da işleri yok. O yüzden kimseye bir mesaj vermiyorum, daha çok serzeniş benimkisi. Şimdi sen on beş yaşındaki çocuğunu yeni kaybetmiş bir anneyi meydanlarda yuhalatırsan, bu siyasi bir mesajdan çok daha fazla bir şeydir. Siyasi mesajlarını vermek için acılı bir annenin üzerinde tepinmeye ihtiyaç duyuyorsan sen zaten kaybetmişsin. Siyasi mesaj yerini buldu mu bilemem ama şurası açık, toplumsal ahlakın çıtası en az birkaç basamak aşağı indi. Sen orada kendi kitlen için (ki iddia ediyorsun ki bu toplumun yüzde elli biridir) bir rol modelsin ve onlara şunu diyorsun: “Oğlunun yasını tutan bir kadını yuhalayabilirsin. Bu mubahtır.” Ve düşünün, bırakın eğitimsiz, çaresiz insanları, Yavuz Bingöl gibi birisi bile senden etkilenip haklı olduğunu insanlara anlatmaya çalışıyor. Bu korkunç bir şey. Allah’tan şu hayatta Berkin Elvan’ın annesi ve babası gibi insanlar var. Aklı, vicdanı olan. Sağduyulu, zarif, acılarını, fikirlerini olağanüstü edebi bir dille ifade eden, kelimenin tam anlamıyla, ‘mübarek’ insanlar!

image17

Mi Hatice hikâyesinde Hatice, Sacit’in ölümüne kadar istediği yere çekip gidemiyor. Bir bağ onu olmak istediği yerden çok, olması gerektiğini düşündüğü yerde kalmaya zorluyor sanki. Peki, bu eşiği nasıl oluyor da yalnızca Sacit’in ölümüyle geçebiliyor? Bir de eşarbını çıkarıp atma mevzuu var tabii?
Hatice pek çok kadın gibi kaderinin kuyruğunda yaşayan birisi. Başkalarının ona çizdiği hayatın izini sürmüş o güne kadar. Kadınlar çok sabırlıdır. Hatta bazen fazla sabırlı. Kadın bekler, sabırla bekler. Bazen hiçbir şey olmaz. Hayat her zamanki gibi akıp gider. Bazen de beklenmedik bir kırılma anı olur. Sıradan bir olay büyük bir içgüdüyü tetikleyebilir. Eskilerin istiap haddi dediği bir kelime vardır. Kadınlara pek yakışır. Hatice’nin yaşadığı bir pasif direniştir bir yandan da. Öte yandan Hatice’nin kişiliği de var. O feveran eden, bağırıp çağıran, ortalığı ayağa kaldıran bir kadın değil, hiçbir zaman da olmayacak. Sabredecek ve sonra bir anda yön değiştirecek. Bu tavır bence çok kadınlara özgü. Eşarbı çıkarıp atma konusunun ise türban tartışmalarıyla falan alakası yok. Zaten tarif edilen eşarp çene altından bağlanan basit bir başörtüsü. Orada siyasi bir mesaj yok. Daha çok yıllardır Hatice’nin boğazını tıkayan düğümün çözülmesi gibi bir mesele var.

Kürtçe ve Ermenice… İnsanın dili tutuluyor, ne diyeceğini bilemiyor. Bu dillerin geçtiği her iki hikâyede de bir tür yabancılaşma yaşıyor karakterler, hem geçmişleriyle hem de şimdileriyle alakalı. Sadece şunu sormak istiyorum: Biz, hepimiz birbirimizin dilini öğrenmeye ve konuşmaya başlamadıkça daha da mı yabancılaşacağız birbirimize?
Bir süre önce bir grup edebiyatçı Kobani sınırına Suruç’a gittik. Oradaki halkla birlikte bir barış zinciri oluşturduk. Yanımda seksenine merdiven dayamış, koca çınar gibi bir adam vardı. Kızı karşıda savaşıyordu. O her gün oraya gelip umutla bir haber bekliyordu. İkimiz el ele tutuştuk. O Türkçe bilmiyordu, ben Kürtçe. Birbirimizin dilini anlamıyorduk ama gerekmiyordu da. Barış zincirinde iki halkaydık. Ben onun acısını tanıyordum ve elimden geldiğince destek olmaya çalışıyordum, o beni anlıyordu ve kabul ediyordu. Böylece aynı gönül dilini konuşmaya başlamıştık. Ben onun acısını inkar edersem, benim dilimi konuşmaya zorlarsam bir uzlaşma mümkün olabilir mi? Temel olan sınırlar değil, halkların mutluluğudur. Birbirimizin dilini konuşmamız gerekmiyor, herkes kendi dilini konuşabilsin yeter!

Ali’nin Gözleri hikâyesindeki Ali, gittiği ‘savaştan’ kendisine hiç de benzemeyen biri olarak dönüyor ve bu durum etrafındakileri de olumsuz olarak etkilemeye başlıyor. Ama yine de o, savaşı ve gidip döndüğü o yeri ‘susmayı tercih ediyor’. Peki, Ali’yi susmaya iten şey ne? Yalnızca korku olamaz sanıyorum ki.
Korku değil ama büyük bir utancın parçası olmak esas olarak. Kendi tercihinle değil, mecburi bir görevle gidiyorsun ve orada başka insanları öldürmek hatta belki de daha korkunç şeyler yapmak zorunda kalıyorsun. Hiç kimseye anlatamayacağın, kendine bile itiraf edemeyeceğin günahların parçası oluyorsun. Seninle hiçbir ilgisi olmayan bir hikayenin içinde istemediğin tarafta olmak zorunda kalıyorsun. Kime, ne anlatacaksın ki? Çok zor bir durum. Askerlik sonrası travmaların pek çoğu derin bir suskunlukla sonuçlanıyor. İnsanın doğan savunma mekanizması: Vahşeti mümkün olduğunca derinlere saklama hali. Çaresizlik aslında. Yine de Ali’nin bir şansı var: Aşk! Sonsuza kadar o korkunç sırları taşımak zorunda kalmıyor Ali. Bir kadın onun dilini çözüyor. 

image13

Vitrin hikâyesinde, eğer izleri doğru takip ettiysem Gezi’den bir kesit görüyoruz ve bunu bir vitrin mankeni anlatıyor. Okur bir an bocalama yaşıyor ve gülmeli mi yoksa hüzünlenmeli mi, nasıl yorumlamalı bilemiyor. Üzerinden bunca zaman geçmişken ve halen tıpkı bir komedi filmindeymişiz gibi son derece komik davaları sürerken, siz Gezi’yi nasıl yorumluyorsunuz?
Gezi içime bir umut yerleştirdi ve o hâlâ orada duruyor. Ama biraz solduğunu söylemeliyim. Bir sürü insanın yaptığı, ‘sonradan işler bozuldu’ muhabbetini hiç sevmiyorum. Ne bozuldu? Baştan itibaren, örgütlü, planlanmış bir şey yoktu. Evet örgütler de vardı, örgütsüzler de. Bundan daha doğal ne olabilir? Örgütlü hareketlerden bu kadar korkmayı sindiremiyorum. Gezi dediğimiz şey neydi? İnsanlarda heyecan yaratan yanı neydi? Orada esas olarak isyanı tetikleyen durum ağaçların kesilmemesi için direnen çocuklara uygulanan zulümdü. Ateş oradan büyüdü. İnsanlar günlük hayatlarında şu ya da bu oranda maruz kaldıkları zulme isyan ettiler. Zulüm arttıkça isyan da yayıldı. Bu, ilk andan son ana kadar böyleydi bence. Uslu isyan olmaz. Dünya tarihinde bütün isyanlarda ister istemez kavga dövüş vardır. Bir şeyler kırılır dökülür. Bunu savunmuyorum ben tabii ama Gezi’de gördüğümüz manzaranın eşyanın tabiatı olduğunu anlatmak istiyorum. Her neyse, şöyle ya da böyle Gezi bir simge oldu. Bu hükümet oradan asla vazgeçmeyecek. Bence şu anda hükümet hâlâ Gezi Parkı’nın işgal altında olduğunu düşünüyor. Çünkü oraya istediğini yapamadı. Kendilerini yeterince güçlü hissettikleri ilk fırsatta orayı yok etmeye çalışacaklar. İşte büyük çıngar o zaman kopacak.

Mübarek Kadınlar / Yazar: Gaye Boralıoğlu / İletişim Yayınları / Hikâye / Editör: Levent Cantek / Kapak: Ümit Kıvanç / Uygulama: Hüsnü Abbas / Düzelti: Ayla Karadağ / 1. Basım Ekim 2014 / 123 Sayfa

Gaye Boralıoğlu; 22 Ekim 1963’te İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde felsefe okudu. Gazeteci, reklam yazarı ve senaryo yazarı olarak çalıştı. İlk kitabı Hepsi Hikâye 2001 yılında, fotoğraflar üzerinden kurguladığı romanı Meçhul, 2004 yılında, son romanı Aksak Ritim ise 2009 yılında İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Bir gençlik romanı olan İçimdeki Ses, Günışığı Kitaplığı’ndan 2013’te çıktı. Hepsi Hikâye Kürtçe ve Arapça’ya, Aksak Ritim ise Almanca ve Arapça’ya çevrildi. Aksak Ritim ile 2011 Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü Mansiyonunu kazandı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.