“Annem iki küçük dalı birbirine bağlayarak ince söğüt dallarından bir bebek ördü bana. Çok güzel bir bebekti, yapraklardan elbiseler giydirdik. Otlardan saçlar taktık başına. Tütün yaprakları gibi sararmış iki meşe yaprağından bir etek giydirdik bebeğimize. Annem, benimle konuşur gibi bebeğimizle konuşuyordu. Bebeğe isim aradık. Türkçede “Gece Kelebeği” anlamına gelen “Perperık-a Söe” ismini verdik.”

‘’Meğer ben bebeğin ortaya çıkmasını seyrederken, onun kulaklarına fısıldanan tatlı sözleri dinlerken arkamızda bir dünya yok olmuş.”

“Annem ise, onlardan tarla istemediğini, istediği tek şeyin kızıyla başını sokacak bir barınak olduğunu söylüyordu, ancak o arazileri başkalarına bırakmak olmazdı, annem gitmeli ve kocasının arazilerine sahip çıkmalıydı. Bu bir nevi sürgündü, üstelik askerlerin değil, geleneklerin sürgünü.”

“Ve bir erkeğe sahip olmak , bir köye sahip olmaktan daha önemliydi.”

“Şu Dersim kaç kez yıkıldı, kaç kez Ermeni yeniden yaptı, Ermeni taşa çekiç vurdu mu taş peynir kalıpları gibi olur ellerinde. Bir görsen Sayder’im, iğne soksan taşların arasından kendine yer bulmaz, dersin taş değil sabun kalıplarını üst üste koymuşlar.”

“Kim döner bu cehenneme, kış oldu mu bir kale gibi tüm dağlar üzerine kapanır, bu dağların arasız düşmüş turna kuşu dahi yol bulamaz gitmeye. O turna ki, şu yeryüzünün en kutsalı, Hazreti Ali Efendimizin mührünü taşır kanatlarında, o kuş dahi bu dağların arasında esir kalır bir kış boyunca. Ben şu gözlerimle şahit olmuşum, koca bir turna kuşu tüm kış şu Dersim’de esir kaldı da Cemşit Ağa her gün has arpa ekmeğiyle besledi.”

“Bazen annemin bir bir adlarını saydığı ziyaretlerin tılsımının nerde olduğunu düşünüyordum. Ya Tanrı, nasıl bu kadar acının yaşanmasına göz yumabiliyordu? O nasıl bir Tanrı’ydı, yaşadığımızın düş, düşümüzün gerçekmiş gibi varolmasına izin verebiliyordu? Görmez miydi, hayal kırıklığının insanı sisler içinde belirsiz bir düşe çevirdiğini, görmez miydi, hayalin kendi kutsal varlığının dahi önüne geçtiğini?”

“Ermeni taşa sanki çekiç vurmaz, parmaklarının ucuyla adeta bir Yemen halısı okşar gibi okşar. Ben çocukken, çok Ermeni ustanın çekiç sesini dinledim, bir görsen Ermeni ustası elindeki çekiçle taşa vurdukça sanırsın bülbüller şakır. Ermeni ustaları bir de acı ağıt yakar ki, elinin altındaki taş dile gelip ağlar.”

“Perperikem , tuz olmaz, tuz Allah’ın bir lütfudur. Tuz gibisi yoktur, eskiden babanın adamları gidip Kemah’tan tuz getirirlerdi. Özbeöz kaya tuzu, böyle parmaklarının arasına bir tutam alıp çorbaya atsan tamam, o çorba tadından yenmez. Çocukların burnundan gelen bu sarı su da tuzsuzluktan, ekmek olsa gelmez derler ya, sen inanma gece kelebeğim, tuz olmadığı için insanların içi çürüdü.”

“Annemin dediğine göre, budala insan iyilikle kötülüğü bilmezmiş. Kötülüğü tanımazmış budalalar. Onların söyledikleri, aklın değil, kalbin sesiymiş. Kalp temizmiş, oysa akıldaki fesatlıklar saymakla bitmezmiş. Tanrı insanın ruhunu yıkamış, bakmış akılla baş edemiyor, onu öyle bırakmış. Bırakmış ki insan acı çeksin, acılarını hatırlayıp, yaptıklarının ağırlığı altında ezilsin. Ama budala seslenirse, Sultan Baba Dağı, Tanrı onu hemen dinlermiş.”

“Masallar biz çocuklar için uydurulmuş yalanlar mıdır, diye düşündüğüm çok olmuştur. Elki de yaşadığımız acıyı hafifleten tılsımlı seslerdi onlar. Rüzgarı konuşturan, yıldızlardan ışıklar yapan, yılanları sığındıkları deliklerden çıkarıp konuşturan, ölü ruhlara can veren, katı yüreklere merhameti gösteren efsunlu kelimelerdi onlar. Kışın karlar altında kalmış dünyalarımızın hayata dair tek belirtisi, anlatılan bu masallar ve bacalardan yükselen dumanlardı.”

‘’Beni siz esir almadınız, ağaran bu tan atışı aldı. Bir eşkıyanın üstüne ışık doğdu mu, o eşkıya zaten ölmüştür.”

“Kim demişti” dedi,” kim taşların konuşmadığını, kırlangıç kuşlarının yol gözetmediğini, kim demişti?” Rüzgarın önüne kattığı kuru bir geveng otu, çakıl taşları arasında sürükleniyordu.”

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.