Gece Yarısında Aydınlık – Erica Wallach

 

“Noel Field, Amerikan kökenli bir komünisttir. İspanya İç Savaşı’nda, Cumhuriyetçi savaş mağdurlarına yardımcı olur; oradayken karısı Herta Field’le birlikte Erica adında on yedi yaşında bir kızı evlat edinir; II. Dünya Savaşı’nda ise bu defa, Nazi rejiminin kurbanlarına yardımcı olur; aynı zamanda Komintern’in açığa çıkmamış görevlilerinden biridir. Noel Field, savaştan sonra Doğu Avrupa’da kurulan “Halk Demokrasisi” rejimlerinin ileri gelenleriyle yakın ilişkiler kurar. Macar Komünist Partisi’ne üye olur. Ancak Çekoslovakya’da bir üniversitede görev almak üzere gittiği Prag’da, 1949 yılında ortadan kaybolur. Çekoslovak Komünist Partisi’nin yöneticileriyle bu durumu görüşmek üzere Prag’a giden Herta Field da ortadan kaybolur. Noel’in erkek kardeşi Hermann Field, kardeşini aramaya başlar; Polonya’daki arkadaşlarıyla bağlantıya geçer. Onlar aracılığıyla kardeşinin akıbetini araştırmak için gittiği Varşova’da tutuklanır ve bir şatonun mahzeninde hapis tutulur. Bu arada Noel Field’ın, daha sonra Amerikalı kocasının soyadını alan Erica Wallach adlı üvey kızı, komünist geçmişi dolayısıyla Amerika’ya kabul edilmemektedir. Erica, üyesi olduğu Alman Komünist Partisi’nden Amerikalı kocasıyla evlenebilmek için ayrılır ama Doğu Almanya ile bağlarını korur. Üvey babasının ve annesinin akıbetini öğrenmek üzere gittiği Doğu Berlin’de tutuklanır ve Sibirya’nın ötesindeki toplama kamplarından birine gönderilir. Erica Wallach, Doğu Berlin’de tutuklandığı 1950 yılından Moskova’da serbest bırakıldığı 1955 yılına kadar başından geçenleri, inanılmaz sorgu yöntemlerini, hapishaneleri, toplama kamplarını, kendisi gibi binlerce talihsiz kadın mahkûmun öyküsünü büyük bir sadelikle anlatıyor kitabında. Erica Wallach, büyük bir alçakgönüllülükle kitabı hakkında şöyle demiş: “Bu, son derece sıradan bir dünyada yaşamış sıradan bir kadının hikâyesi.” Ama tersi de aynı oranda doğrudur: Bu son derece olağanüstü bir dünyada yaşamış olağanüstü bir kadının hikâyesidir.” Gece Yarısında Aydınlık’tan bir bölüm sunuyoruz.

En Kötü Suçum

 

Dibe vurduğum o gece, her zamanki sorgu odasında normal bir şekilde başlamıştı. Ayakta zor duruyor, sendeliyordum. Caraway bana dikkatle baktı.

“Tanrı’m, Erica, nedir bu hal? Yüzün bembeyaz! Hasta mısın?” Yerinden sıçradı ve inanmaz gözlerle baktı bana.

“Havadan olmalı” dedim, istediğim gibi göründüğümü anlamaktan memnun.

Gerçekten de gün boyunca yaşamıyor gibiydim. Bir önceki gece benim için özellikle yorucu geçmişti. Korkunç İvan sabah 5’e kadar kalmış, ara vermeksizin beni soru yağmuruna tutmuştu. Bana birbiri ardına ağır Bulgar sigaraları ikram etmişti ve neredeyse bir paketi bitirmiştim ki altı ay hiçbir şey içmedikten sonra bu kadarı, benim gibi güçlü bir at için bile epeyce fazla kaçmıştı. Bir saatlik ağır bir uykudan sonra kapımın önündeki polis postallarının bildik sesiyle uyanmış ve kalkamamıştım. İyi bir Alman olarak, emirlere zorlukla itaat etmeye çalıştım; ama bırakın ayağa kalkmayı, parmağımı bile oynatacak halim yoktu. Kapının açıldığını duydum, onu göremesem de Sürüngen’in o kötücül sesini tanımakta gecikmedim.

“Yardıma ihtiyacın var mı? Seni buradan hemen götürmem gerekiyor. Kalk!”

İnsanüstü bir çabayla yatağımdan yuvarlandım. Ellerimin ve dizlerimin üzerinde doğruldum. Böyle bir şeyi daha önce hiç hissetmemiştim, son saatlerimin gerçekten geldiğini düşündüm. Fakat insan tuhaf bir hayvandı. Öğle yemeğinde yarım yamalak oturabildim, sorguya çağrıldığımda da seksen yaşında bir kadın gibi yürüyebiliyordum.

Caraway, masasına geri döndü. Benimle kocam, annem ve özellikle çocuklarım hakkında konuştu. Kaç yaşında olduklarını, onları ne kadar sevdiğimi, ortadan kaybolmamın onlar için ne anlama geldiğini öğrenmek istiyordu.

“Sen ne zalim bir annesin ki birazcık kirli Amerikan parası için çocuklarını terk ettin!”

“Ne demek istiyorsun?”

“Berlin’e gelmek için çocuklarını ve kocanı terk etmedin mi? Biliyorsun, senin buraya Amerikan Gizli Servisi için geldiğinden haberdarız. Bilmediğimiz, sana ne kadar para ödedikleri. Fakat aileni, iki küçük çocuğunu, emperyalist para babalarının kirli işleri için terk ettiğin açık. Bunu yalnızca tamamen kalpsiz bir insan yapabilir. Çocukların böyle bir anneleri olduğu için bir gün utanacaklar. Onları terk etmekle kalmadın, böyle bir utancı da onlara bırakmış oldun ve belki onlar bir daha seni hiç görmeyecekler. Tabii ki nasıl bir anneleri olduğunu anlayacak kadar yaşarlarsa. Ve zavallı annen. Onun için en ufak bir üzüntü duymuyor musun? Sende hiç kalp yok mu? Onu hayatta tek başına bıraktın. Savaş sırasında oğlunu kaybetti, kocasını kaybetti. Öyle değil mi? Bu dünyada senden başka kimsesi kalmamıştı. Ve ona yaptığına bak. Ne kadar kötü ruhluymuşsun. Vicdanında bütün bu suçları taşıyarak nasıl yaşayabildiğini merak ediyorum. Ya da vicdanın var mı?”

“Annem hakkında konuşmayı kes artık. Ailemi pis oyunlarınıza alet etmeyin!” diye bağırdım öfkeyle.

“Peki, ya annenin bizimle bağlantı halinde olduğunu söylersem. O…”

“Nerede o, ne yaptınız ona?” Tam bir panik içinde sözünü kestim. Onu ele geçirmişlerdi. O buradaydı. Benim mağrur, her zaman şık annem, bu pisliğin, bu rezaletin içindeydi. Şimdi her şeyi çok net bir şekilde görebiliyordum. Neden bunu daha önce düşünmemiştim! Kocamın peşimden geleceği endişesi içindeydim. O, temkinli davranmış olmalıydı. Ama ya annem? Beni aramaya Berlin’e gelmişti; hiç kimseden ya da hiçbir şeyden korkmadan. Onlar da annemi yakalayıp getirmişlerdi, sorguya çekiyorlardı. İşte buna dayanamazdım.

“Lütfen, bunu yapmayın bana, lütfen! Bana ne isterseniz yapın; ama lütfen ona dokunmayın, duyuyor musunuz beni?”

Caraway bana dikkatle baktı. “Hayır, şu anda burada değil. Ama ne zaman istersek onu buraya getirebiliriz, çocuklarını da öyle ve biz bunu çok yakında yapmaya karar verdik. Onları getirip sana göstereceğiz ve sonra da tekrar götüreceğiz. Bunu yapabiliriz. Belki o zaman biraz daha insan olursun.”

“İnsan! Siz nasıl bunu ağzınıza alırsınız? Siz insan değilsiniz, şeytanın ta kendisisiniz!” diye bağırarak ağladım.

“Küstahlığın yüzünden seni cezalandırabilirdim” dedi Caraway, sakin bir havada. “Ama üstüme alınmıyorum. Böyle bir kaderi çocuklarına ve annene reva gören ben değilim, sensin. Şeytan olan sensin. Ben ise onlara acıyorum. Annenin, tek çocuğunu ve torunlarını kaybettiği zaman neler hissettiğini hayal edebiliyorum.”

“Ne diyorsun sen?”

“Annen bana bir mektup yazdı.”

“Yalan söylüyorsun. Sana nasıl mektup yazabilir ki? Seni tanımaz ve benim nerede olduğumu da bilmiyor. Sinirlerimi bozmak için yalan söylüyorsun.”

“Bu elyazısını tanıyor musun?” dedi ve masasının gözünden bir mektup çıkarttı. Hayal meyal seçebildim. Evet, annemin elyazısıydı. Fakat belki de ustalıkla taklit edilmişti.

“Bakmak istiyorum” diye haykırdım.

Mektubu bana uzattı, yazılanları özenle gizlemeye çalışarak imzayı gösterdi.

“Bak, tanıdın mı? Annenin imzası, öyle değil mi? Alman Demokratik Cumhuriyeti’ne, Berlin’e yazdı ve mektup geleli çok olmuyor. Son derece acıklı bir mektup. Savaşta öldürülen oğlundan söz ediyor. Evet bakalım, onun Britanya ordusunda yüzbaşı olduğunu söylüyor, doğru mu?” Yeniden bir adım geri gitti ve mektubu gözden geçirdi. “Babanın ölümü hakkında, çocukların hakkında yazmış. Bizden seninle bağlantıya geçmesini sağlamamızı rica ediyor. Küçük oğlun konusunda son derece endişeli, fena halde hastaymış ve annesine ihtiyacı varmış.”

“Yalan! Çocuklarım annemin yanında değil. Kocamla birlikte onlar. Hiçbir şeyden haberiniz yok.“

“Yanlışın var. Kocan onları annene yolladı ve her ikisi de İngiltere’de, onun yanında. İngiltere’de korkunç bir salgın hastalık var. Bundan haberin yok değil mi? Gazeteler yazıyor. Bana inanmıyor musun? İşte.” Bir akşam gazetesini uzattı. “Asya gribinden ya da kara gripten bin kişinin öldüğü bildiriliyor” başlığını okudum. Haberi okuyamadan birkaç saniye öylece yerimde kalakaldım, Caraway durumdan yararlanmakta gecikmedi.

“Altı aylık bebeğini terk ettin ve yaklaşık altı aydır burada oturuyorsun; çocuğun ölürken insan hayatına hiçbir değer vermeyen şeytani güçleri soğukkanlı bir şekilde savunmaya ve korumaya çalışıyorsun. Kötücül efendilerine ailenden daha büyük değer vermen ne kadar korkunç bir şey. Bu ne gaddarlık!”

Son derece karmaşık hayatımda ilk ve son kez sahneye çıktım. Felaket komik bir şey olmalıydı bu. İsterikçe bir öfke bana cesaret ve güç verdi ve büyük ıstırabın doğurduğu savunmasızlık bu eşitsiz savaşta saldırgan bir ruh haline yol açtı. Dehşet ve korkuyla geri çekildi ve yaklaşık beş dakika onu masanın çevresinde kovaladım. Sanki bir yardım beklermiş gibi kapıya bakıyordu; ama Medea ile yalnız kalma cesaretini göstermeye karar verdi sonunda. Üst düzey yardımcısının bir kadından kaçtığını gören Korkunç İvan ne derdi sonra? Eminim, hiç kimse buna anlam veremezdi. Ayrıca Caraway, Halk Ordusu’nda bir albay ve Doğu Alman Güvenlik Servisi’nde tüm sorgucuların başı olarak kalamazdı.

Gözyaşları içinde bağırırken neler dedim, hatırlamıyorum. Tüm yapmak istediğim, yumruklarımı sıkıp ona vurmak, daha fazla vurmaktı. Ona asla ulaşamadım, aramızda masa vardı. Masanın etrafında kaçarken bir yandan da şu saçma sapan sözleri tekrarlayıp durduğunu duyabiliyordum: “Dur, dur diyorum! Seni demir parmaklıkların arkasına atarım!” Kimin umurunda?

Fakat geçtiğimiz aylarda jimnastik yapmayı bir ölçüde ihmal etmiştim, bu yüzden aniden böylesine şiddetli hareketlerde bulunmak bana epeyce ağır gelmişti. İki elimi masaya dayayıp nefes nefese ona baktım. O ise arkasına baktı, her an zıplayıp kaçmaya hazır.

“Otur yerine!” diye emretti bana, sandalyemi göstererek. Aldırmadım.

“Oğluma ne olduğunu öğrenmek istiyorum” dedim. “O… o… öldü mü? Lütfen bana gerçeği söyle.”

“Bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum. Annen mektubu bir hafta önce gönderdi. O zamandan beri ne olduğunu bilmiyorum. Ama bunu kolayca öğrenebiliriz.”

“Öğrenebilir misiniz, öğrenebilir misiniz, lütfen?”

“Bu sana bağlı” dedi, “suçlarını itiraf et, bizimle işbirliği yap ve biz de sana yardım etmek için elimizden gelen her şeyi yapalım. Hatta seni serbest bırakmayı bile düşünebiliriz. Eğer seni düşman kampından koparmayı başarabilirsek, adalet ve ilerleme davasına dürüstçe katkıda bulunmaya başlarsan. Biz ne yamyamız ne de intikam peşindeyiz. Ayrıca sen gerçek düşman değilsin. Biz seninle değil, senin arkandaki suçlularla, kötücül emperyalist ve savaş güçleriyle ilgileniyoruz. Onları savunmak zorunda değilsin, onlar kaybetmeye mahkûm oldukları savaşları için mücadele ediyorlar. Senin gibi insanlara yardım etmek isteriz –ve bunu kesintisiz bir şekilde yaparız, inan bana– normal bir hayata dönmeleri ve toplumda dürüstçe yerlerini almaları için yollarını bulmalarına yardımcı oluruz. Bu senin için bir şans Erica, anla bunu! Asla pişman olmazsın.”

Şimdi her şey apaçıktı benim için. Bu elbette sanki öyle olduğuna inanılıyormuş gibi yapılacak bir ortaoyunuydu. Onlar benim hiçbir zaman casusluk yapmadığımı biliyorlardı. Bunu daha geniş anlamda ileri sürüyorlardı. Amerikalılar beni komünizme karşı bir alet olarak kullanmıştı. Kimdi bu Amerikalı parababaları ve emperyalistler? Başkan Truman mı, Allen Dulles mı? Onlar ülkelerinde güvenlik içinde oturmaktaydılar, onlara zarar verme olanağım yoktu. Neden onlar için endişe ediyordum ki? Biz, bir oyun oynamaktaydık. Yapacağım tek şey şu berbat Amerikan ajanlığını yaptığımı söylemekten ibaretti. Bundan dolayı üzgün olduğumu belirtecek, bir daha yapmayacağımı söyleyecektim, böylece herkes mutlu olacaktı. Kendim hakkında konuşmakla çocuklarımın yanına dönmek ya da en azından onlardan haber almak birbirinden o kadar uzak şeyler miydi?

Şimdi sandalyemde oturuyordum, kendimi son derece hasta hissediyordum. Tam dört gündür felaket bir diş ağrım vardı. Öyle ki Caraway’ı kovalarken ağrının iki misli arttığını bile fark etmemiştim; beynim patlayacakmış gibi zonkluyordu. Sanki midem ağzımdan çıkacakmış gibi hissediyordum ve yumruklarımı öylesine sıkmıştım ki parmaklarımın boğum yerleri bembeyaz olmuştu. Tüm vücudumun titremeyle sarsılmasını önleyemiyordum. Titrememe derhal son vermek istiyordum.

Kapı açıldı ve Korkunç İvan, her zamanki tertemiz giyimiyle ve dudağının kenarındaki amir gülümsemesiyle içeriye girdi. “Zdrastvuitye” dedi. Onu selamlayacak gücü bulamadım kendimde. “Ne oldu Erica’ya?” diye sordu Caraway’a. Hızlı bir Rusça’yla Caraway onu durum hakkında bilgilendirdi. Şimdiye kadar o uğraşmıştı. Bardağı bir Rus mu taşıracaktı?

İvan durumu derhal kavradı. Gülüşü kayboldu ve gelip önümde durdu. Benimle yaklaşık beş dakika özenle ve ikna edici bir şekilde konuştu.

“Ruslar iyi kalpli olmalarıyla tanınırlar” diyerek sonuca geldi. “Buna ilişkin birçok örnek verebilirim ve sen de bunun doğru olduğunu biliyorsun. Bir Rus asla intikam peşinde koşmaz; geçmişi unutmaktan ve yeni bir başlangıç yapmaktan mutlu olur. Bütün büyük Rus klasikleri, halkımızın bu karakteristik özelliğini doğrular. Sen onları okudun, doğru söylediğimi de biliyorsun. Geçmişini sil gitsin Erica, biz de dünü unutalım ve başı derde giren her insana yaptığımız gibi sana yardım edelim. Unutma, biz senin dostlarınız; yalnızca dost olanlar sana yardım edebilir.”

Elini omzuma koydu, gözlerime derin derin baktı. Artık dayanamıyordum. Birisine tutunmaya ihtiyacım vardı. Caraway, İvan’ın yalnızca bir adım gerisindeydi ve kahverengi gözleri bana neredeyse yalvarıyordu, o gözlerde öyle derin bir endişe vardı ki. Oh Tanrı’m, ne kadar önemliymişim! Umut ve yıkıma, başarı ve başarısızlığa, hayat ve ölüme ben mi karar verecektim? Hayır, hayır, bu sadece bir oyundu. Bu oyunu oynamaya cesaret etmeliydim ve böylece umut, başarı ve hayat kazanmalıydı.

Yüzümü ellerime gömdüm ve hıçkırdım. Caraway daha da yaklaştı ve İvan yanıma geçti. Her iki yandan da bütün iradi güçlerini üzerimde hissedebiliyordum, sanki bedenlerinin her hücresi beni onlara doğru çekiyordu, milim milim.

“Konuş Erica, konuş” diye fısıldadı Caraway, heyecanla.

“Konuşmalıyım.” Duvarlar çökmedi.

“İtirafa hazır mısın?”

“Hazırım.”

“Neyi itiraf edeceksin?”

“Her şeyi. Ne varsa.”

“Bir Amerikan casusu muydun?”

“Bir Amerikan casusuydum.”

Ne üstümde gök gürledi ne de beni yıldırım çarptı. Sadece içimde bir duvar çöktü. Yıllardır özenle örülmüş bir duvar, etik ve moral değerlerle, entelektüel deneylerle ve gelenekle inşa edilmiş, daha bir çocukken ABC’sini öğrendiğiniz gurur ve dürüstlükle yükselmiş bir duvar. Ama dışarıdan hiçbir değişiklik yoktu. Dünya aynı dünya, hayat her zamanki hayattı.

Bundan sonra beynimden puslu komik bir resimli roman şe-ridi geçmeye başladı. Derbeder, çirkin bir yaratık sert bir sandalyede oturmaktan çok, yatar gibi bir pozisyonda moraran bacaklar ileri doğru uzanmış, morarmış kollar yanlarından sarkmış Mefisto; günah çıkaran papaza dönüşmüş, son derece yakınına oturmuş, neredeyse heyecandan patlayacak, soru ardından soru yağmuruna tutuyor; monoton cevapları muzafferane bir edayla sıralıyor.

Hissizliğime rağmen devamlı bir sinirsel gülme nöbeti içindeydim ve her seferinde kahkahalarımı zorlukla bastırmıştım, Gülümseyerek Caraway’a döndüm: “Hadi gelin bu şakayı paylaşalım. Komik değil mi? Asla işlemediğim günahları itiraf etmeye çalışıyorum ve siz de onları bilmecenize uygun bir şekilde yerleştiriyorsunuz.” Fakat Caraway kesinlikle gülümsemeyle karşılık vermedi. Kutsanmış ofisinde kendi önemiyle şişinmeye devam etti.

Bir soru, içinde bulunduğum durumdan çıkmama ve kaynayan beynimde ilk kuşkuların doğmasına yol açtı; galiba bu yaptığımız onun için bir oyun değildi. Tutmuş bana kod isimleri ve numaraları soruyordu.

“Bilmiyorum.”

“Ne demek bu? Unuttuğunu mu söylemek istiyorsun?”

“Neden, hayır, gerçekten bilmiyorum; çünkü böyle bilgilere sahip değilim. Demek istediğim, hiçbir zaman ben gerçekten… Biliyorsun işte.”

“Neyi biliyorum? Yoksa eski durumuna geri mi dönüyorsun? Cesaretini mi kaybediyorsun? Seni uyarıyorum Erica, bizimle oyun oynama. Bak buna gelemeyiz işte. Unutma, sen bir Amerikan ajanısın, kendin itiraf ettin. Şimdi buradan başla ve yaptığın işlere doğru devam et.”

Kısa süre sonra saçma sorulara cevap vermeye çalışmaktan vazgeçtim. Orada öylece asılı kalmış –realiteler arasında– bir şekilde “evet” ya da “hayır” veya “bilmiyorum” diye mırıldanıp durdum. Bu çilenin bir yerinde, Halk Ordusu’nun teğmen üniforması içinde bir kız odaya girdi ve söylenen her şeyi stenoyla yazmaya girişti. Caraway yazdırdı:

“Berlin… Neydi tarih, Erica?”

Otomatik bir şekilde cevapladım: “21 Ocak 1951, Cuma.”

“Doğru. Devam edelim. Tutuklu Erica Wallach’ın sorgusu. Aşağıda imzası bulunan ben Erica Wallach, yazılı cevapları ve ifademi, hiçbir zorlama ya da kanunsuz baskı altında olmaksızın özgürce ve kendi irademle verdiğimi beyan ederim.”

O ödlek aklımla, ahlaki sorumluluktan kurtulmak için acilen bir saman çöpüne tutundum. Neredeyse duyulmayan, çatlak bir sesle Caraway’dan sorular kadar cevapların da düşünme ve konuşma açısından uygun olmadığım koşullarda formüle edildiğini belirtmesini rica ettim. Böylece kendimi vicdanıma ve yarınıma karşı silahlandırmış oluyordum. Sarışın, hoş teğmenin yanında üstünlüğünün ve başarısının gösterilmiş olmasından memnun olan Caraway bunu kabul etti. Gerçek anlamda büyük bir adam gibi, yenilmiş düşmanına hoşgörü göstermiş, hatta şefkatli davranmış oluyordu.

Korkunç İvan gitmişti. Caraway ve yardımcısı büyük bir azimle sabah beş buçuğa kadar çalıştılar, ben sandalyemde oturuyordum. Gözlerim kapalı, yarı yarıya uyuyormuş gibi yaparak. Bazı yerlerde durup onayımı almak için bana dönüyordu Caraway. Ben ise gözlerimi açıyor, uzaklardan, İngiltere’deki çocuklarımın yanından gelerek başımla onaylıyordum. “Ah evet, söylediğiniz gibi…”

Şaheser’i, bakmaya bile gerek görmeden imzaladım. Can sıkıcı vicdanım için işte bir başka mazeret daha. Bunu ben söylemedim ve okumadım da. Sonunda Caraway beni hücreme gönderdiğinde kendimi tanıyamayacak kadar şaşkındım.

“İyi geceler Erica” demişti Caraway, gözlerindeki zafer parıltısı bile ruhundaki yorgun insanlığı gizleyemiyordu, yüzünde nazik bir gülümseme vardı. “Seni eskiden sevdiğimden daha çok sevdim bugün. Öyle umuyorum ki biz arkadaş olacağız. Seni bu kadar geç saatlere kadar tuttuğum için özür dilerim; gerçekten bitkin görünüyorsun. Yarın sabah, daha doğrusu bugün uyumana izin verilmesi için emir vereceğim.”

“Hayır” diye sözünü kestim, ateşli bir şekilde. “Herhangi bir özel muamele istemiyorum.” Önemli bir konuda başarısız olduktan sonra küçük, önemsiz şeylerde asgari bir onur göstermenin ne kadar önemi vardı ki.

“Nasıl isterseniz onurlu Bayan.” Caraway, omuzlarını silkti; fakat kapıdan çıkarken bana bakmayıp başını çevirmesi hafifçe incindiğini gösteriyordu.

Güzel ve rüyasız bir uykuya daldım; yeniden bir yerlere ait olduğumu, artık yalnız ve dışlanmış olmadığımı, bir arkadaşım olduğunu hissederek. Fakat sabah saat 6’da uyandığımda vicdanımla baş başaydım. Bundan sonraki bitmek bilmeyen üç gün ve iki gece çektiklerimin en kötü düşmanımın bile başına gelmesini istemezdim. Dikenli tellerin arasında tutulup her iki taraftan da aynı şiddetle çekiştirilmenin verdiği acı nasıl tarif edilebilir?

Ve kendimden başka suçlayabileceğim hiç kimse yoktu. Ne yapmıştım ben? Hayatım boyunca dürüst insanların yüzüne nasıl bakacaktım, kendi yüzüme nasıl bakacaktım? İntihar etmek dışında bir yol görünmüyordu ve bu, şu sıra teknik bakımdan imkânsızdı.

Fakat intihar tek çıkış yoluysa neden moral intihar ve alçalma da bir çözüm olmasındı? Her şeyi boş ver, ne olup bittiği önemli değil, eğer bir gün yeniden özgür kalırsam –ki elbette bu söz konusu bile değildi– insanların içinde yaşamazdım, olur biterdi. Böylece neden en küçük bir direniş göstermeden yaşayıp gitmeyeydim? Neden diğerleri gibi yaptığından kuşku duymamayı benimsemeyeydim? Madem geri dönüş olanağı yoktu, ben de neden büyük yalanla birlikte yaşayıp gitmeyeydim ki?

Hayır, diyordu vicdanım. Sen bunu yapamazsın, annenin sana öğrettiklerinden sonra mümkün değil bu. Kendin gibi davranmayı bırakmadıktan sonra mümkün değil. Ve kendinle olmaktan vazgeçemezsin. Bir yalan diğerine yol açar ve kısa sürede kendinle birlikte başkalarını da bataklığa sürüklersin. Derhal yaptığını düzeltmelisin. Ne olduğu önemli değil, cesaretini toplamalı ve yanlışa karşı doğru olanı yapmak için ayağa kalkmalısın. Hemen şimdi yapmalısın bunu.

Peki kim söyleyecekti bana neyin doğru, neyin yanlış olduğunu? Doğruya, yalnızca doğruya inanmayı her zaman üstün tutmamış mıydım, neyin yanlış olduğunu binlerce kez görmemiş miydim? Hayat bana defalarca ve defalarca doğruyla yanlışı, iyiyle kötüyü, bunların şartlara göre yer değiştirebileceğini öğretmemiş miydi; mutlak değerlerin olmadığını göstermemiş miydi? Çıplak gerçekliklerden, gerçek insanların zorlu hayatından uzak olduğun zaman bir aziz olmak kolaydı. Eğer burada, bu cehennemdeysen böylesi bir tavrı uzun zamandır bırakmış olmak zorundasındır.

Ama ben buradayım ve sana bunun yapılmamasını söylüyorum. Senin için değil. Belki diğer insanlar bunu kendi kurallarına göre yaparlar. En iyisi sen beni izle. Terk etmemen gereken tek şey benim. Gardiyanı çağır ve Caraway’ı görmek istiyorum de; ona yalan söylediğini, “itirafını” geri aldığını söyle.

Bunu yapamazdım. Yakınımdaki tek insan oydu. Onu tekrar kaybedersem ne yapardım? Yapamazdım, gerçekten yapamazdım. Buna gücüm yoktu. Neden huzur içinde olamıyordum?

Cumartesi günü ağır ağır ilerledi ve gece oldu. Sorguya çağrılmadım. Dişim korkunç ağrıyordu; ama daha dayanılmaz olan, bir ruhun olduğu farzedilen yerdeki derin sızıydı. Pazar günü, içimdeki beyaz ve siyah şeytanlar arasındaki muharebenin kesintiye uğrayacağına dair hiçbir umut vaat etmiyordu.

Hücremi bir aşağı bir yukarı adımlayıp duruyordum, beni yakıp kül etmekle tehdit eden yangını yatıştırmaya; bir uyum, bir yanıt bulmaya çalışıyordum. Hiçbir yanıt bulduğum yoktu. Pazar gecesi bir kâbustu, Pazartesinin gri saatleri sürünerek ilerledi ve birdenbire, akşam olmadan bir karara varma gibi berbat bir olasılıkla yüz yüze kalınca saatler hızla koşturmaya başladı. Kafamda kurduklarım her dakika değişiyordu. Ve en sonunda kapımın anahtarı döndüğünde savaşı bıraktım ve boş, hissizleşmiş bir kafayla, titreyen dizlerimle, kaderimle yüzleşmek üzere ilerledim.

Üçlüm tarafından neşeyle selamlandım: Caraway sırada oturuyordu, sekreteri masadaydı, Korkunç İvan ise elinde ifadenin Rusça çevirisiyle ayakta duruyordu. O anda, İvan ve Sarışın odadayken ifademi geri alma yönünde herhangi bir girişimde bulunmamaya karar verdim. İvan hemen işe koyuldu, ifadedeki bir paragrafı gösterdi, Caraway’ın tercümanlığıyla bana hitap ediyordu:

“Sen burada Richard S. ve Paul L. ile şu şu tarihte ve şu şu koşullarda tanıştığını söylüyorsun. Ama onların o sırada Amerikan ajanı olduğunu ya da daha sonradan ajan olduklarını söylemiyorsun. Gerçeği öğrenmek istiyorum. Evet ya da hayır, onlar o sırada Amerikan ajanı mıydı?”

İşte buyurun. Ne kadar budala olmalıyım ki bir dakika için bile olsa kendim hakkında genel bir beyanda bulunarak kurtulabileceğimi sanmıştım. Peki ne olacaktı şimdi? Bir an için yerimde çakılıp kaldım ve kekeleyerek, “Şey, bilmiyorum. Orada yazıyordur” dedim.

“Burada ne yazıldığını biliyorum. Hiçbir şey yok burada. Oturup konuşmaya başlamalısın. Senin bir Amerikan casusu olduğunu biliyoruz. Daha sonraki faaliyetlerinin ayrıntılarını öğrenmemiz gerekiyor. Ama önce, grubundaki ya da örgütündeki diğer ajanlar hakkında bir şeyler dinleyelim. Başla bakalım.”

“Biz de ona gelecektik bu gece” dedi Caraway, yarı beni savunarak, yarı kendini mazur göstererek. Ve bunu ispatlar gibi sekreterine dikte etti.

“Tutuklu sorgusu, 2. Soru: Casus grubunuzun üyelerinin adları. Kronolojik olarak anlatın. Cevap…”

İvan, Caraway’a elini salladı, bana ve Almana iyi geceler dedi. Kadın görevliye bakmadı bile, odadan tam çıkmak üzereyken onu durdurdum. “Bir dakika lütfen.”

Şaşkınlıkla baktı bana. Korkaklığım yeniden baş kaldırdı. Şimdi değil, İvan’ın ve bu düşman, cahil kızın önünde değil! Bunu Caraway’la yalnızken yap, bu çok daha kolay olacak. Sen bir solucansın, tamamen tek başına üç güçlü düşmanla başa çıkamazsın. Seni parça parça ederler. Ve derin bir nefes aldım, ya şimdi bu zor yoldan yapacaktım ya da hiçbir zaman; o zaman da hayatımı utanç içinde sonlandıracaktım. Ve böylece yaptım. Tam anlamıyla korkudan donmuş bir şekilde, benim için en müthiş cesareti gösterdim.

“Bir beyanda bulunacağım” dedim. “Ve bunu, cuma akşamı ifadeyi alan aynı heyetin önünde yapmak istiyorum.”

Sekreter beni küstahça süzdü. Caraway şaşkınlıkla baktı.

“Bir ifade ha!”

“Evet” diye devam ettim, “itirafımı geri alıyorum. Cuma gecesi söylediğim her şey, imzaladığım her şey gerçek dışıdır. Yalan söylemeye devam edemeyeceğim.”

Caraway anında tercüme etti. Şimdi büyük bir öfke içinde önümde duruyordu, odada birkaç saniye için korkunç bir sessizlik hüküm sürdü. Artık kendini tutamayacak durumdaydı.

“Seni orospu!” dedi bana doğru bir adım atarak. “Geri almak ha? Senden zorla ifade aldığımı mı söylemek istiyorsun? Sen imzaladın bunu, kahpe canavar. Bunu pahalıya ödeyeceksin. Seni yaşadığına pişman edeceğim!”

“İmzaladığımı biliyorum ve bu yüzden sadece kendimi suçluyorum. İşte bu yüzden de o geceki aynı tanıkların huzurunda ifademi geri alıyorum. Ve yapmam mümkün değil ki.”

“Tanıklar ha! Sana tanıkların önünde bazı şeyler öğretmem gerekiyor ki…” Yumruğunu kaldırarak bana doğru geldi. Fakat İvan elinin bir işaretiyle onu durdurdu, hepsinin gözü üzerimdeydi.

“Bu olayı unutmalıyız. Böyle bir şey olmadı. Senin tavrın tipik tutuklu reaksiyonu. Böyle şeyler her zaman olur. Sen kendi cesaretinden korktun. Bunu anlayabiliriz. Biz de insanız. Ve hiç kuşkum yok ki aklını başına toplayacaksın, sosyalizmin düşmanlarının maskelerini düşürmeye devam edeceksin. Kaldığın yerden devam etmelisin Erica.” Bunları soğukkanlı ve yumuşak bir havada söyledi; fakat yüzünde en ufak bir gülümsemenin izi yoktu, gözleri sert ve tehdit ediciydi.

“Fakat bu yoldan devam etmem mümkün değil” diye haykırdım. “Kendime aldırdığım yok, kendim hakkında her şeyi imzalarım; ama başka insanları işin içine sokamam ve bunu yapmayacağım. Bu temelde devam edemem.”

“Bu temelde! Evet bu temelde devam edeceksin!”

“Bu ifadeleri reddediyorum. Bunlar yalan.”

“Biz de senin reddini kabul etmiyoruz. Konuşacaksın, bu temelde, sana temin ederim ki konuşacaksın. Bizi kışkırtmaya kalkma, seni uyarıyorum. Biz oyun oynanacak çocuklar değiliz. Sana doğrudan doğruya söylüyorum, hâlâ anlamıyorsun. İfadeni reddetmeni asla kabul etmeyeceğiz. Açıkçası böyle bir şey olamaz ve herhangi bir tanıktan medet umma, tanık falan yok. Sana bir şans daha veriyoruz. Çok geç olmadan konuş.”

Hiç kuşkusuz Korkunç İvan tam da isminin adamıydı. Ondan ya da herhangi birinden bu konuda içinde bulunduğum ikilemi anlamasını ve bana yardımcı olmasını bekleyebilir miydim? Yeniden gelip yanımda durdu, sert ve renksiz gözlerini acımasızca üstüme dikti. Bu adam cinsiyetsiz ve kalpsizdi; bu güneşin altında her şeyden çok korkmam gereken bir soyutlama gibiydi.

İvan sonunda gözlerini benden ayırıp kapıya doğru gittiğinde sanki tüm gücümün, aklımın, hayatımın da onunla birlikte gittiğini ve beni boş bir kabuk gibi orada öylece bıraktığını hissettim. Gözlerindeki büyüyü kullanarak bir kez daha dönüp bana, “Konuşacaksın!” dedi.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.