Genç Werther’in Acıları – Geothe

 

“İnsanı hayata bağlayan sayısız yol vardır. Aşk da bu yollardan biri, belki de en güzeli. Ama güzel olduğu kadar tehlikelidir de aşk! Mantığın ve aklın ötesindedir çünkü: İçeride, diplerde gerçekleşen bir patlama, kendini aşıp yıkma, sevilen kişide birleşme, erime, hatta kaybolma arzusudur. Her aşk kavuşma arzusunun etrafında döner. Kavuşmak imkânsız bir hal aldığında, infilak etmeyi de göze alır. Goethe’nin Genç Werther’in Acıları, kavuşamamanın yarattığı sarsıntıları işleyen kusursuz bir aşk anlatısı.” Onur Bilge Kula’nın Genç Werther’in Acıları için yazdığı sunuş yazısını paylaşıyoruz.

Genç Werther Üzerine – Onur Bilge Kula

 

Avrupa’da klasik edebiyat anlayışında Helen sanat birikimi, Avrupa sanat ve edebiyatının kurucu öğesi olarak görülmekle birlikte, 18. yüzyılın ikinci yarısında bu birikim hem uzak bir tarih hem de yabancı kahramanlar demektir. Bu çağda bilimselleşme ve dünyasallaşma etkinliklerinin yoğunlaşmasının bir türevi olarak Aydınlanma akımı egemen olmaya başlar. Dolayısıyla, Aydınlanma hem Helen sanat ve felsefe birikimini kapsar, hem de 18. yüzyılın ikinci yarısında başat hale gelmeye başlayan ulus-toplum ve ulus-devlet bilincini geliştirir. Ulusal bilinç, benzeşmeyi ve tekleşmeyi öne çıkardığı için, ulus inşasında özdeşleşmeyi kolaylaştıran bir “öz” tarih ve öz tarihi biçimlendiren kahramanları gereksinir.

Aydınlanma ayrıca hak, özgürlük ve eleştirel akıl gibi kavramların ortaya çıkmasını ve edimselleşmesini, bir başka ifadeyle insanın bireyleşmesini de öne çıkarır. Aydınlanma’nın birey kavramını güçlendirmesine karşın, toplumsal koşullar, egemen ahlak ve din anlayışı, bireyselliği baskılar; tekil bireylerin özgür istençleriyle karar almalarını ve uygulamalarını zorlaştır.

Johann Wolfgang Goethe, Berlichengenli Götz adlı tiyatro yapıtını 1773 yılında yayımlar. Goethe, kararlı bir Helen hayranı olmasına karşın, bu tiyatro yapıtını, antikçağda değil, ortaçağda yaşamış gerçek bir kişinin öz-yaşamöyküsünü kurgulayarak oluşturur. 18. yüzyılın ikinci yarısındaki Alman edebiyatında, yakın tarihte yaşamış Alman kahramanları yazınsallaştırma öne çıkan bir eğilimdir. Bu eğilim, Goethe’nin ortaçağda yaşamış bir şövalyeyi anlatılaştırmasını da özendiren bir etmendir. Götz, Alman edebiyatında “ilk ulusal drama” olarak anılır. Bu yapıt, Goethe’nin yazar olarak Almanya’da tanınmasını sağlar.

Goethe’nin Almanya dışında, Avrupa edebiyat çevrelerinde de tanınmasını sağlayan yapıtıysa Genç Werther’in Acıları’dır. Goethe Şubat 1774’te dört hafta içinde mektup biçiminde tasarımladığı ve yazdığı bu romanını yayımladığında henüz yirmi beş yaşındadır. Edebiyat tarihinin en başarılı romanları arasında sayılan Genç Werther’in Acıları, yayımlanmasıyla birlikte yazarını büyük bir üne kavuşturur. Genç bir yazarın, genç bir insanın aşk acılarını anlatılaştırdığı Genç Werther’in Acıları, Alman edebiyat tarihinde Aydınlanma’nın giderek geliştiği bir ortamda, özellikle da iki yazınsal akımın veya dönemin, yani Klasisizm, Fırtına ve Zorlama akımlarının iç içe geçtiği bir dönemin ürünüdür. Bu olgu, Goethe’nin öz-yaşamöyküsünden izler taşıyan bu romandaki kahramanının fırtınalı iç dünyasını da yansıtır.

1771-1772 yılları arasında geçen olayları öyküleyen Genç Werther’in Acıları adlı romanın başlıca konusu/izleği, kahramanın büyük ölçüde platonik aşkı ve bu aşkın intiharla bitmesidir. Bu izlek, Goethe’ye yabancı değildir; çünkü Goethe’nin tanıdık ve bildik çevresinde evli bir kadına vurulan ve vurulduğu kadına kavuşamadığı için intihar yolunu seçenler vardır. Romanın kadın figürü olan Lotte de Goethe’nin tanıdığı kadınlardan esintiler taşır. Bu bakımdan Goethe’nin Genç Werther’in Acıları’nda gerçek yaşamda olabilen bazı olayları yazınsal bir kurguyla anlatılaştırdığı, dolayısıyla da başarıyla sanatsallaştırdığı söylenebilir.

Romanın başkahramanı Werther başından geçen ve mutsuzlukla sonuçlanan aşktan kaçmak için yaşadığı kentten ayrılır. Bu aşkın üstesinden gelmeye çalışırken, gittiği kentte Lotte’ye âşık olur. Böylece, deyim yerindeyse, yağmurdan kaçarken doluya tutulur. Annelerini yitirdikleri için kendisinden küçük kardeşlerine bakan Lotte, Werther’in trajik yazgısına dönüşür; çünkü Werther’in vurulduğu Lotte, Albert ile nişanlıdır. Werther, Lotte’nin iş gezisinden dönen nişanlısı Albert ile arkadaş olur; onunla çeşitli konular üzerine tartışmalar yapar. Tartıştıkları konular arasında “intihar” da vardır. Bu sırada Lotte’yi cinsel açıdan arzulamakla birlikte, onu idealleştirir.

Goethe, Werther’i duygularının peşinden sürüklenen bir kişilik, Albert’i ise soğukkanlı ve gelenekçi bir figür olarak yazınsallaştırır. Bir konuşma sırasında Lotte, ölüm döşeğinde olan annesine Albert ile evleneceğine söz verdiğini anlatır. Bu bilgiden sarsılan Werther, Albert ile nişanlı olmasına karşın, Lotte’ye karşı beslediği duygulardan kurtulamaz. Werther duygusal kişiliktir; tutkularının peşinden gider. Onun bu özelliği, kimseyle vedalaşmadan kenti terk etmesinde de görülür.

Werther sarayda görevli bir elçinin yanında bir süre çalışır. Bu sırada aristokratik yaşamın sınırlılığını ve sıkıcılığını deneyimler; dışlanmışlık duygusuna kapılır. Böyle bir yaşamla kendisini özdeşleştiremez. İçinde bulunduğu çevre, birlikte olduğu insanlar ve koşullar ile özdeşleşmeme duygusu, Werther’e yaşam boyu eşlik eder. Werther, Lotte ve Albert’in kendisine haber vermeden evlendiklerini öğrenince, saraydaki görevinden hemen ayrılarak doğup büyüdüğü kentte döner.

Daha sonra Lotte’yi düzenli olarak ziyaret etmeye başlar. Kentte dedikoduya yol açan bu ziyaretler sırasında Lotte, hem Werther’in kendisine olan tutkusunu daha da kamçılar, hem de hep arkadaş olarak kalmalarını, Albert’in yokluğunda kendisini görmeye gelmemesi gerektiğini duyumsatır. Fakat her ikisi de Albert’in yokluğunda buluşmayı zevkle sürdürür. Bu buluşmalardan birinde şiir çevirisinden söz eden Werther, tutkusunu bastıramaz; Lotte’yi öperek, platonik ilişkiyi bitirir. Lotte karşı koyar.

Bu olaydan sonra Lotte’nin saygınlığını ve evliliğini tehlikeye sokmak istemeyen Werther, yaşamına son vermeyi kararlaştırır. Lotte’ye son mektubunda onu öbür dünyada yeniden göreceğini yazar ve çalışma masasının başında Albert’ten ödünç aldığı tabancayla kafasına bir kurşun sıkıp yaşamını bitirir. Çalışma masasında Lessing’in Emilia Galotti adlı trajik yapıtı vardır. İntihar Hıristiyanlıkta lanetlendiği için, törensiz olarak toprağa verilir. Lessing, Aydınlanmacı bir filozof yazardır. Toplumun din ve ahlak anlayışının bireyselliğe, öznelliğe olanak vermeyen bağnazlığını eleştirmesi açısından Goethe’ye öncülük eder.

Yazınsallaştırma Tarzı

Ben-anlatıcı tarzıyla kaleme alınan Genç Werther’in Acıları, edebiyat tarihinde “mektup romanı” olarak bilinir. Burada şöyle bir bilgi yararlı olabilir: Goethe, Jean-Jacque Rousseaus’nun aşk mektuplarını yazınsallaştırdığı Julie ou la Nouvelle Heloise adlı yapıtından etkilenir. Rousseau’nun mektuplar şeklinde tasarımladığı ve toplumsal baskılar yüzünden âşıkların kavuşamamasını yazınsallaştırdığı bu roman 1761’de yayımlanır ve büyük bir yazınsal başarı sağlar.

Aşk mektupları veya âşıkların yazışmasının anlatılaştırılması, yazınsal bakımdan etkili bir yöntemdir. Bu yöntem, güncel Türkiye edebiyatında da yeğlenmektedir. Örneğin, Orhan Pamuk Kafamda Bir Tuhaflık romanında, başkahraman Mevlut’un bir kez gördüğü ve sadece gözlerini anımsadığı bir kıza platonik bir aşkla bağlandığını ve üç yıl boyunca mektuplar yazdığını anlatır; mektupların metinlerine değil, içerdikleri bazı anlatımlara yer verir. Ahmet Altan Ölmek Kolaydır Sevmekten romanında, romanın başkahramanlarından Ragıp Bey’in Dilara Hanım’ın kendisine yazdığı üç mektubunu açmaksızın ölümüne değin yanında taşıdığını öyküler. Bu örneklerden görüleceği gibi, mektup yazınsal çekiciliği yükselten bir öğedir.

Genç Werther’in Acıları’na dönelim. Anonim bir “yayıncının” kısa giriş yazısını içeren Genç Werther’in Acıları’nın ilk baskısı, yine “anonim” olarak gerçekleştirilir. Okur, bu baskıdan bir yayıncının, kurgusal bir yazar olduğunu çıkaramaz. Tasarımlanan mektuplar, okuru, özgün bir mektup yazıcısının sırdaşı durumuyla karşı karşıya bırakır.

Goethe, romanı “ben-anlatıcı” tarzında tasarımlamakla birlikte, başkahramanın “intiharı” sonrasında ortaya çıkan belgelerin ve yorumların anlatıya katılmasında görüldüğü gibi, anlatıcının kendini anlatılaştıramayacağı durumları, yayıncının ağzından anlatıya katar. Böylece, romanın gerilimini artırarak merakla okunmasını da sağlar.

Birçok dile çevrilen Genç Werther’in Acıları’nın en fazla okunan romanlar arasında yer alması, Goethe’yi bile şaşırtır. Goethe, bu şaşkınlığını öz-yaşamöyküsü niteliği taşıyan Edebiyat ve Hakikat adlı yapıtında dile getirir. Roman okuyanlar arasında Napolyon da vardır. Napolyon 1808’de Almanya’nın Erfurt kentinde toplanan “Prensler Kongresi” sırasında Goethe’yi huzuruna çağırır ve “Genç Werther’in Acıları’nı yedi kez okuduğunu ve sürekli yanında taşıdığını” söyler.

Werther Nasıl Alımlanmıştır?

Genç Werther’in Acıları’nın alımlanım süreci de yazınsal bakımdan ilginçtir. Dönemin okurlarının önemli bir bölümü, “başkaldırıcı, dinsel bağnazlığa ve toplumsal baskılara başkaldıran özgür bir kişilik” olarak kurgulanan Werther figürünü, başat ahlak ve aile anlayışına uygun olmamakla, hatta gençleri intihara özendirmekle eleştirir. Edebiyat tarihi araştırmaları, romanın yayımlanmasından sonra gerçekten de bazı intiharların olduğunu ortaya koymuştur. Genç Werther Acıları’nın, intiharı yücelttiği ve gençleri intihara özendirdiği gerekçesiyle, Habsburg İmparatorluğu, Saksonya ve Danimarka’da yasaklanır.

Kilise çevreleri de romanı “Hıristiyanlık karşıtı” ve “her türlü ahlak kuralını hiçe sayan bir kitap” olarak niteler. Hamburg Başrahibi Goetze, Genç Werther’in Acıları’nı Hıristiyanlığın “utancı” ve “ahlak bozucu” olarak tanımlar. Goethe’nin çok önemsediği Bilge Nathan adlı yapıtın yazarı Lessing, bu başrahibin tutumunu dinsel bağnazlık ve toleranssızlık olarak eleştirmiş ve eleştiri yazılarını Anti-Götze adlı yapıtında toplamıştır. Romanın intiharı idealleştirdiği öne-sürümüne karşı çıkan Goethe 1775’te yapılan ikinci baskısına “Erkek ol ve beni izleme!” tümcesini ekler. Bu tümce slogana dönüşür. Edebiyat tarihçisi Johann Wilke’nin “İntiharda Suç Ortağı mı?” (Mitschuldig am Suizid, 1998) adlı yazısındaki iddiasına göre, Goethe yakından tanıdığı Chritiane Lassberg’in Ocak 1778’de intihar etmesinden ve çantasında Genç Werther’in Acıları’nın bulunmasından derin üzüntü duymuş ve kitabın 1787 baskısı üzerinde çalışarak, “intihar” kavramını gizemsizleştirmiştir.

Öte yandan, Werther’in içinde bulunduğu durumda olduklarını düşünenler, bu yazınsal figürün kendilerine “teselli” kaynağı olduğunu belirtmiştir. Anonim yayıncının romanın girişinde yer alan okura yönelik şu sözleri, bunu imler:

“Zavallı Werther’in geçmişine ilişkin bulduğum her şeyi gayretlice toparladım ve sizlere sunuyorum. Bana teşekkür edeceğinizi biliyorum. Onun zihniyeti ve karakterine hayranlığınızı ve sevginizi, başından geçenlerden gözyaşlarınızı esirgeyemeyeceksiniz. Werther’in duyumsadığı zorlamayı duyumsayan sen iyi ruh, onun acılarından teselli çıkar ve bu kitapçığı arkadaşın gibi gör.”

Soren Kierkegaard, din felsefesine ilişkin Ölüm Hastalığı (1847) denemesinde, ölçü ve düzen tanımayan düşünceler taşıyan Werther figüründe “bir inançsızın gerçeklikten kaçışının intihar” olarak değerlendirilmesini eleştirir. Almanya’nın en önde gelen edebiyat eleştirmenlerinden biri olan Marcel Reich-Ranicki, Genç Werther’in Acıları’nı “Kanon” (2002) dizisine almış ve Almanca konuşan her uygar ve eğitimli insanın okuması gerektiğini dile getirmiştir. Olumlu olumsuz birçok eleştiriye karşın, Genç Werther’in Acıları, kendisinden sonra çok sayıda benzer romanın yazılmasını özendirmiştir. Bunların başında da kuşkusuz Thomas Mann’ın 1939’da yayımlanan Lotte Weimar’da adlı romanı gelir.

Werther figürü veya izleği, yalnızca edebiyatla sınırlı kalmamış, örneğin Jules Massenet (1892) ve Arnold Mendelssohn (1912) tarafından operaya da uyarlanmıştır. Ulrich Plenzdorf, bu yazınsal izleği temel alarak Genç Werther’in Yeni Acıları adlı tiyatro oyununu yazmıştır. Bu oyun, 1972’de Demokratik Almanya’nın Halle kentinde sahnelenmiştir. Genç Werther’in Acıları, opera ve tiyatronun dışında birçok kez filmleştirilmiştir. Böylece, Goethe’nin eseri neredeyse bütün sanat dolayımlarını dolaşarak, sanat felsefesi açısından önemli bir kavram olan dolayımlar-arasılık niteliği kazanmıştır.

Bu bağlamda ancak Cervantes, Shakespeare, Gorki, Thomas Mann ve Nâzım Hikmet gibi evrensel yazarların yapıtlarının “dolayımlar-arasılık” niteliği kazandığını vurgulamak gerekir. Gerçek yaşamda Werther figürüne öykünmeler, öncelikle psikolojide kullanılan “Werther efekti” kavramının geliştirilmesine yol açmıştır. Werther böylece Don Kişot, Hamlet ve Don Juan gibi, hem yazınsal alanda, hem de yazınsal alanın dışında kalıcılaşmıştır.

Goethe, Genç Werther’in Acıları’nın toplumsal koşulların bunalttığı genç okurlar üzerindeki olağanüstü etkisini, giderilememiş gereksinmeleri, baskılanmış tutkuları ateşleyerek, patlamaya yol açmasına bağlar. Romanın bu denli derin izler bırakması, kurgusal Werther resimlerinin yaygınlaşmasına, çeşitli nesnelerin üzerine işlenmesine, kısa anlatımla, Werther’in bir “tapınç” figürüne dönüşmesine ortam hazırlamıştır.

Georg Jaeger’in Şubat 2007 itibariyle toparladığı Werther üzerine yazılmış yazılar ve denemeler uyarınca şu niteliklere işaret eder: Werther “töre bakımından hastalıklı, bir dönüşüm döneminin ‘geçiş doğası’ ”, “sanatın kötüye kullanılması”, “yaşamı oyun gibi görme”, “panteizm, din eleştirisi”, “ulaşılması olanaksız özlem ve koşulsuz hakikilik” ve “intiharın psiko-patolojisine ilişkin değerli bilgiler”.

Jaeger’in anılan yazısına dayanarak, bu anlatımların bazılarını açalım. Tarih felsefesi bakımından Werther, yerleşik düzen karşıtlarınca, “çağcıl dünyanın bir öğesi”, “özgürlük” ve “özne olma hakkı”, 1848 Devrimi için tarihten öğrenen ve devrimciye dönüşen bir kişilik, düşünsel bakımdan içi boş burjuva yaşamının karşıtı olarak nitelendirilmiştir.

Werther figürü özellikle “geçiş doğası” kavramı kapsamında çeşitli dönüşüm durumlarını anlatmak için güncelleştirilmiştir. Geçiş doğası taşıyan insanlar, yok olup gitmeye yazgılıdır; çünkü bu tür kişilikler güçsüz, dayanaksız ve hastalıklıdır. Geçiş doğasının özü gereği, eski ölür; ancak ölen, eskiden yeniden doğar. Bu tür kişilikler, içlerinde gelişen ve onları yok olmaya iten karşıtlıkları, çelişkileri uyumlulaştıramaz. Yapabileceklerini istemez, istediklerini yapamazlar.

Sanatın kötüye kullanılması bağlamında öncelikle Kierkegaard’ın Baştan Çıkarıcının Günlüğü (1843) adlı yapıtına gönderme yapılır. Bu yapıtın kahramanı, bitimsiz düşünümselliği içinde “yazınsal yaşamın görevini yapmaya” çalışır. Edebiyatı ve gerçekliği ayırmak yerine, gerçekliği estetik ilkelere göre düzenlemeye uğraşır. Gerçeklikte yazınsal-şiirsel öğeden haz duyar. Bu hazzı, yaşamdan duyulan haz izler. Olmuş olan çözümlemek ve olacak olanı düzenleyerek önceden duyumsamak, öz eylemlerini ve davranışlarını biçimlendirmek ve bunları yönlendirici ölçütlere dönüştürmek, hazzın düşünümüyle olanaklıdır. Kierkegaard’ın anılan günlükte betimlediği “güzeli bayağılaştırarak çirkine/kötüye dönüştürmenin koşulları”, özellikle Aydınlanma döneminin duygularını düşünümlemede hazzı arayan ilk çağdaş insanlar için geçerlidir. Buna ilişkin eleştirel çözümlemeler, Werther ile bağlantılandırılır.

Tüm-tanrıcı olarak Werther ve “din eleştirisi” kapsamında hep şu düşünce öne çıkarılır: Werther’de hayranlık uyandıran şey, “insan gönlünün doğayla iç içe geçirilmesidir.” Din felsefesi açısından “duyumsal tüm-tanrıcılık” ve “duygu tüm-tanrıcılığı” gibi kavramlaştırmalara yol açmıştır. Werther’in, doğanın kucağında sevgi ve şefkat bulduğu varsayılmıştır. 19. yüzyılın panteizm ve ateizm arasında gidip gelen liberalleri, dünya görüşü açısından Werther’i kendilerinden saymıştır.

Ulaşılması olanaksız özlem ve koşulsuz hakikilik ile ilgili şunların altı çizilebilir: Werther figürü, gönlün bitimsizliği ile toplumun koyduğu sınırlılık arasındaki karşıtlığı simgeler. Sınırlı ve koşullu olandan kurtulup, bitimsiz ve sınırsız olana ulaşma istemi, Werther’e özgüdür. Bu yorum uyarınca, Werther, aşkla değil, dünyayla baş edememiştir; çünkü doyurulamayan tözsel duyusal isteklerle başat töresel normlar çatışmaktadır. Bu çatışma, öz-gerçekleştirimi zorlaştırmakta, hatta olanaksızlaştırmaktadır. İntihar, bu olanaksızlığın bir türevidir.

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.