Gerhart Hauptmann – Atlantis

 

Kuzey Almanya Gemicilik Şirketi’nin eski gemilerinden biri olan ve Bremen ile New York arasında sefer yapan kargo gemisi Roland, 23 Ocak 1892’de Bremen’den yola çıktı.

Roland, İngiliz tersanelerinde inşa edilmişti; daha yakın dönemlerde Alman tersanelerinde inşa edilen gemilerin salon ve kabinlerinde yer alan, haz vermeyen karmaşık rokoko tarzı abartılı derecede gösterişli süslemelerden yoksundu.

Gemi mürettebatı; kaptan, dört görevli, iki üst düzey mühendis ve asistanları, ateşçiler, kömürcüler, yağcılar, bir gemi kâtibi, baş kamarot ve yardımcısı, şef ve yamağı, bir de doktordan oluşuyordu. Ayrıca bu yüzen dev hanenin refahından sorumlu olan birkaç denizci, kadınlı erkekli garsonlar ile iki kabin görevlisi ve bir de hemşire vardı. Gemiye yüklenen kargodan sorumlu bir memur da bulunmaktaydı. Gemi, Bremen’den yola çıkan yüz kabin yolcusu taşıyordu fakat güvertedeki insan sayısı dört yüzdü.

Henüz bir gün öncesinde Roland’ın varlığından haberi dahi olmayan Frederick von Kammacher, kabin rezervasyonu yaptırmak için Paris’ten telgraf çekti. Vakit darlığı onu sıkıştırıyordu. Şirketten kabinin rezerve edildiğine dair haber aldıktan sonra kendisini saat 12 sularında Havre’a götürecek trene yetişmek için yalnızca bir buçuk saati vardı. Havre’dan Southampton’a geçti. Geceyi çok sayıda insanın sıkış tepiş kaldığı acınası salonlardan birinde, bir ranzada geçirdi. Yine de bütün gece uyuyabilmiş, yolculuk ise olaysız tamamlanmıştı.

Şafak vakti, ta ki gemi Roland’ı bekleyeceği Southampton limanına girene dek, güverteden İngiltere’nin belli belirsiz seçilen kıyı hattının giderek yaklaşmasını seyretti.

Gemicilik ofisinde kendisine, Roland’ın ancak akşamüstü Southampton’a ulaşacağı ve saat 7’de görüş menziline girer girmez yolcuları gemiye taşıyacak bir teknenin iskelede olacağı bildirildi. Bu da kasvetli, yabancı bir kasabada, termometrenin -10 dereceyi gösterdiği bir havada boş boş geçirilecek on iki saati olduğu anlamına geliyordu. Frederick, otellerden birinde bir oda tutmaya ve mümkünse bu sürenin bir miktarını uyuyarak geçirmeye karar verdi.

Bir dükkânın vitrininde Port Said’den ithal Simon Arzt marka sigaralar ilişti gözüne. Dükkâna girdi, içeride genç bir kız yerleri süpürüyordu. Sigaralardan yüzlerce aldı, bunu yapmasını söyleyen, eğlence arzusundan ziyade hissiyattı. Simon Arzt sigaraları olağanüstüydü, içtikleri arasında en iyisiydi fakat onun için taşıdıkları önem bu meziyetlerinden kaynaklanmıyordu.

Yeleğinin cebinde timsah derisinden bir portföy taşıyordu. Bu portföyün içerisinde, başka şeylerin yanı sıra, Paris’ten ayrıldığı gün eline ulaşan bir mektup vardı:

2

Sevgili Frederick,

Faydası yok. Harz’daki sanatoryumdan ayrıldım ve her şeyini kaybetmiş bir adam olarak ailemin evine döndüm. Heuscheuer Dağları’ndaki o lanet kış! Tropik ülkelerde geçirdiğim zamanın ardından kendimi öyle bir kışın pençesine atmamalıydım. Elbette, en fenası da benden önceki çalışanın kürküydü. Bu talihimi onun kürküne borçluyum. Umarım o kürkü cehennemde itinayla yakarlar. Kendime defalarca tüberkülin enjekte ettiğimi ve pek çok kez basil kustuğumu söylememe gerek yok. Fakat kalanlar, ölümcül hastalığa tutulmama yine de yetti.

Esas konuya geleyim. Vasiyet mevzuunu halletmem gerek. Görüyorum ki, sana üç yüz Mark borcum var. Tıp eğitimimi senin sayende tamamlayabildim. Şüphesiz, yardımların beni sefaletten pek kurtaramadı fakat tabii ki elinden geleni yaptın, işin tuhafı şimdi hepsi boşa çıktı. En çok canımı sıkansa sana borcumu ödeyememe düşüncesi.

Bildiğin gibi babam bir devlet okulunda müdür ve bir miktar birikim yapmayı başardı. Lakin benden ayrı beş çocuğu daha var ve hiçbirinin geliri yok. Babam beni, kârlı bir dönüş getirecek sermayesi olarak görüyordu. Hemen kavradı hem sermayesini hem de kârını yitirdiğini.

Uzun lafın kısası, ne yazık ki, benim sırtlanamayacağım sorumluluklar babamı ürkütüyor. Ah! Ah! Ne yapacağım ben? Bendeki alacağından vazgeçmen mümkün mü?

Pek çok kez, eski dostum, yolun üçte ikisini aştım ve uğradığım şehirlerde bilimsel yönüyle ilgi uyandıracak notlar bıraktım sana. O büyük anın ardından, öteki dünyadan sesimi duyurabilirsem benden tekrar haber alacaksın.

Neredesin? Hoşça kal. Geceleri gördüğüm karmakarışık rüyalarda sen hep denizlerde, bir gemide yol alıyorsun. Denizaşırı bir seyahate çıkma niyetinde misin?

Ocak ayındayız. Nisan havasından tedirginlik duymak zorunda olmamanın bir nevi avantajı yok mu? Seni selâmlıyorum, Frederick von Kammacher.

Dostun George Rasmussen.

Frederick elbette hiç zaman kaybetmeden Paris’ten çektiği telgrafla, kahramansı bir ölümü kucaklayan ve sağlığı yerinde olan babası için kaygılanan dostunun yüreğine su serpti.

Frederick von Kammacher’in zihnini meşgul eden şahsi sorunları olmasına rağmen düşünceleri sık sık cebindeki mektuba ve ölmekte olan arkadaşına yoğunlaşıyordu. Otuz yaşlarında, düşünce dünyası kuvvetli birisi için, son birkaç senede yaşadıkları aklında önemli ölçüde yer eder. Frederick’in kendi hayatında da trajik gelişmeler yaşanmıştı; şimdi ise trajedi, dostunun hayatına sıçramıştı, hem de çok daha korkunç bir trajediydi bu.

İki genç adam birkaç sene birbirlerinden ayrı kalmışlardı. Yine bir araya gelerek birlikte birkaç mutlu hafta geçirmişler, özgürce fikir istişaresi yaparak görüşmelerine zenginlik katmışlardı. O haftalar ikisinin de kariyeri için benzer dönemlerin başlangıcı oldu. Rasmussen’in bizzat üretim yerinden getirdiği Simon Arzt sigaraları üzerine düşen rolü, Frederick von Kammacher’in konforlu evindeki küçük çaplı kış kutlamalarında oynamıştı.

Frederick, rıhtım yakınlarındaki Hofmann Otel’inin okuma odasında ona bir mektup yazdı.

Sevgili George,

Parmaklarım nemli ve soğuk. Kırık bir tükenmez kalemi sürekli küf tutmuş mürekkebe batırıyorum fakat sana şimdi yazmazsam üç hafta boyunca benden haber alamayacaksın. Bu akşam Kuzey Almanya Gemicilik Şirketi’nin gemisi Roland’a biniyorum.

Rüyaların da bir anlam olmalı. Seyahatimden sana birileri bahsetmiş olamaz. İki saat öncesinde kendim bile bilmiyordum.

Yarından sonraki gün, ikinci seyahatinin ardından bir dolu öykü, fotoğraf ve Simon Arzt sigaraları ile Bremen’den doğrudan yanımıza geldiğinden bu yana bir sene oluyor. İngiltere’ye henüz ayak basmıştım, karaya çıktığım yerin az ötesinde bir dükkân vitrininde en sevdiğimiz markayı gördüm. Elbette bir miktar aldım ve şu anda bu mektubu yazarken eski günlerin hatırına bir tane içiyorum. Ne yazık ki, kaç sigara yakarsam yakayım şu anda içinde yazdığım bu iğrenç okuma odası ısınmak bilmiyor.

Baht kapımızı çaldığında iki haftadır bizimleydin. Görünen o ki, ikimiz de kapıya koştuk ve soğuk vurdu bizi. Beni sorarsan evimi sattım, işimden ayrıldım ve üç çocuğumu yatılı okula verdim. Karımı sorarsan başına gelenlerden haberdarsın.

Lanet olsun! Bazen geçmişi düşünmek insanın içini ürpertiyor. İkimiz de rahatsızlanan meslektaşımızın görevini senin devralmanın harika bir fikir olduğunu düşünmüştük. Onun kürkü ve kızağıyla hastalarını ziyaret etmek için oradan oraya koşuşturman canlanıyor gözümde. O öldüğünde, taşra doktorlarının kıt kanaat geçimiyle hep alay etmemize rağmen senin o bölgeye taşra doktoru olarak yerleşmene en ufak bir itirazım olmamıştı.

Hiçbir şey umduğumuz gibi olmadı.

Hatırlıyor musun Heuscheuer Dağları’nı adeta istila eden saka kuşları sıradan şakalarımıza ne sık malzeme olurdu? Kurumuş bir çalılığa ya da ağaca yaklaştığımızda, dalları öne arkaya sallanır ve altın yapraklar saçardı. Biz de bunu altın dağları diye yorumlardık. Pazar günleri dışarı çıkan avcılar çok sayıda sattığından, bir de içki düşkünü aşçım iyi pişirdiğinden, akşam yemeklerinde saka kuşu yerdik. O zamanlar doktor olarak kalmayacağına yemin ediyordun. Fakir hastaların paralarıyla geçinmeyecektin; devlet seni maaşa bağlayacak ve sana yüklü miktarda erzak verecekti, sen de fakir hastalarının un, şarap, et ve diğer gereksinimlerini karşılayacaktın. Şimdi ise, doktorluk mesleğinin kötücül ruhu, minnettarlığını göstermek için sana bu darbeyi indirdi. Fakat iyileşmelisin.

Ben Amerika’ya gidiyorum. Bir dahaki görüşmemizde nedenini öğreneceksin. Karıma hiçbir faydam yok. Binswanger’ın yanında emin ellerde. Üç hafta önce ziyaret ettiğimde, beni tanımadı bile.

Geri dönmemek üzere mesleğimden ayrıldım ve hem tıbbi hem de bakteriyolojik çalışmalarıma son verdim. Biliyorsun, şansım yaver gitmedi. Bilimsel itibarım yıkıldı. Diyorlar ki inceleyip hakkında yazdığım şeyin heyecan verici tarafı, antraks organizması değil de yanılsama imiş. Her neyse, bu mesele artık umurumda değil.

Bazen dünyanın bize oynadığı budala oyunlar beni tiksindiriyor ve İngilizlerin huysuzluğuna yakınlık duyuyorum. Neredeyse tüm dünya, ya da en azından Avrupa, bir istasyon büfesindeki soğuk yemeklere döndü, iştahımı hiç kabartmıyor.

Ölmekte olan dostuna hitaben yürekten satırlarla mektubu tamamladı ve göndermesi için bir Alman postacıya teslim etti.

Odası buz kesiyordu, pencereler ise buz tutmuştu. Üzerini çıkarmadan, kocaman, buz gibi iki yataktan birine uzandı.

Hiçbir koşulda, bir gece yolculuğunu arkasında bırakmış ve önünde onu bekleyen denizaşırı bir yolculuk olan bir yolcunun ruh hali pek kıskanılası değildir. Frederick’in içinde bulunduğu durum, zihnini dolduran, birbirini peşi sıra itip kakan, acı dolu ve geçimsiz hatıralar sayesinde daha da kötü bir hal aldı. Ertesi günler için gücünü toplamak adına uykuya dalmayı yeğlerdi fakat uzandığı yerde, gözlerinin açık ya da kapalı olmasına aldırış etmeksizin geçmiş olaylar tüm canlılığıyla gözünde canlanıyordu.

Genç adamın yirminci yaşı ile otuzuncu yaşı arasındaki kariyeri, sınıfının tayin ettiği geleneksel çizgiden hiç kopmamıştı. Hırs ve alanındaki müthiş uzmanlık ona saygıdeğer bilim insanlarının güvencesini kazandırmıştı. Profesör Koch’a asistanlık etmiş ve aralarındaki dostane bağları zedelemeden Münih’te Koch’un rakibi Pettenkofer’in yanında birkaç dönem eğitim görmüştü. Sıtmayı araştırmak için Roma’ya gittiğinde, Bayan Thorn ve onun sonraları eşi olan, şimdiyse akli dengesini yitiren kızıyla tanıştı. Angèle Thorn, onun küçük çaplı varlığına hatırı sayılır bir katkıda bulunmuştu. Angèle’nin narin bünyesi onu ve Frederick’i dünyaya gelen üç çocuklarıyla beraber sağlıklı bir dağ kasabasına taşınmaya zorladı. Bu değişiklik Frederick’in bilimsel çalışmalarının ya da mesleki irtibatlarının kesilmesine neden olmadı.

Böylece Münih ve Berlin başta olmak üzere diğer bilim merkezlerinde de önde gelen bakteriyologlardan, kariyeri sorunsal aşamaları geride bırakmış biri olarak kabul görmüştü. En çok eleştirildiği nokta –ki bu yalnızca şüpheyle başını sallayan bir grup yavan bilim insanının görüşüydü- edebiyata ilgi duyması idi. Şimdi ise, yarıda bıraktığı çalışması ortaya çıktı ve büyük düşüşünü yaşadı. Önde gelen bilim insanları hep bir ağızdan alan dışı ilgilerinin Frederick’i zayıflattığını ve genç dâhiyi kendini yok etme yoluna sürüklediğini söylüyorlardı.

Frederick, İngiliz otelindeki buz kesen odasında geçmişi düşünüyordu.

“Mirelerin hayatıma işlediği üç ipliği görüyorum. Bilimsel kariyerimi temsil eden ipliğin kopması beni tamamen ilgisiz kılıyor. Diğer ipliğin kanlar içinde koparılması” –aklında karısına duyduğu sevgi vardı- “ilkini önemsiz kılıyor. Fakat halen gelecek vaat eden genç nesil bilim insanları arasında bir yerim olmasına rağmen, üçüncü iplik –hâlâ bütün ve ruhumu canlı bir tel gibi delip geçiyor- bilim alanındaki tüm hırslarımı ve tüm uğraşlarımı sıfırlardı.”

Üçüncü iplik bir tutkuydu.

Frederick von Kammacher, Paris’e bu tutkudan kurtulmak için gelmişti. Bu tutkunun kaynağı, İsveçli bir dans öğretmeninin on altılık kızı, onu iradesine karşı tutsak ediyordu. Tutkusu, son safhasına erişmiş bir hastalığa dönüşmüştü; nedeni, muhtemelen son dönemlerde yaşadığı bunaltıcı olayların, onu erkeklerin aşkın zehrine karşı en savunmasız olduğu bir hale sokmuş olmasıydı.

Onu Berlin’de kızla ve babasıyla tanıştıran, doktor arkadaşlarından biriydi. Daha sonra Frederick’in sırrından, içine sığmayan aşkından haberdar olunca, genç kız ve babasının adresindeki değişiklikleri aşka düşen adama haber vermeyi görev edinen de bu arkadaşıydı.

Doktor von Kammacher’in hafif bavulu, uzun bir yolculuk için itinalı bir hazırlık yapmadığını gösteriyordu. Bir çaresizlik anında ya da daha ziyade tutkularını dizginleyemediği bir anda, İsveçli ile kızının 23 Ocak’ta Bremen’den Roland’a bindiğini haber alınca kendisi de alelacele Southampton’dan Roland’a yetişmeye karar vermişti.

*Bu okuma parçasının yayını için Altın Bilek Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.