Geride Kalan

“Kentlerin de yaşamları vardır kendilerince… Limanına binip gidilemeyen gemilerin demirlediği, bozacıları, şıracıları, şambalisi, boyozu, kapı önü oturmaları, göğü tutan Hıdırellez ateşleri, ünsüz ünlüleri ile bir kente, İzmir’e ve geçmişe dair damıtılmış anıların kitabı Geride Kalan…” Geride Kalan’dan Tahan Var Pekmez Var başlıklı bölümü sunuyoruz. 

Tahan Var Pekmez Var

Kapı önü oturmalarının yerini tutmasa da sonbahar ve kış akşamlarının da kendine özgü bir hoşluğu, farklı bir keyfi vardı. Sobaların üstünde kestane, altlarındaki küllükte patates pişirilir; mısır patlatılır, tahan pekmez satıcılarının uzaktan uzağa duyulan ve yanık bir türküyü, sıla özlemini çağrıştıran “Tahan var pekmez vaaaar!” diye seslenişleri bende hüzne benzer garip bir duygu uyandırırdı. Onlar da bozacılar ve yoğurtçular gibi kış aylarında İzmir dışından gelirler, evlerin bodrum katlarında toplu halde yaşarlar, havalar ısınınca da memleketlerine dönerlerdi.

Tahan pekmezcilerin ölçekleri yarım litrelik ve daha küçük ölçeklerdi. Çukur tabaklara önce iki ölçü tahan, ardından bir ölçü pekmez konur; tahin üzerine dökülen pekmez tabaklarda ebruyu anımsatan görüntüler oluşurdu. Bozacıların ölçekleri yarım litreden başlar, yarım litreden iki su bardağı boza çıkardı. Ayaz, yağmur demeden kapının önünde satıcıların ölçeklerindeki bozanın iyice süzülmesi sabırla beklenirdi. Vakit gelip de üzerine tarçın serpilen bozalar içildikten sonra mutfağa gidip kaşık almaya üşenilir, bardaklar başlara dikilip içlerine sıvanmış kalan kısmın süzülüp akması için sabırla beklenir; en sonunda da diller olabildiğince uzatılıp -çaktırmadan- bardakların içi bir güzel yalanırdı.

Sonbaharın geldiğini akşamları uzaktan uzağa duyulan ve giderek yaklaşan sesleri ile önce tahan pekmezciler mi yoksa “Ekşi tatlı boza! Bozaaa kaymak!” diye bağıran bozacılar mı haber verirlerdi bilemiyorum. Hatırladığım, sokaktan geçen satıcılardan tahan pekmez alırken pimpiriklenmeyen annemin, iş bozacılardan boza almaya gelince “Kim bilir nasıl yapıyorlar!” diyerek pek istekli davranmadığı. Çünkü sütçülerin süte su katmakla suçlandıkları o günlerde, bozacıların da bozayı cin darısı yerine ekmek artıkları ile yaptıkları söylentisi oldukça yaygındı. Bozacılar, arada sırada da olsa -annemin ısrarlarıma dayanamadığı günlerde- bizim kapının önünde de dururlar; annem de bazen dayanamaz bozanın tadına bakmamazlık etmezdi.

Kış akşamlarının en eğlencelisi yılbaşı akşamlarıydı. Özene bezene hazırlanan sofraları süsleyen yemekler yendikten sonra hep birlikte tombala, fırdöndü, papaz kaçtı, salonda at yarışı gibi oyunlar oynanır; tebeşire benzeyen bir şey yakılarak evin içinde kar yağdırılır(!) saat on ikiye kadar oturulur; gülünüp eğlenilirdi. Tombala ve papaz kaçtı sadece yılbaşı akşamları oynanmazdı. Koca dayıları ziyarete gittiğimiz kış akşamlarının da değişmez eğlencesiydi bu oyunlar. Ama en çok tombala oynardık. Her seferinde iyice karıştırdığı küçük siyah torbadan numaraları koca dayı çeker, hemen okumaz, hepimizi meraklandırıp ağzının içine baktırırdı. Kırk dört numaranın adı “katır katır”, doksan numaranınki de “grand papa”ydı. Çaktırmadan tahtadan tombala taşları üzerindeki kabartma rakamları parmak ucu ile yoklayıp kendi kartelasındaki sayıları bulmaya çalışır, iş uzayıp itiraz ettiğimizde de “Biz Galiçya’da böyle oynardık. Ağır ağır… Macarisko dobra Türko dobra” deyip hemen işi şakaya vururdu.

Galiçya, Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin savaştığı, bugünkü Polonya ile Ukrayna arasında yer alan önemli cephelerden biri. Koca dayının görevli olduğu Osmanlı Kolordusu, 1914 – 1917 yılları arasında burada Almanlar, Avusturyalılar ve Macarlarla birlikte Ruslara karşı savaşmış ve binlerce şehit vermiş. Tombala oynamadığımız soğuk kış akşamları Galiçya’da nasıl savaştıklarını, trenlerle cepheden cepheye gidişlerini, kaya kadar sert şeker ve kaya tuzu topaklarını keserle nasıl parçaladıklarını dinlerdik dokuz yıl askerlik yapmış koca dayıdan. En iyi Macarlarla anlaşırlarmış. Macarlar bizimkileri, bizimkiler de Macarları severlermiş. “Macarisko dobra, Türko dobra!” derlermiş birbirlerine…

Anlattığı anıların içinde, ben en çok “borazan çalan yatır” olayını sever, tekrar tekrar dinlemekten hiç bıkmazdım. Sadece ben değil, annem babam da! Rus işgalinden kurtardıkları kasabayı ele geçirdikleri günün gece yarısı, bir borazan sesiyle nasıl uyandıklarını; ne yapacaklarını şaşırıp, nasıl kala kaldıklarını öyle güzel anlatırdı ki!.. Hikâyeye doyamaz, her seferinde can kulağı ile dinlerdik. Koca dayı, rüştiye mezunu olduğu için rütbeli! Borazan sesi ile çadırından fırlayıp “Bu ses de neyin nesi?” diyerek hemen birkaç askeri keşfe çıkarmış. Çıkarmış ama hepsi de ne olup bittiğini anlayamadan geri dönmüş.

Ertesi gün anlaşılmış işin iç yüzü. Meğer borazanı çalan kasabanın tepesindeki türbenin yatırıymış! Geceleri türbeyi aydınlatan kandillerin yağı bittiğinde bu sözde yatır başlarmış gece yarısı olduğunda borazan çalmaya. Kasabanın ahalisi de “Eyvah yatırın tepesini attırdık yine!” deyip ertesi gün yemeyip içmeyip türbeye zeytinyağı götürürmüş. O günleri yeniden yaşar gibi durup gülerdi söz buraya geldiğinde. O kadar güzel anlatırdı ki kendimizi tutamaz, hikâyenin sonunu bildiğimiz halde her seferinde “Eeee?” diye sormadan edemezdik. Gordium’un çözülmez düğümünü bir kılıç darbesi ile çözen Büyük İskender gibi yanıtlardı sorumuzu: “Eee’si… Diktim iki tane nöbetçi türbenin başına, bir daha sesi çıkmadı mübareğin!” deyip basardı kahkahayı.

Kimi kaynaklara göre on dokuz bin, kimi kaynaklara göre on beş bin şehit verdiğimiz Galiçya Cephesi’nde yaşadıkları öylesine etkilemişti ki koca dayıyı, hayatı boyunca unutamadı.

Dokuz yıl süren askerliğinin tümü Galiçya’da geçmemişti kuşkusuz, ama nedense hep lafı döndürüp dolaştırıp Galiçya’ya getirirdi. Hastanede son nefesini verirken bile hep Galiçya’yı sayıklamış. Doktorlardan hemşirelerden öğrenmiştik “Galiçya neresi?” diye sorduklarında. Bilmiyorlardı Enver Paşamızın “Alamanların” hatırına bizi içine attığı cehennem ateşinin bir adının da Galiçya olduğunu. İnadı yüzünden Sarıkamış’ta doksan bin askerimizin düşmana bir mermi bile atamadan donarak can verdiğini bilmedikleri gibi…

Akşamları -yaz olsun kış olsun- öylece, haber filan vermeden kalkıp giderdik koca dayılara ziyarete. Konu komşuya da “Müsaitseniz annemle babam, size gelmek istiyorlar” diye önceden haber verdikten sonra. Uzak semtlerdeki eş dostla çocuklar aracılığı ile haberleşmek mümkün olmadığından, -önceden sözleşilmemiş ise- çat kapı baskınlarına dönüşürdü bu ziyaretler: “Aa! Kimler gelmiş ayol! Buyurun, buyurun!”

Onca yol gidildikten sonra “kapı duvar” durumları ile karşılaşıldığında az biraz bozum olunursa da pek umursanmaz, kapının altından bir kartvizit atılıp; ters yüz geri dönülürdü. Kart vizit kullanmayanlar da bu habersiz ziyaretleri kanıtlamak için kapıların orasına burasına, bulamazlarsa anahtar deliklerine kâğıt ya da küçük bir çöp parçası sokuştururlardı. “O gece gelen siz miydiniz? Aşk olsun! Az daha kapıyı açamayıp sokakta kalacaktık!..”

Kış aylarının vazgeçilmezlerinden biri de parazit marazit demeden can kulağı ile dinlenen radyolardı. Çoğu evde çocukların erişemeyecekleri yerlerde dururdu radyolar. Evin büyükleri tarafından açılıp kapanırdı. Bizim evde de geçerliydi bu kural. Üzerinde M. Alim Şenocak ve Oğulları yazılı küçük bir metal plaka olan Mediatör marka radyoya küçükken dokunmam kesinlikle yasaktı. Bir yılbaşı günü, kütüphanenin emektarı Mustafa Efendi’nin kucağında gelmişti evimize o güzel radyo. Çok küçüktüm ama koyu lacivert renkli, metal düğmeli üniforması ve kucağında radyo ile Mustafa Amca’nın eve gelişi sanki dünmüş gibi hâlâ gözlerimin önünde.

O akşam, iki buçuk yıl askerlik yaptıktan sonra Sarıkamış’tan dönen Mehmet dayımı kapıda gördüğümüzde yaşadığımız sevinç ve coşkuyu da hiç unutmadım. Dayım, anneanneme gönderdiği mektupta “yılbaşında oradayım” diye yazmış; teskeresini alır almaz, yollar kardan kapalı olduğundan Sarıkamış’tan Kars’a kadar yürüyüp yılbaşı akşamı bizimle birlikte olmayı başarmıştı. Kendine özgü, dediğim dedik bir adamdı benim Mehmet dayım. Kafasına bir şey koymaya görsün, muhakkak yapardı.

Radyo programlarının en hası, değişmez efektörü Tahsin Temren olan ve tok bir sesin “Mikrofonda Tiyatro!” anonsu ile başlayan temsil saatiydi. Salı günleri akşam haberlerinden sonra -o yıllarda haberlere ajans denirdi- Ankara Radyosu’nda yayınlanırdı temsil saati. Yıllar sonra kendisi ile birlikte çalışmış olmaktan onur duyduğum Feridun Fazıl Tülbençi’nin çarşamba akşamları aynı saatte yayınlanan “Kahramanlar Geçiyor” adlı programı da en az temsil saati kadar ünlüydü. Bağdat’ta şehit düşen Genç Osman’ın annesinin cepheden dönen askerlerin önünü kesip oğlunu soruşu ve askerlerin verdiği yanıt hâlâ kulaklarımda: “- Osman’ım nerede yiğitler? Osman’ımı gördünüz mü? – Arkada ana, arkada..” Ve bu repliklerin arkasından başlayan, davullar dövülerek söylenen o yaman türkü: “Genç Osman dediğin bir küçük uşak / Beline bağlamış ibrişim kuşak / Askerin içinde birinci uşak / Allah Allah deyip geçer Genç Osman…”

Oyunlarda rol alan sanatçıların adları o yıllarda da mikrofona geliş sırasına göre söylenirdi radyo oyunlarında. Pazar günleri İstanbul Şan Sineması’ndaki konserler, İstanbul Radyosu’ndan naklen yayınlanır; Muzaffer Hepgüler, Meşhedi fıkraları anlattığı programlarını “Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim; ortancalara bir şey yohhh!” diyerek bitirirdi. Orhan Borar ve Sihirli Kemanları’na hemen hemen hepsinde Altan Erbulak’ın rol aldığı skeçlere yer verilen eğlence programlarında Celal Şahin de akordeonu ile “Kırmızı yanınca dur, sarı yayınca bekle, yeşil yanınca geç, geç hanım teyze…” diyerek İstanbul’un trafik keşmekeşinden yakınırdı.

İstanbul Radyosu’nda yayınlanan Andre Maurois’nın yazdığı, Avni Dilligil’in mikrofona koyup sunduğu Evlilikte Saadet adlı dizi de yine o radyolu yılların geride kalanlarından. Bir de herkesin saatlerini ayarlandığı, Memleket Saat Ayarı’nın gong sesi…

Radyolardaki programların gün içindeki yayın saatlerini öğrenmek için günlük gazetelere bakılır; programların yanı sıra ses ve saz sanatçıları ile ilgili haber ve röportajlara, programlara yönelik eleştirilere ilgi duyanlar da bu meraklarını Radyo Dünyası, Radyo Magazin, Radyo Haftası ya da Radyo Alemi gibi dergilerle giderirlerdi. Radyolu yılların ünlü radyo magazin dergileriydi bunlar. Kapaklarını çoğunlukla mayolu kadın ses sanatçılarının az buçuk erotik fotoğraflarının süslediği bu dergilerin hepsi de ilk bakışta birbirine benzerdi.

Ankara Radyosu’nu rahatlıkla, İstanbul Radyosu’nu az buçuk parazitli dinlediğimiz 1950’li yıllarda İzmir Radyosu’nun yayınları öğleden sonra saat üçte başlar, akşamları da erkenden biterdi. Ankara ve İstanbul radyoları da belirli saatlerde yayın yaparlar; öğleden sonra yayınlarına ara verilerdi. Yayın süreleri kısıtlı, sesi parazitli de çıksa dünyaya açılan pencerelerimizdi o lambalı radyolar. İbreleri ile azıcık oynandığında insanlar bir anda kendilerini bambaşka bir alemde buluverir, farklı dillerdeki konuşmaları, müzikleri, “acaba nece” diye merak eder, çeşitli tahminler yürütürlerdi. Moskova Radyosu ile Doğu Berlin’den yayın yapan Bizim Radyo’yu dinlemek ise resmen yasaktı.

Benim en sevdiğim programlar, cumartesi günleri öğleden sonra yayınlanan çocuk saati programlarıydı. İzmir Radyosu’nun Küçük Dinleyicilerle Başbaşa adlı programı saat üçte başlardı. Radyonun yanına iyice yanaştırdığım iskemleden saat dörde kadar yerimden kalkmazdım. Sonra sıra, Ayşe Abla’nın Ankara Radyosu’nda saat beşte başlayıp altıda biten Çocuk Saati programına gelirdi. Sonraki yıllarda saat dört ile beş arasında İstanbul Radyosu’nun çocuk saati yayınlanmaya başladı. Ve ben yıllarca her cumartesi günü üç saat radyonun başından kalkmadan o programları dinledim.

İzmir’de, İzmir Radyosu’ndan başka gündüz saatlerinde yayın yapan iki radyo daha vardı: Mithatpaşa Erkek Sanat Enstitüsü’nün radyosu ile Polis Radyosu. Polis Radyosu’nda sürekli kayıp ve bulunmuş eşya duyuruları yapılır, uyarıcı programlar ile şarkı ve türküler yayınlanırdı. Müzeyyen Senar’ın Ninni’si yayınlandığında hüzünlenir, gözlerim dolu dolu olurdu. Öylesine içten söylerdi ki Müzeyyen Hanım, içlenmemek mümkün değildi: “Ah yine o menekşe gözler aralı / Oya kirpiklerde yaşlar sıralı / Uyu ey gönlümün nazlı maralı / Susun garip kuşlar, ötmeyin susun / Yetimler güzeli yavrum uyusun…”

Kore Savaşı başladıktan sonra Kore’de savaşan askerlerimiz ile ailelerinin haberleştiği Memleketten Selam adlı program yayınlanmaya başladı radyodan. Hayal meyal hatırlıyorum askerlerin ve ailelerinin mektuplarının okunduğu o programlarından bazılarını. Türkiye Marshall Planı ile Nato Saati programlarını da. 1953 yılının 4 Nisan günü sabaha karşı batan Dumlupınar Denizaltısı ile ilgili üç gün süren yayını ise unutmam mümkün değil.

Umutla beklemiştik denizaltındaki subay ve askerlerimizin kurtarılmalarını. Ne yazık ki kurtarılamadılar. Denizaltı ile bağlantı kesildiğinde ailecek nefeslerimizi tutmuş radyoyu dinliyorduk. Bir an ne yapacağımızı bilemeden öylece kalakaldık. Sessizliği gözleri dolan babam bozdu: “Birbirlerini vurmaktan başka çareleri kalmadı.” Şehit denizcilerimizin son sözleri “Vatan sağ olsun!” olmuştu. O yıl ailecek radyonun başında göz yaşlarımızı tutamayıp dinlediğimiz bir başka naklen yayın da 10 Kasım günü Atatürk’ün naaşının Etnografya Müzesi’nden Anıtkabir’e naklediliş töreniydi.

1950’li yılların sonunda radyo günleri giderek kabusa dönüşmüş, özellikle haber saatlerinde radyoyu açmak kimsenin içinden gelmez olmuştu. Nedeni de Vatan Cephesi’ne katılanların adlarının ardı arkası kesilmeden radyolardan ilan edilmesiydi. Haber bültenlerinin sonunda okunan o uzun listelerdeki adların gerçek olmadığı, mezar taşlarında yazılı isimlerin bu listelerde yer aldığı inancı toplumun bir kesiminde giderek yaygınlaşmaya başlamıştı. Radyo, iktidarın propaganda aracına dönüşmüştü. Gazetelerde kimi yazarların sütunlarının boş yayınlanmaya başladığı, doksan yaşındaki gazeteci Hüseyin Cahit Yalçın’ın hapse atıldığı o yıllarda tadı tuzu kalmamıştı.

İhtilalden sonra Yassıada Duruşmaları yayınlanmaya başladı radyolarda. Bu duruşmaların bir yıl boyunca her akşam banttan yapılan yayınlarını da unutmak mümkün değil. Salim Başol’un sesi hâlâ kulaklarımda: “Sanıklar getirildiler. Bağlı olmayarak yerlerine alındılar. Müdafiler hazır. Açık olarak duruşmaya devam olundu.” Bebek Davası, Köpek Davası, Dolandırıcılık Davası…

27 Mayıs 1960 sabahı “Kurtulduk!” diye beni yatağımdan uyandıran babamın, bu yargılama ve yayınlarla Adnan Menderes, Celal Bayar ve arkadaşlarının itibarsızlaştırılmasına isyanını ve yanaklarından sessizce süzülen o gözyaşlarını da hiç unutmadım! 1950 ve 1954 yıllarında Demokrat Parti seçimi kazandığında CHP’li olduğu için evinin önünde üç gün davul çalınan adamdı ağlayan.

Adnan Menderes’i Cumhuriyet Halk Partisi’nden Aydın milletvekili seçildiği günlerden, Celal Bayar’ı hem partiden hem de İzmir Milli Kütüphane’nin kurucularından olduğu için yakından tanırdı babam. Yassıada Duruşmaları’nı dinlerken “Olmaz böyle şey… Olmamalı!” deyişine o günlerde pek bir anlam verememiştim. Demokrat Parti’nin uyguladığı politikalara karşı olduğu halde neden bu kadar üzüldüğünü anlayamamış; adalet duygusunun neden o kadar incindiğinin ayırdına varamamıştım. Meğer gözlerinden dökülen o yaşlar, çok sevdiği İsmet Paşası’nın demokrasi düşünün tuzla buz olup etrafa saçılan parçalarıymış.

-Sen ne diyorsun Kemal?

-Kaybedeceğiz Paşam.

-…..

-Daha çok erken değil miydi Paşam?

-Peki, sence kaç yıl lazım?

-Yüz yıl, Paşam.

-Üzülme, Kemal; doksan dokuz yıl kaldı.

Böyle demiş çok partili düzene geçmek için daha yüz yıl gerek diyen babama İzmir’e geldiğinde İsmet Paşa.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Bence Kitap’a teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.