Girifl – Mark Nixon

“İnsanın yüreğindeki ve zihnindeki karanlık yerlere dokunuyor Samuel Beckett bu eserinde: Ölüm, hayat, doğa, varlık, eylem, zaman, anlam… Beckett bu eski fakat hâlâ etkisini sürdüren puslu alanlara elindeki neşterle ince kesikler atarken, insani varoşulun gelip geçiciliğine, değersizliğine, anlamsızlığına ilişkin duygu ve düşünceler de işte bu neşter kesiklerinden sızıyor. Sızmalara patlamalar eşlik etmiyor, aksine asude bir akış söz konusu. İniltiyi andıran, kırılıp dağılan kelimelerse hep aynı kör noktaya, yani ölümün soğuk zaferine ulaşıyor, ama ölüm toprak altında dahi ruhlara huzur vermiyor: Ölüler zor ölür, öteki dünyaya davetsiz girenlerdir onlar, buldukları yere yerleşmek zorundadırlar, çamurun içine inen kuyulara ve kapaklı deliklere, ta ki arazinin efendisi çok uzun süren bir kabul sürecinin ardından onlarla ilgilenme işini yükleninceye kadar. O zaman ölüler arasında şüphesiz ki serbest hale gelirler, o zaman dertleri biter, doğal dertleri yani. Trajik olanın da komik olanın da artık hükmünü yitirdiği, mevcut anlamların ve değerlerin hızla çözülüp dağıldığı, eylemin mümkün olmadığı, kara yazgının egemenliğini büsbütün ilan ettiği bir eşikte; “doğal dertlerinin” yükünden kurtulmaya çalışan insanın çaresizliğini işliyor Beckett, o her zamanki kurucu “gaddarca” tavrıyla…” Echo’nun Kemikleri için Mark Nixon’ın yazdığı sunuş yazısını paylaşıyoruz.

girifl

Londra’daki Chatto & Windus yayınevi 25 Eylül 1933’te Beckett’in Aşksız İlişkiler  adlı öykü seçkisini yayımlamak üzere kabul etti. Beckett’e mektup yazan, Chatto’nun editörü Charles Prentice, ona metnin içeriğini çoğaltarak “kitaba katkıda bulunacak” bir öykü daha ekleyebilir mi diye sordu. Beckett bunu kabul etti ve seçkiyi sonlandıracak, “bitiş hikâyesi” dediği, Echo’nun Kemikleri  başlıklı bir öykü yazmaya koyuldu. Ama Prentice, öyküyü aldıktan üç gün sonra, 13 Kasım 1933’te bu öyküyü bir “kâbus” olduğu ve “satışları çok ciddi biçimde” düşüreceği iddiasıyla reddetti. Aşksız İlişkiler 24 Mayıs 1934’te, Beckett’in ilk teslim ettiği haliyle, yani on bir değil, on öyküyle yayımlandı. Kaleme alınmasının üzerinden yaklaşık seksen yıl geçtikten sonra, Echo’nun Kemikleri adlı bu esrarengiz yapıt, ilk kez kamuoyunun karşısına çıkıyor.

Echo’nun Kemikleri’nin 1934’te günışığına kavuşma hususundaki başarısızlığı 1930’ların başında, genç yazarların eserlerini yayımlatmak için verdikleri umutsuz mücadele bağlamında değerlendirilmelidir. Echo’nun Kemikleri’nin hikâyesi birçok yönden, 1931 Mayıs’ıyla 1932 Temmuz’u arasında yazılmış olan, Beckett’in ilk önemli kurgu yapıtı Sıradan Kadınlar Düşü  romanıyla başlar. Beckett, Marcel Proust üzerine kitabının (Proust, 1931) Chatto tarafından yayımlanmasından cesaret alarak bu romanı da yayıncıya verdi. Ama Prentice 1932 yazında teslim aldığı bu romanı kibarca “tuhaf bir şey” diye niteledi, yazım tarzının “ivedilikle Joyce’dan” olduğu bölümlere övgüde bulundu ve sonra, bekleneceği üzere kitabı reddetti (5 Temmuz 1932). Prentice’in yazar Richard Aldington’a söylediğine göre, Beckett’in ilk romanını reddetmek “belki de bir hataydı fakat metinle başa çıkmak neredeyse olanaksız bir şeydi; biz bile yarısını anlamadık” (5 Eylül 1932).

Bu kitap sonraki dokuz ay süresince yayıncıları şaşkına çevirmeye ve yabancılaşma duygusu yaratmaya devam etti. Kitapla ilgili yığınla ret mektubu alan ve Dublin Trinity College’deki okutmanlığından ayrıldıktan sonra düzenli bir gelirden yoksun kalan Beckett 1933’ün ortalarında Sıradan Kadınlar Düşü’nün hiçbir zaman yayımlanamayacağını anlamış olsa gerek ki (bu kitap ancak ölümünden sonra, 1992’de çıktı) sonunda dikkatini bazılarını henüz 1931’de yazdığı öykülerden bir seçki oluşturmaya yöneltti.

Sıradan Kadınlar Düşü adlı eseri yayımlanmayan ve bir yayıncının ilgisini çekecek (yahut onun deyişiyle “bir yayıncının kıçını sileceği”) esaslı bir seçki oluşturmaya yetecek öyküsü bulunmayan Beckett, romandaki materyali yeniden kullanmaya başladı ve daha kısa edebi biçimlere kolayca katılacak yahut uyarlanacak bölümleri kurtarmaya çalıştı. Nitekim Aşksız İlişkiler’deki “Islak Bir Gece” öyküsü kelimesi kelimesine Sıradan Kadınlar Düşü romanından alınmıştır. Beckett ayrıca Düşler defterinden de, romanın yazılması için sıraladığı notları okuyarak birtakım materyaller aşırdı. Bu pragmatik yaklaşımın Beckett nezdinde entelektüel bir arka planı da vardı. Proust üzerine denemesinde, “en gerekli, haysiyetli ve yavan intihal; kendinden intihal”i (33) savunmuştu.

Beckett 1933 Eylül’ünde, tahminen altmış bin sözcükten oluşan on öyküyü bir araya getirmişti. Ne var ki, yazılarını yayıncılara kabul ettirme konusundaki başarısızlığından ötürü seçkisinin beğenileceğinden pek emin değildi; 7 Eylül 1933’te arkadaşı Thomas MacGreevy’ye yazdığı bir mektupta, Aşksız İlişkiler’in ilk öyküsünü kastederek, “insanlar Saki’yi okuyabilirse her şeyi okuyabilir, hatta Dante & Istakoz’u bile” demişti (Pilling 1997’den alınmıştır, 99). Prentice bu değerlendirmeye katılmış olmalı. Zira 25 Eylül 1933 tarihli kabul mektubunda Beckett’e, (Aşksız İlişkiler’in son öyküsünün adı olan) “Posa”nın yerine “daha sevimli bir isim” bulup bulamayacağını sorar ve ekler: “O ilave öyküyü de halledersen ‘yaşasın’ derim.” Bu durum, yayıncı öykü toplamının kısa olduğu kanısına varınca bir öykü daha yazma fikrini ona Beckett’in önermiş olabileceğini düşündürüyor. Beckett’e kitabın başlığını Aşksız İlişkiler olarak değiştirdiği için teşekkür eden Prentice, fikrini tekrarlayarak, “ilave bir 10.000, hatta 5.000 sözcük bile, eminim ki, kitaba yarayacaktır” der (29 Eylül 1933). Beckett çeşitli nedenlerden ötürü, bu ricayı yerine getirmek için çırpındı. MacGreevy’ye söylediğine göre, sorunun bir kısmı, öykü seçkisinin başkahramanını sondan bir önceki “Sarı” öyküsünde öldürmüş olmasıydı: “Aşksız İlişkiler için bir öykü daha yazmam lazım, Belacqua redivivus,  ve bir koyun kadar ahmağım” (9 Ekim 1933; LSB I 167). Yeni bir son öykü için Belacqua’nın diriltilmesinin gerektiği Prentice tarafından kabul edilmişti: “Belacqua Lazarus’un yakında tekrar ayağa kalkacağına sevindim” (4 Ekim 1933). Kasım başında Beckett MacGreevy’ye, “C. & W. için son ciyaklamaları yazıyorum” itirafında bulunuyor, ama “bununla başım müthiş dertte” diye ekler (1 Kasım 1933). Bunun ardından öyküyü yine de çabucak yazmayı başarmış olsa gerek, çünkü Prentice metni 10 Kasım’da teslim aldığını bildirirken, üstelik 13.500 kelimelik uzunluğuna şaşırdığını da belirtir (“Ne kadar büyük bir şey!”). Daha da önemlisi, öykü onu tam anlamıyla şaşkına çevirmişti ve özür dilercesine ama katı bir dille yazılmış uzun bir mektupla Prentice 13 Kasım’da Beckett’e, Echo’nun Kemikleri’nin yayımlanmaya uygun olmadığını bildirdi; bu mektup uzun uzun aktarmaya değer:

Bu bir kâbus. Korkunç derecede ikna edici de. Bana kafayı yedirtti. Odaklanmakta yine o dehşet verici ve birdenbire değişivermeler ve insanlardaki yine o darmadağınık ve akıl ermez enerji. Bağlantı kuramadığım parçalar var. Bu kanıda olduğum için çok üzgünüm. Belki de sadece ayrıntılarla ilgili bir şeydir ve genel izlenimle ilgili sezgim doğru olabilir. Üzgünüm, çünkü anlayışsız olmaktan nefret ederim, ama dilerim tümüyle duyarsız değilimdir. Echo’nun Kemikleri kesinlikle sanki sopa yemişim gibi çöktü üzerime.

Bunu kitaba koymasak, yani Aşksız İlişkiler’i ilk gönderdiğin biçimiyle bassak senin için bir sakıncası var mı? Kısa olmasına karşın, kitaba yine de 6 pound 7 pence fiyat koyabiliriz. Echo’nun Kemikleri, eminim ki kitaba çok okur kaybettirecektir. İnsanlar ürperecek, şaşkına dönecek ve kafaları karışacak; ve niçin ürperdiklerinin analizini yapmaya da pek hevesli olmayacaklardır. Echo’nun Kemikleri’nin satışları çok ciddi biçimde düşüreceğinden eminim.

Bunları söylemek zorunda kalmak kadar, kaşınmaktan ötürü geri kalmak da hiç hoşuma gitmiyor, ama dilerim elinden geldiğince bağışlarsın. Lütfen bize izin ver zira kitabın geleceği seni de ilgilendiriyor.

Korkunç bir bozgun bu; senin için değil, benim için, aman Tanrım! Ama bunu kabullenmek zorundayım. Bir hata, kör bir nokta, ne dersem diyeyim, böyle. Ama bağışlanmak için sunabileceğim tek özrüm, o hortlak parmakların buz gibi dokunuşuna dayanamayışım. Yere düşmüş oturuyorum, ve kafamda küller var.

Beckett’in bu tuhaf mektuba verdiği yanıt uysallıkla yumuşatılmışa benziyor ama, muhtemelen daha dürüstçe bir tepki kısa süre sonra MacGreevy’ye yazdığı bir mektupta görülüyor: “Bir şey yapmıyorum. Charles’ın, Echo’nun Kemikleri’ni, yani bildiğim her şeyi ve daha çok farkına vardığım bir sürü şeyi koyduğum son öyküyü fout à la portelemesi [defetmesi] son derece moralimi bozdu […] Ama kuşkusuz ki haklıdır. Ona böyle dedim, dolayısıyla tüm bunlar aramızda” (6 Kasım 1933; LSB I 171). Aslında öykünün başarısızlığı Beckett’i aynı isimde bir şiir yazmaya tahrik etti ve sonunda bu ismi ilk şiir seçkisi için tekrar kullandı; Echo’nun Kemikleri ve Diğer Çökeltiler (1935). Gerçi o zamanlar başka türlü hissetmek onun için elbette zorsa da, aslında o öykünün yazılması tümüyle ziyan olmuş bir çaba değildi, çünkü Echo’nun Kemikleri’ndeki materyali “Posa”nın yeniden düzenlediği sonuna ve dolayısıyla Aşksız İlişkiler toplamına aktardı; Prentice (11 Aralık 1933’te) “sondaki yeni küçük parça”yı, “kesin bir iyileştirme” diyerek övdü.

Echo’nun Kemikleri’ni ilk kez okuyunca, Prentice’in bu öyküyü reddetme kararını paylaşmamak mümkün değildir. İlk eleştirmenlerden Rubin Rabinovitz bunu şöyle özetliyordu: “Sahne gerçekdışı, konu inanılmaz, karakterler tuhaf” (55). Echo’nun Kemikleri zor, zaman zaman karışık, tonu ve havası değişken ve derdini anlatmakta kaçamaklı bir hikâyedir. Parçalanmış yapısından, sürekli metin içi alıntılardan, farklı edebi tarzlar arasındaki gelgitlerden ve kinayeli, tutarsız dilinden, yani hiçbiri de öykünün, Sıradan Kadınlar Düşü’nü karakterize eden “istemsizce” bir bütünleşmesine bile olanak vermeyen bütün bu şeylerden kaynaklanan gerilimlerle doludur. Fakat öykü gayet dağınık ve disiplinsiz olmasına karşın, aynı zamanda çok ustalıklı bir şekilde böyledir, özellikle de, “paspal gizemler”inin hem sergilenip hem saklanmasında (“Posa”, 174). Yaratıcı bir oyuncullukla harmanlanan tarzların ve kaynakların hepsi de Joyce’u işaret eder ama sonuçta çok daha belirgince Beckettvari bir şey oluşturur.

Anlaşılan, Beckett bu öyküyü yazmak için çok çırpınmış. MacGreevy’yle yazışmaları, aslında gönlünün kitabın tümünde olmadığına (“Ama bu tam bir yapboz ve pek ilgimi çekmiyor”), Aşksız İlişkiler’i piyasaya verilmiş bir ödün olarak ve edebi değer yönünden de, Sıradan Kadınlar Düşü romanıyla yapmaya çalıştığı şeyden daha aşağıda gördüğüne tanıklık ediyor. Üstelik Beckett’in kendi yaratıcı faaliyetleriyle ilgili duyguları, babasının daha birkaç ay önce (26 Haziran 1933’te) ölmüş olması yüzünden karmakarışık hale gelmiş olsa gerek, çünkü bu olay onun, belki kendi sanatsal kriterlerini karşılayan, ama geçimini sağlamayan, kinayeli, bölük pörçük ve son derece Joycevari yazım tarzını bırakma kararına katkıda bulunmuş olabilir. Sonuçta, Beckett’in bu öyküyü yazmak için çırpınışları tüm metinde gayet açıktır. Görünüşe göre bizzat karakterler öyküyü sürdürmeye çalışıyor, öykü bu çabalarını her seferinde sabote etmeye çalıştığı halde. Örneğin, metin birçok kez tıkanıp kalır ve Lord Gall “söylediği şeye devam” edemez.

Doğaldır ki Beckett’in, öykünün kendine verdiği adla, bu “fazladan kısmı” yazarken karşılaştığı en büyük zorluk, bunun tüm seçkiyle uyumunun nasıl sağlanacağıydı. Beckett, Belacqua’yı ölüyken diriltmenin ve öyküyü kitabın sonuna eklemenin, daha önceki bir noktaya sokarak Aşksız İlişkiler’in, eğer varsa, bütünlüğünü bozmaktan daha kolay olacağına karar vermiş olsa gerek. Belacqua kitap boyunca hep bir aşk ve ölüm dünyasından geçer ve Echo’nun Kemikleri’nde de bir öteki dünyayla karşı karşıya gelir. “Sarı” öyküsündeki, bir ameliyat sırasında vakitsiz vefatından önce de Belacqua, (Düşler’de) “müthiş bir ‘sınırda yaratık’ ” (123) olarak tanımlanır ve bu durum onun Echo’nun Kemikleri’nde yeniden ortaya çıkış vaziyetiyle, yani bir çitin üzerine oturmuş haliyle pekiştirilir. Belacqua bir hayalet ve dolayısıyla gölgeden yoksun olmasına karşın gayet bedensel bir varlıktır ve narsisizminin, bencilliğinin ve daha önceki öykülerde “tembel bir burjuva korkak” oluşunun (174), yani Dante’nin İlahi Komedya’sındaki adaşı gibi bir korkak oluşunun kefaretini ödemek için yaşama geri gönderilmiştir.

Öykü kendini özgönderimsel bir şekilde, “üç kanatlı tablo” diye niteler ve gerçekten de üç bölümden ibaret bir bütündür ama parçaları pek bir bütün oluşturmaz. İlk bölüm Belacqua’nın dirilişinin ve fahişe Bayan Zaborovna Privet’le karşılaşmasının hikâyesidir. İkincisi, bir oğlu olmayan ve, vasiyetsiz ölürse bütün malı mülkü, çocuk sahibi Baron Extravas’a kalacak olan, Wormwood’lu dev Lord Gall üzerinedir. Dolayısıyla Lord Gall Belacqua’dan, yardım edip onu baba yapmasını ister; Belacqua razı olur ve Lady Moll Gall gerçekten bir çocuk, ama bir kız doğurur, çünkü bu tuhaf bir hikâyedir. Öykü buradan sonra birdenbire son bölümüne geçiverir; Belacqua kendi mezar taşına oturmuş, mezarlık bahçıvanı Doyle’un onun mezarını soyuşunu seyretmektedir. Gerçi Doyle “Posa”da isimsiz ve önemsiz bir karakter olarak belirmişse de, diğer ana karakterler seçkide yenidir. Beckett, Echo’nun Kemikleri’yle Aşksız İlişkiler’in diğer öyküleri arasında bir devamlılık duygusu yaratmak için çeşitli karakterleri yeniden devreye sokar ama bunların (Belacqua da dahil) birçoğunu kitabın gidişatı içinde öldürmüştür ve bu durum “Posa”nın başlangıcında şöyle özetlenir: “Kısa bir süre önce hepsinin öldüğü görülmüştür; Lucy elbette çoktan ölmüştür, Ruby beklendiği gibi, Winnie nezihçe, Alba Perdue ise evine götürülürmüş gibi doğal bir şekilde ölmüştür” (167). Ama yine de, Echo’nun Kemiklerinin iki noktasında, arka planda bir karakterler resmigeçidi vardır. Örneğin Parabimbi’lerin ve Caleken Frica’nın boy göstermesi gibi, (rahmetli) Alba, yani Belacqua’nın duygusal anlamda ilgi gösterdiği kadınlardan biri de, ölüleri taşıyan bir denizaltıyla, gerçekdışı bir şekilde su yüzüne çıkar. Prentice’in “insanlarda o darmadağınık ve akıl ermez enerji”den söz etmesine yol açan etken de herhalde, konuya ya da konulara bir katkısı olmayan bu karakterlerin yeniden devreye sokulması olsa gerek.

“Odaklanmada o dehşet verici ve birdenbire değişivermeler”e gelince, Echo’nun Kemiklerinde, Beckett’in kendi deyişiyle, “bildiğim her şeyi ve daha çok farkına vardığım bir sürü şeyi” koyduğu sözlerini doğrularcasına, şu ya da bu kaynaktan alınmamış cümle pek yoktur. Bu göndermeler derin bilgilere dayalı karmaşık şeylerden, popüler şeylere (Marlene Dietrich, Fransız şansonları) kadar uzanır ve metinde hem açıkça hem de gizlice yer alırlar. Düzenleme yönünden Echo’nun Kemikleri daha ziyade, Düşler Defterine yakındır; esasında Beckett bu sanatsal defterdeki, daha önce aynı isimdeki romanda yahut Aşksız İlişkiler’de kullandığı alıntıları kullanmıştır. Beckett ya Chatto & Windus’un istediği bu son öyküyü tamamlama telaşıyla elinin altında ne varsa saldırmış ya da Joyce örneğinin genç yazarımızın kafasında yarattığı bir kompozisyon stratejisini tekrar sahnelemiştir. Echo’nun Kemikleri kuşkusuz, Beckett’in ilk yapıtlarının hepsinden daha yoğun kinayelerle dolu, daha Joycevaridir; hem sözel hem yapısal düzeyde, bilim ve felsefeden, dine ve edebiyata kadar birçok materyal kullanır. Adının düşündürdüğü gibi, çok çeşitli kültürel bağlamların yankılarından ve bunlara yönelik kinayelerden oluşturulmuş bir öyküdür. Nitekim John Pilling’in dediği gibi, bazen öylesine “çok yankı var ki, bunlar sanki sonsuza kadar çoğalıp gidecekmiş gibi geliyor ama yine de, canlanma yönünde önemli hiçbir amacı bulunmayan materyallerin çıplak kemiklerinden başka bir şey pek yok” (Pilling 2011, 104). Öykünün üç bölümü arasındaki birdenbire gerçekleşen geçişler de, hem derin bilgilere dayalı, hem güncel göndermeler de, hepsi rastgele gibidir, hepsi de kayıttaki kaymalar sayesinde bir araya gelmiştir. Yazım tarzı çeşitli edebi dönemlere meyleder ve dil, süslüyle (“Pollardlardan takımadalar, orman açıklıklarıyla bezeli”) halk ağzı (Dublin argosu) arasında gider gelir.

Öykü, yapısal ve kavramsal olarak, Dante’nin İlahi Komedya’da öteki dünyaya bakışının paralelidir ve günahkârların gerçek anlamda kusurlarına tekabül eden kefaret biçimlerini kullanır. Günahların cezasını çekmeyle ilgili çok yoğun hava gerek Kutsal Kitap’tan, gerekse Thomas à Kempis’in The Imitation of Christ’inden ve Jeremy Taylor’un The Rule and Exercises of Holy Living and Holy Dying (1650–1) adlı yapıtından alınmış deyişlerle bir aradadır ve bu sonuncusu, Beckett’in öyküyü yazdığı sırada okuduğu kitaplardan biridir. Ama St Augustine’in İtiraflar’ından çok alıntı olmasına karşın, bu bir cezalandırma, inançtan dönme ve kurtuluş hikâyesi değildir. Aslında, özellikle öykünün ikinci bölümündeki (ustaca ya da çocukça) cinsel sözcük oyunlarından, kırbaçlama, kısırlık ve homoseksüellik üzerine müstehcen esprilerden ve terimlerden bir çerçöp, Belacqua’nın dinsel kurtuluş yönündeki her türlü varsayımı yok eder. İktidarsızlık ve kısırlık temaları, edebi olduğu kadar cinsel kinayelerle de sarılmış öykünün tüm dokusuna katılmıştır. Beckett’in ilk yapıtlarında görünen üreme seksi korkusu burada gırgırımsı bir şekle dönüşmüştür ve genel müstehcenlikse varlığını büyük ölçüde, Beckett’in daha sonra Sodom’un 120 Günü’nü İngilizce’ye çevirmeyi düşündüğü Marquis de Sade’a borçludur.

Öykünün neyi anlatmak istediğini anlama uğraşı, fantastik yöntemlerin, gerçekdışı tarzların ve anlatıların kullanılmasıyla daha da zor hale getirilmiştir. Bu tür alanlardan biri de mittir; zaten öykünün adının düşündürdüğü gibi Beckett, Ovidius’un Metamorphoses’indeki Narkissos’la Echo hikâyesini Belacqua’nın yaşayan bir karakterden, yankısal bir sese doğru yaptığı ve öykünün son tablosunda kemiklerinden başka hiçbir şeyin kalmadığı bir ölüm sonrası yolculuğun çerçevesine uyarlar. Beckett ayrıca, özellikle bir mezarlıkta geçen son bölümde, gidişata gotik bir atmosfer kazandırır. Belki daha da şaşırtıcısı, peri masalının, yani Beckett’in ilk yapıtlarının üzerine normalde kabul edilebilecek düzeyden daha çok gölge düşüren bir biçimin kullanılmasıdır. Peri masallarını, gotik düşleri ve klasik miti harmanlayan Echo’nun Kemikleri kısmen, örneğin W. B. Yeats ve Grimm Kardeşlerin halka sevdirdiği bir folklor geleneğini kullanan, devlerle, ağaç-evlerle, adamotlarıyla, devekuşlarıyla ve mantarlarla dolu fantastik bir hikâyedir.

Beckett’in peri masalı formuyla yaptığı denemeler ve Belacqua’yla Lord Gall arasında yarattığı genel şamata bütün öyküyü kapsayan keder ve yokluk duygusunu gizler ama hiçbir zaman tam anlamıyla yok etmez. Aslında, başlangıç sözleriyle belirtildiği gibi, “ölüler zor ölür” ve Beckett bu öyküyü yazarken aklında pekâlâ, akrabası ve sevgilisi Peggy Sinclair’in (Mayıs 1933’te tüberkülozdan) ve babasının (Haziran 1933’teki) ölümleri olabilir. Gerçekten de, çeşitli motif öbekleri –dirilme, mezarlıklar, mülklerle ve verasetle ilgili hukuksal konular ve Beckett’in babasının olmaması gibi, Lord Gall’ın da oğlunun olmaması– kafasının daha dolaysız bir şekilde dile getirilemeyecek kadar üzüntülü düşüncelerle meşgul olduğu kanısını uyandırıyor. Oysa Sıradan Kadınlar Düşü’nün edebi dünyasında “her şeyin bir peri masalı gibi sona erdirilebilirliği harikulade”yken, gerçek dünyada bu düpedüz olanaksızdı. Aslında, Echo’nun Kemikleri’nin (öyküde iki kez geçen) ve Grimm Kardeşlerden alınma son sözleri, peri masalı öğesini bir teslimiyet ve kabullenme havasıyla birleştirir: “Dünya böyledir işte”. Echo’nun Kemikleri, varolmayan babalar ve oğullarla ilgili, öteki dünyayla ilgili ve dünyanın içler acısı haliyle ilgili bir hikâye olduğundan, en önemli edebi diyalogunun Shakespeare’in Hamlet’iyle olması pek şaşırtıcı değildir. Echo’nun Kemikleri’nde hem tematik hem de sözel düzeyde, Hamlet’in hayaleti dolaşır.

İlk okurların, “Echo’nun Kemikleri”ni Aşksız İlişkiler’in bir parçası olarak okusalardı, Prentice’in kehanet ettiği gibi şaşkınlıktan “ürperip” ürpermeyeceklerini saptamak olanaksız elbette ya da farklı bir deyişle, bu öykünün o seçkiye gerçekten “ait olup” olmadığını. Beckett’in, öyküler için nasılsa bir sözleşme yaptığını bilerek, o zamanlar tercih ettiği yazım tarzına, yani Sıradan Kadınlar Düşü’nün neşeli ama muammalı stiline geri döndüğü savunulabilir. “Echo’nun Kemikleri”ni her halükârda, kapanışı olmasına yeltenildiği seçkinin bir parçası olarak okumak ilginçse de, bu öykü tamamen onlardan ayrı duruyor. Ve bu öyküyü ne Beckett’in alıntılar deposunu boşaltarak, Joyce’un toplayıp biriktirici yazım tarzına vedası yönünde bir adım olarak ne de –Aşksız İlişkiler’in “Ne Talihsizlik” öyküsünde Walter Draffin’in kitabının tanımlandığı gibi– “içini normal yoldan boşaltamadığı her şeyin çöplüğü”nden (125) başka bir şey olmayan, duygu yüklü bir metin olarak görmemiz gerekmiyor. “Echo’nun Kemikleri”nin edebi değeri gayet açıktır; ayrıca Beckett’in 1930’lardaki gelişiminin kayıp halkasını simgeleyen çok önemli bir belgedir ve Godot’yu Beklerken’de ve daha ötesinde tekrarlanacak muamma gibi bir sözle savaş sonrası metinlerini çok anlamlı bir şekilde sezdiriyor: “Bir mezarın üstüne ata biner gibi oturarak doğuruyorlar, ışık bir an parıldıyor, sonra bir kez daha gece”. Echo’nun Kemikleri, çağının kültürel bağlamlarına karşı rahat, fakat aykırı bir genç yazarın edebiyat yolundaki zorlu yürüyüşüne tanıklık etmemizi sağlıyor.

Çevirmen: Süha Sertabiboğlu

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.
**Kitabın bu bölümünde yer alan dipnotlara bu okuma parçasında yer verilmemiştir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.