Göçler Ülkesi

 

“Türkiye’de, göç çalışmaları, göçün günlük hayattaki, politikadaki, ekonomideki yansımaları arttıkça ivme kazanmıştır. İç göç ve Batı Avrupa’ya göç gibi konular, 1990’lardan önceki akademik çalışmaları karakterize ederken, çeşitlenen göç akışlarına ilgi 1990’larda ortaya çıktı; bu ilgi 2000’lerin başında artış gösterdi ve 2010’larda da yaygınlaştı. Göç, doğası gereği farklı disiplinlerin “alanı” içine giren bir araştırma konusu olmasına rağmen, Türkiye’de yapılan çalışmalarda disiplinlerarası bakış kısıtlıdır. Bu çalışmalarda daha çok kendi içine kapanmanın söz konusu olduğu görülüyor. Bu sebeple, elinizde bulunan kitap, farklı disiplinlerden çalışmaları bir araya getirerek, disiplinlerarasılık yönünde bir adım atma niyetini taşıyor. Kitapta yer alan çalışmaların odaklandığı konular arasında düzensiz göç fenomeni, kadın göçü, ayrımcılık, turizm-göç ilişkisi, post-göçmenlik ve Türkiye’deki literatürde pek tartışılmayan göç çalışmalarında araştırmacının konumu yer alıyor.” Göçler Ülkesi’nden Yeşim Mutlu’nun Diyarbakır’da Köylü, İstanbul’da Kürt: Türkiye’de Yerinden Edilmiş Kürt Gençler başlıklı metnini yayımlıyoruz.

Diyarbakır’da Köylü, İstanbul’da Kürt: Türkiye’de Yerinden Edilmiş Kürt Gençler -Yeşim Mutlu

Soğuk Savaş dönemi sonrası daha görünür hale gelen ülke içi çatışmalar sonucunda, özellikle 1990’lı yıllar, uluslararası göç, mülteciler ve sığınmacılar meselelerinin yanı sıra ülke içinde yerinden edilme olgusuna da sahne olmuştur. Türkiye’de daha çok bilinen ifadesiyle zorunlu göç, yani ülke içinde yerinden edilme olgusu, Cumhuriyet tarihinde bir ilk olmamakla birlikte, ilk defa bu kadar uzun sürmüş ve bu kadar çok sayıda insanı etkilemiştir. Bu uzun süreli ve oldukça geniş kapsamlı yerinden etme operasyonu, beraberinde göz ardı edilemez sosyo–politik dönüşümleri getirmesine ve üzerinden otuz yıla yakın bir süre geçmesine rağmen ancak yakın zamanda tartışılmaya başlanmıştır. Bu noktadan hareketle, bu makale, Türkiye’de 1984–1999 döneminde, özellikle de 1990’ların ilk yarısında yoğun olarak yaşanan ülke içinde yerinden edilme olgusunun sebep olduğu toplumsal ve kültürel bütünleş(eme)me meselesini gençlerin deneyimleri üzerinden anlamayı amaçlamaktadır. Bu amaçtan yola çıkılarak, bu makale ülke içinde yerinden etme pratiğinin, gençlerin hafızalarında ne şekilde yer bulduğunu, yaşadıkları zorunlu göç deneyiminin o dönemdeki ve göç sonrası hayatlarını nasıl etkilediğini ve göçün sebep olduğu toplumsal ve kültürel bütünleşme/bütünleşememe meselesini anlamaya yönelik olarak yapılmıştır. Bir başka ifadeyle yerinden edilen yurttaşların yerleştikleri yeni mekânlarda ne türden uyum sorunları yaşadıklarını, bu mekânlardaki toplumsal ve kültürel hayata hangi düzeyde katıldıklarını, ayrıca varsa maruz kaldıkları dışlanma deneyimlerini irdelemek bu çalışmanın esas hedefleri arasındadır.

Araştırma Metodolojisine Dair

Zorunlu göçe dair metodoloji literatürüne bakıldığında, bu gibi hassas konuların çalışılmasında niceliksel metotlardan ziyade önceliğin etnografik çalışmalar ve diğer niteliksel araştırma yöntemlerine verilmesi salık verilir.  Sosyal bilimlerde araştırma yöntemleri literatürüne bakıldığında ise mülteciler, ülke içinde yerinden edilmiş kişiler gibi hassas ve savunmasız gruplarla yapılan, kişisel deneyimin aktarıldığı çalışmalarda niteliksel araştırma yöntemlerinin kullanılmasının güçlendirici ve rahatlatıcı bir etkisinin olduğuna vurgu yapılır.  Bunun yanı sıra, niteliksel araştırma yöntemleri, çalışılan grubun deneyimlerine dair kendi perspektifinden etraflı bir kavrayış sunmasına imkân tanıması sebebiyle de (Flick, 2007: x), araştırmacıya avantaj sağlamaktadır.

Bu tartışmalar ışığında, alan araştırması sosyo–ekonomik durum; göç öncesi/süresince yaşam ve göç sonrasında yaşam; içine girilen toplulukla ilişkiler ve toplumsal bütünleşme olmak üzere üç bölümden oluşan yarı–yapılandırılmış derinlemesine görüşmelerle yürütülmüştür. Niteliksel araştırma yöntemi tercihinin söz konusu olumlu etkisi ise dinlenildikleri için teşekkür eden gençlerin yanı sıra, kimi görüşmecilerin ifadelerinde şöyle yer bulmuştur:

Hani ne diyorlar, gerçekten küçüklükte yaşadığın; gerçekten seni etkileyen şeyler olduğu zaman; ağır şeyler olduğu zaman unutman mümkün olmuyor… Çok ağır şeylerdi… Bir çocuk psikolojisiyle anlatırsam, çok ağır bir şey gerçekten; yani keşke ben bunu tek size değil de hani daha açık bir şekilde herkese anlatabilseydim de herkes bazı gerçekleri bilseydi. (İstanbul, Kadın, 21)

Sen de sağ ol. Gerçekten hep böyle insanların bizi dinlemesini bekliyorduk ama şu ana kadar kimse gelip bizi dinlemedi. Hep içimizde kalmış. (İstanbul, Erkek, 18)

Bu çalışma kapsamında toplumsal bütünleşme göstergeleri üzerine de bir literatür çalışması gerçekleştirilmiştir. Araştırmada kullanılan yarı–yapılandırılmış görüşme formları çalışmanın kuramsal arka planını oluşturan bu göstergelere göre hazırlanmış ve alan araştırması göçün niceliksel olarak oldukça yoğun olduğu Diyarbakır ve İstanbul’da gerçekleştirilmiştir. Görüşmelerin bu iki farklı şehirde yapılmasının amacı, Kürt yurttaşların yoğun oldukları bir metropolde yaşayan yerinden edilmiş gençlerle, Kürt yurttaşların görece yoğun olmadıkları bir metropolde yaşayan yerinden edilmiş gençler arasında, toplumsal bütünleşme ve yerinden edilmenin sonuçlarını deneyimlemek açısından mekânın anlamlı bir fark yaratıp yaratmadığını anlamaya çalışmaktır.

Sonuç olarak ODTÜ Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinatörlüğü’nün finansal desteğiyle 2008’de yürütülen araştırma kapsamında Diyarbakır’da 15–30 yaş arası 7 genç erkek ve 7 genç kadın, 30 yaş üzeri 4 kadın ve 1 sivil toplum kuruluşu (STK) temsilcisiyle; İstanbul’da ise 15–30 yaş arası 8 genç kadın ve 7 genç erkek, 30 yaş üzeri 4 kadın, 1 STK temsilcisi ve 1 Demokratik Toplum Partisi (DTP) temsilcisi olmak üzere toplamda 40 kişiyle derinlemesine görüşme yapılmıştır.  Dolayısıyla, 1980 sonrası Türkiye’de ülke içinde yerinden edilen ve yerinden etme pratiği sonrası İstanbul ve Diyarbakır’da yaşayan 15–30 yaş grubundaki, çoğunluğu zorunlu göç pratiklerine tanıklık etmiş 29 genç kadın ve erkekle derinlemesine görüşme tekniği kullanılarak yürütülen bu çalışma, ülke içinde yerinden edilen gençlerin travmatik deneyimlerine kulak vermeyi ve mekânsal farklılığın toplumsal bütünleşmeye olan etkisini anlamayı hedeflemiştir. Burada sözü edilen çıkarımlar, Türkiye’de yerinden edilmiş gençlerin tamamının bütünleşme düzeylerine dair bir genelleme yapmak iddiasından ziyade zorunlu göç ve onun etkilerini literatürde göz ardı edilen ve bu araştırma kapsamında görüşülen gençlerin deneyimleri üzerinden aktarmayı amaçlamıştır.

Toplumsal Bütünleş(eme)me Karmaşası

Toplumsal bütünleşme/ayrışma teorilerinin ortaya çıkışı, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Karl Marx, Herbert Spencer ve özellikle de Émile Durkheim gibi teorisyenlerin çalışmalarına kadar götürülebilir. Ancak özellikle 90’ların ikinci yarısından itibaren, ulusal ve uluslararası alanda artan göç dalgalarıyla birlikte bu klasik çalışmalar, hem sosyoloji literatüründe hem de sosyal politika tartışmalarında yeniden değerlendirilmeye başlandı (Gough ve Olofsson, 1999: 1). Kuramsal alanda Marx, Spencer ve Durkheim’ın kavramsallaştırmaları David Lockwood, Nicolas Mouzelis, Jürgen Habermas ve Anthony Giddens’ın çalışmalarında yer bulurken, siyaset ve sosyal politika alanlarında bütünleşme/ayrışma kavramları hem bu alanlarda çalışan bilim insanları hem de Avrupa Komisyonu ve Avrupa Birliği gibi örgütler tarafından giderek artan oranda kullanılmaya başlandı.

Öncelikle sosyoloji literatürüne bakmak gerekirse, Gough ve Olofsson toplumsal bütünleşme/ayrışma teorilerinin gelişimini tarihsel süreç içinde birbirini izleyen dört dönemselleştirme üzerinden inceler. Buna göre ilk dönemin sınırları Marx, Spencer ve Durkheim’in çalışmalarıyla çizilebilir. Marx’ın çalışmalarında yer alan iş bölümü ve emek süreçleri ile sınıf mücadelesi ve toplumsal ilişkiler alanındaki çelişkiler, bütünleşme ve ayrışma mefhumlarını anlamak için kullanılacak anahtar kelimelerdir (Gough ve Olofsson, 1999: 1). Spencer’ın çalışmalarına bakıldığında ise, toplumsal bütünleşme/ayrışmayı anlamak için kullanılan anahtar kelime evrimdir. Toplumsal değişime evrimci bir bakış açısıyla yaklaşan Spencer, sosyal evrimin, artan sosyal ayrışma ve bunun sonucunda ortaya çıkacak bütünleşmenin yeni formlarıyla mümkün olacağını savunur. Dolayısıyla Spencer’a göre toplumsal bütünleşme, ayrışmış bir toplumsal düzenin içinden, dışarıdan herhangi bir politik müdahaleye ihtiyaç olmadan gerçekleşecektir (Gough ve Olofsson, 1999: 2). Durkheim ise toplumsal ayrışma ve bütünleşmenin olanaklarını anlamak için anomi ve organik dayanışma kavramlarını kullanmıştır. Durkheim’a göre modern toplumlarda geçerli olan işbölümü ve bunu sonucu olan karşılıklı bağımlılık üzerine kurulu organik dayanışma, normatif bir toplumsal bütünleşmenin temeli olacaktır (Gough ve Olofsson, 1999: 2). Toplumsal ayrışma/bütünleşme teorilerinin ikinci dönemi ise Batı toplumlarının savaş sonrası döneminde Talcott Parsons’ın çalışmalarıyla başlar. Parsons’a göre bu dönem, modern bir devletin (ya da en azından gelişmekte olan ülkeler düşünüldüğünde modernleşen bir devletin) ve istikrarlı kurumların olduğu ve bu çerçevede sivil ve politik bir kültürün şekil aldığı normlar sistemi toplumsal bütünleşmenin temel formu olarak ortaya çıkacaktır (Gough ve Olofsson, 1999: 2). Üçüncü dönem de Lockwood’un çalışmaları haricinde toplumsal bütünleşme/ayrışma teorilerine rastlanamayan 1968 ve sonrasındaki sürece denk gelir. Lockwood’un çalışmaları temelde şu tezi esas alır: Toplumsal çatışmalar veya toplumsal ayrışma toplumun alt sistemleri ya da farklı kesimleri arasındaki yapısal çelişkiler veya sistemdeki bütünleyici olmayan ilişkilerden kaynaklanır. Sonuç olarak Lockwood, yapısal karakteristiklerin kolektif öznelere nasıl pozisyonlar ve kaynaklar verdiğini ve kendi çıkarlarını geliştirmek için bu öznelerin bu pozisyonlar ve kaynaklarla nasıl ilgileneceğini gösterir ve dolayısıyla sistem çelişkilerinin toplumsal çatışmalarla uyumlu olduğunu ve sonuç durumunun açık uçlu olduğunu savunur (Mortensen, 1999: 19). Lockwood’un 1960’ların ortalarında yaptığı çalışma, Durkheim ve Parsons’ın yaklaşımlarından beslenen normatif işlevselcilik ile Marksist perspektifin izinden giden çatışma teorileri arasında bir köprü kurarak, tartışmalara yeni bir boyut kazandırmış ve böylece birbiriyle ilişkili kavramsal araçlar inşa ederek ampirik sosyolojik çalışmalar için zemin hazırlamıştır (Berkel ve Møller, 2002: 17). Mouzelis’e göre toplumsal bütünleşme/ayrışma teorileri içinde Lockwood’un kuramsallaştırmasının önemi burada yatar (Mouzelis, 1993: 582). Ancak her ne kadar bu zemin hazırlanmış olsa da kuramsal tartışmaların pratik uygulamalara yansımasına bakıldığında görünen odur ki, toplumsal bütünleşme kavramının bugün bile üzerinde mutabakata varılmış bir tanımı yoktur. Her ne kadar göç ve bütünleşme üzerine araştırmalar 1920–1930’larda Şikago Okulu içinde başladıysa da (Bosswick ve Heckmann, 2006: 4) Castles, kavramın hâlâ oldukça tartışmalı olduğunu; göçmen veya mültecilerin toplumla bütünleşmesi için genel olarak kabul edilmiş tek bir tanımın, teorinin veya modelin olmadığını vurgular (Castles vd, 2002: 114). Bu tartışmalar ışığında toplumsal bütünleşme kavramının tanımına ilişkin olarak üç farklı anlayış olduğu öne sürülmektedir (UNRISD Brifing Metni, sayı: 1, 1994). İlk anlayış toplumsal bütünleşmeyi tüm insanlar için eşit imkânlar ve haklara işaret eden içerici bir hedef olarak görür. İkinci anlayışta artan bütünleşmenin türdeşliğin zorla kabul ettirilmesine yol açan negatif bir çağrışımı vardır; dolayısıyla kavram asimilasyon kavramına benzer olarak algılanır. Ve son olarak, üçüncü anlayışta ise kavram “herhangi bir verili toplumda yerleşik insan ilişkileri kalıplarını nitelemenin yalın bir yolu” (UNRISD Brifing Metni, sayı: 1, 1994) olarak görüldüğünden herhangi bir negatif ya da pozitif çağrışımdan bağımsız olarak anlaşılır.

Bu çalışmada, toplumsal bütünleşme kavramı yukarıda bahsedilen literatürdeki negatif ya da pozitif çağrışımlarından öte nötr ve tüm toplum için eşit imkânlar ve haklar talep eden içerici bir hedef ve şemsiye bir kavram olarak referans alınmıştır. Dolayısıyla yukarıda bahsedildiği gibi bütünleşme kavramına dair yapılan tanımlar farklılık göstermekle birlikte, bu kavram salt ekonomik ya da sosyal/kültürel göstergelere bağlı olarak değil, ancak tüm bunları kapsayacak ve bu göstergelerin ilişkisel boyutlarını da içerecek şekilde kullanılmıştır. Bu noktada, Türkiye’de “dış göç”  özelliği gösteren ülke içinde yerinden edilmiş kişiler ve toplumsal bütünleşme meselesini anlamak amacıyla Ager ve Strang’ın “Indicators of Integration: Final Report” (2004) çalışmasında yer alan bütünleşme göstergeleri kullanılmıştır. (…) Ager ve Strang’in çalışmasında toplumsal bütünleşmenin göstergeleri olarak kabul edilen on farklı alan, dört ana başlık altında toplanmıştır. İlk olarak “Olanaklar ve Göstergeler” ana başlığı altında iş ve barınma imkânları ile eğitim ve sağlık hizmetlerine erişim olmak üzere bütünleşme süreci daha çok maddi kaynaklar üzerinden tanımlanmaktadır. Bu ilk ana başlık, toplumsal bütünleşmenin “görünen yüzü” olarak da düşünülebilir. “Toplumsal (ve Kurumsal) İlişkiler” ana başlığı altında daha çok bütünleşmenin ilişkisel boyutu üzerinde durulmuş ve ülke içinde yerinden edilen kişilerin aile ve aidiyet hissettikleri grup içindeki bağları; kendisi dışındaki gruplarla kurduğu ilişkilerin düzeyi ve son olarak da kurumlarla, yerel/merkezi yönetimlerle kurduğu ilişkinin düzeyi ve bu kurumların sağladığı hizmetlerden yararlanabilme düzeyleri bütünleşme sürecinin göstergeleri olarak kabul edilmiştir. Üçüncü ana başlık “Kolaylaştırıcılar”dır ve bu başlık altında içine girilen topluluğun dilini ve kültürel kodlarını bilmenin ve bu topluluk içinde kendini güvende hissetmenin bütünleşme sürecinin göstergeleri olduğu belirtilmiştir. Ve son olarak, “Dayanaklar” olarak adlandırılan dördüncü ana başlık altında ise devletten beklenebilecek haklar ve içine girilen toplulukta yurttaş olarak bu haklardan ne kadar yararlanılabildiği toplumsal bütünleşmenin göstergeleri olarak kabul edilmiştir. Ager ve Strang’e göre bahsedilen bu ana başlıklar ve onların alt alanları arasında hiyerarşik bir bağ kurmaktan kaçınılmalı ve daha ziyade bu başlıklar birbiriyle ilişkili alanlar olarak anlaşılmalıdır. Son olarak, toplumsal bütünleşme mefhumu da bu anlayışa göre ve ülkelerin kendilerine özgü koşullara uygun bir çerçevede değerlendirilmelidir.

Ülke İçinde Yerinden Edilme Kavramına Bakış ve Türkiye Deneyimi

Ülke içinde yerinden edilme uygulamaları 1990’lı yılların çok öncesinden beri gündemde olmasına karşın, özellikle Soğuk Savaş sonrası ülke içi çatışmalara bağlı ülke içinde yerinden edilmiş kişilerin sayısının artması ve buna bağlı olarak artan sayıdaki mülteci başvurularının kabulündeki hoşnutsuzluk, konuya dair uluslararası kamuoyunun ilgisini arttırmıştır. Ayrıca, 1990’lar boyunca ülke içinde yerinden edilme olgusunun bu denli yoğun yaşanması ve göze çarpar hale gelmesi uluslararası kamuoyunun konuya müdahalesini getirmiştir. Sığınma talepleri yerine bu kişilerin kendi ülkeleri içinde korunmasının “gerekliliğine” dair inanç, uluslararası kamuoyunun bu yeni gruba dahil kişileri sığınmacı statüsünden farklı bir şekilde tanımlaması ihtiyacını doğurmuştur. Bu tanımlama ihtiyacının altında yatan iki önemli unsur şunlardır: “hareketin zorunlu doğası” ve “hareketin ulusal sınırlar içinde meydana gelmesi” (Mooney, 2005: 10). Bu noktadan hareketle, Birleşmiş Milletler 1992’de ülke içinde yerinden olma konusunda ilk defa bir özel temsilci atamış ve ülke içinde yerinden edilmiş kişiler için bir tanımlama da yine aynı yıl yapılmıştır. Ancak içerik ve kapsam bakımından 1992’de yapılan tanımın kısıtlılıkları göz önünde bulundurulduğunda,  1998’de “Ülke İçinde Yerinden Olma Konusunda Yol Gösterici İlkeler” belgesi kabul edilerek, ülke içinde yerinden olmuş kişiler kavramı kullanıma sunulmuştur. Bu belge, ülke içinde yerinden olmuş kişileri şöyle tanımlamaktadır:

Zorla ya da zorunda kalarak evlerinden veya sürekli yaşamakta oldukları yerlerden, özellikle silahlı çatışmaların, yaygın şiddet hareketlerinin, insan hakları ihlallerinin veya doğal ya da insan kaynaklı felaketlerin sonucunda veya bunların etkilerinden kaçınmak için, uluslararası düzeyde kabul görmüş hiçbir devlet sınırını geçmeksizin kaçan ya da bu yerleri terk eden kişiler ya da kişi gruplarıdır (Kälin, 2005).

Bu tanımın yanı sıra Yol Gösterici İlkelere İlişkin Açıklayıcı Notlar’a bakıldığında silahlı çatışmalar ve askeri ya da güvenlikle ilgili zorunluluklar sebebiyle veya keyfi olarak kişilerin yerlerinin değiştirildiği durumların ise “ülke içinde yerinden edilme” olarak tanımlandığı görülmektedir (Kurban vd, 2008: 20). Her ne kadar bu ilkelerde yer alan tanım üzerinde mutabakata varılmış ve tanım yaygın olarak kullanılıyor olsa da, ülke içinde yerinden olmuş kişiler mefhumuna dair tartışmalara bu noktada yer vermek önemli görünmektedir. Bu tartışmalardan ilki, ülke içinde yerinden olmuş kişilerin ayrıcalıklı bir kategori olarak kabul edilip edilmemesine ilişkindir. Örneğin, Uluslararası Kızılhaç Komitesi tüm silahlı çatışma mağduru sivillere koruma ve yardım sağladığını ve kategori temelinde değil savunmasızlık temelinde yardım sağlamayı tercih ettiğini; bu sebeple ülke içinde yerinden olmuş kişileri özel bir kategori olarak kabul etmenin diğer savunmasız gruplara karşı ayrımcılık yapma riskini barındırdığını savunarak, bu kişilerin ayrı bir kategori olarak kabul edilmesine karşı çıkmaktadır (Kellenberger, 2009: 477). Yine çeşitli sivil toplum kuruluşları, ülke içinde yerinden olmuş kişilerin ayrıcalıklı bir kategori olarak tanımlanmaktansa savaş mağdurları olarak tanımlanmaları gerektiğini savunmaktadır (Mooney, 2005: 14). Ülke içinde yerinden edilmiş kişilerin (ÜİYEK) durumuna dair karar verirken Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (BMMYK) işaret ettiği nokta önemli görünmektedir. BMMYK’ya göre ÜİYEK’in ayrı bir kategori olarak tanımlanması ayrıcalıklı bir statüye gönderme yapmaktan ziyade belirli dezavantajlı grupların korunmasında “onların kendilerine mahsus ihtiyaçlarına değinildiğinin” garantiye alınmasını sağlamaktır (UNHCR, 2006: 156). Ayrıca örneğin etnik azınlıkların zorunlu göçü söz konusu olduğunda, bunun prima facie ayrımcılık yapmama prensibini ihlal etmesi sebebiyle ülke içinde yerinden edilme kasti insan hakları ihlalleriyle açıkça ilişkilidir (Mooney, 2005: 15). ÜİYEK’in sadece en savunmasız gruplar arasında olmaları değil, aynı zamanda en az desteği almaları sebebiyle de özel bir kategori olarak kabul edilmesi gerekir (Mooney, 2005: 18).

1990’ların başında dünyada yaygın şiddet olayları, silahlı çatışma ve insan hakları ihlalleri sebebiyle yerinden olmuş kişilerin sayısı 20 milyonun biraz üzerindeyken, bu sayının 2013 sonu itibariyle tarihte görülen en yüksek seviyeye çıkarak 33,3 milyon olduğu tahmin edilmektedir.  Ayrıca 2011 verilerine göre 50 ülkeden 47’sinde ÜİYEK’ler kentsel alanlarda yaşamakta; bu sebeple diğer yoksul ve/veya yoksun ekonomik göçmenlerle karıştırılma ve kendilerine sağlanması gereken koruma ve destek hizmetlerinden yararlanamama riskiyle de karşı karşıya kalmaktadırlar. Yine yapılan uluslararası ve ulusal çalışmalar ÜİYEK’in ilk aşamada barınma, gıda, yeterli sağlık hizmetlerine erişim ve Türkiye özelinde geri dönüşlerin yolunun açılması, tazminat taleplerinin karşılanması ve mayınların temizlenmesi gibi durumlara karşı geliştirilecek çözümler gibi acil ve özel ihtiyaçlarının olduğunu da göstermektedir. Dolayısıyla, hem giderek artan sayıda kişinin yurttaşı olduğu devlet sınırları içinde yaşadığı yerleri terk etmek zorunda kalması ya da göçe zorlanması hem de tam olarak bu durumdan ötürü özel ihtiyaçlara sahip olması sebebiyle, ülke içinde yerinden olmuş kişilerin ayrıcalıklı bir kategori olarak kabul edilip bu duruma özgü politikaların geliştirilmesi önem arz etmektedir.

ÜİYEK’e özgü politikaların geliştirilmesinde, ihtiyaçların karşılanmasında, korunma ve yardım hizmetlerinin sağlanmasında uluslararası ve bölgesel insan hakları belgeleri ile ülke içinde yerinden edilme hakkındaki uluslararası standartlara göre birincil sorumluluk ulusal otoritelerdedir.  Buna ek olarak ÜİYEK’in varlığının kabul edilmesi ve ÜİYEK’ler hakkında sayıları, yaşadıkları yerler, demografik bilgiler gibi veri ve güvenilir bilgi toplamak da ulusal otoritelerin bu sorumluluğu yerine getirmeleri için gereklidir. Ancak diğer ülkelerde görüldüğü gibi kamp dışında yaşayan ÜİYEK’lere dair kesin bilgilerin çok az olması (Beyani, 2013: 7) Türkiye örneğinde de geçerlidir ve bu da pek çok yerde olduğu gibi uygun ve verimli müdahalelerin yapılmasını ve destek verilmesini zorlaştırmaktadır.

Bu veriler ışığında Türkiye’de 1980’lerin ikinci yarısından başlayarak özellikle de 1990’ların ilk yarısında yoğunlaşarak devam eden ve Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde uygulanan köy yakma/boşaltma uygulamalarını ülke içinde yerinde edilme olarak tanımlamak, bu deneyimi tüm yönleriyle ve sonuçlarıyla anlayabilmek açısından daha doğru olacaktır. Ayrıca ülke içinde yerinden edilme konusunda Türkiye deneyimine dair şu noktanın altını çizmek de oldukça önemlidir: Kürtlerin yerinden edilmesi Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne devreden ve devam eden bir zihniyetin ürünüdür.  Bu sebeple, Kürtlerin 1980 sonrası zorla göç ettirilmesini tarihsel arka planından bağımsız olarak ele almak yanlış olacaktır. İmparatorluk ve Cumhuriyet elitleri, Kürtlerin zor kullanılarak yerinden edilebilir ve Türkleştirilebilir yurttaşlar olduğu konusunda fikir birliğinde olmuşlar; 1980’lere kadar kısmen sınırlı sayıda Kürt’ü yerlerinden etmiş ve bunu bir hukuk çerçevesi içinde yürütmüşlerdir. 1980’lerin ikinci yarısından sonra uygulanan yerinden etme pratiği ise etkilediği kişilerin sayısı, hukuksuzluğu  ve sonuçları ile geçmişteki benzerlerinden ayrılmaktadır. Dolayısıyla bu dönemde uygulanan, yaklaşık üç binden fazla köy ve mezranın boşaltıldığı ve/veya yakıldığı sayıları bir milyonu aşkın  Kürt yurttaşın korucu olma baskısı, faili meçhul cinayetlerin sayısının, işkencenin ve insan hakları ihlallerinin artması ve güvenlik korkusuyla  sürekli yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kaldıkları ya da zorla göç ettirildikleri bir çatışma kaynaklı yerinden etme pratiğidir.

Söz konusu sürecin sonucu olarak, kentlerin çöküntü alanlarına, kent hayatına uyum sağlamak için kaçınılamaz niteliklerden yoksun olarak savrulan yerinden edilmiş Kürtler, Kürt meselesinin seyrinde de önemli dönüşümlere yol açmışlardır. Sokakta yaşayan/çalışan çocukların sayısında patlama yaşanmış (Akşit, Karancı, Hoşgör, 2001) ve şehirlerde Kürt çocuk ve gençleri Kürt meselesinin politik özneleri olarak görünürleşmiştir.  Böylece kent yoksulluğuyla sarmalanan Kürt meselesi, ülkenin sadece Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaşanan bir “sorun” olmaktan çıkıp “şehirde bir sorun” haline dönüşmüştür (Yeğen, 2009: 103).

Arafta Kalanlar: Ülke İçinde Yerinden Edilme ve Gençler

Bize acı vermeye devam eden, yalnızca o kalır bellekte… (Friedrich Nietzsche)

Dünyanın çatışma ve ülke içinde yerinden edilmeyle nitelenen bölgeleri göreceli olarak yüksek doğurganlık oranı ve genç nüfusa sahiptirler; bu sebeple ülke içinde yerinden edilen kişilerin yaklaşık %80’i kadınlar ve çocuklardan oluşmaktadır (Buscher ve Makinson, 2006). 10–12 yaş üzeri çocuk ve gençler, uluslararası insan hakları yasalarında özellikle haklar ve ihtiyaçlar noktalarında göz ardı edilmektedir. Bu durum ülke içinde yerinden edilen çocuk ve gençlere de yansımaktadır. Hâlbuki özellikle çocuk ve gençler düşünüldüğünde, yapılan araştırmalar göstermektedir ki,  çatışma ve savaş dönemlerinde çocuk ve gençler sadece travmatik deneyimlerden geçmekle kalmayıp aynı zamanda yerinden edilme sonrası en dezavantajlı grubu oluşturmaktadır. Çünkü bu travmatik deneyimlere ek olarak sosyalizasyonun kesintiye uğraması, ekonomik güçlükler, aile üyeleriyle ihtilafa düşme ve yeni yerleşim alanlarına adaptasyon gibi sıkıntılarla baş etmek zorunda kalmaktadırlar. Bunların yanı sıra, her ne kadar çatışma ortamına kıyasla şehirlerin “daha güvenli” mekânlar olduğu düşünülse de ülke içinde yerinden edilen gençler şehirlerde şiddetin, ayrımcılığın ve dışlanmanın farklı biçimlerine maruz kalmaktadırlar. Tüm bu sebeplerle ülke içinde yerinden edilen gençlerin deneyimlerini anlamak için göç öncesi ve sonrası durumu, göç sürecini ve içine girilen toplulukla ilişkileri irdelemek önem arz etmektedir.

Konu hakkındaki literatüre bakıldığında ülke içinde yerinden edilen gençler için ekonomik güçlükler, sosyal dışlanma deneyimi, sosyalizasyonun sekteye uğraması ve süre giden travmatik etkilerin ortak deneyimler olduğu görülür. Bunlara ek olarak bu çalışma kapsamında görüşülen gençlerde korku, güvensizlik ve kurumlara yönelik öfke de oldukça belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır:

Ben çok küçüktüm o zamanlar hatırladığım kadarıyla… Çeşmeye gittim su almaya. Çeşmedeyken helikopter sesleri duydum, tabi o anda zaten köylerin yakıldığını biliyorduk. Tamam dedim, yani sıra galiba bize geldi… O arada herkes bağırıyor, herkes çağırıyor, herkes kendini yere atmış bir şekilde, ateş açıyorlar sağa sola, yaşlılara vuruyorlar, kızlara hareketler uyguluyorlar. Tabi o zamanlar küçük olduğum için baktığımda hiçbir şey anlayamadım… Hakikaten çok acımasız şeyler yaşadık. Hak etmediğimiz bir hayat yaşadık. […] Çok zorlu şeyler, küçücük bir çocuk annesinin kucağındayken evi yaktıkları zaman işte sütün önündeydi daha çocuk, çocuğu kadının elinden yani tutup çekip içeriye fırlattı. Yani o çocuk gitti, öldü o çocuk. Çocuğu hiçbirimiz göremedik, yandı ateşler arasında. Bu tür şeyler unutulmuyor, yani şu anda devlet ne yapsa, değil, hiçbir şey unutulmuyor; kinimiz büyük, acımız büyüktür. (Diyarbakır, kadın, 20)

Açıktır ki, yaşanan travmatik deneyimler ve tanıklıklar ülke içinde yerinden edilen gençlerin ilerleyen yaşantılarında da etkisini sürdürmekte ve süre giden toplumsal bir travmaya dönüşmektedir. Bu sürmekte olan durum toplumsal bütünleşmenin önündeki en büyük engellerden biri olarak ortaya çıkmaktadır. Bu noktadan hareketle, bir sonraki bölüm yukarıda bahsedilen başlıklar çerçevesinde ülke içinde yerinden edilen gençlerin toplumsal bütünleş(eme)me mevzusuna dair deneyimlerini ve bu mevzudaki mekânsal farklılıkları incelemeyi amaçlamaktadır.

Toplumsal Bütünleşmenin “Görünen Yüzü”

Olanaklar ve Göstergeler: İstihdam, Eğitim, Barınma ve Sağlık

Ager ve Strang’in yukarıda bahsedilen bütünleşme çerçevesi istihdam, eğitim, barınma ve sağlık alanlarındaki alt başlıkları toplumsal bütünleşme göstergelerinin “görünen yüzü” olarak değerlendirmektedir. Ancak toplumsal bütünleşmenin görünen yüzü olarak addedilen bu alt başlıklarla içerilenler ÜİYEK’lerin maddi koşullarına dair bir resim sunsa da bireylerin bütünleşmeyi kendi hayatlarında nasıl deneyimlediklerine dair bütünlüklü bir bilgi sunmaktan uzak kalmaktadır. Daha önce de değinildiği gibi bu çalışmada Ager ve Strang’in kullandığı toplumsal bütünleşme göstergeleri aralarında kurulacak hiyerarşik bir ilişkiden bağımsız bu bütünlüklü bilgiye ulaşmak hedefiyle araçsallaştırılmıştır.

Türkiye’de yerinden edilmiş gençlerin ulaşabildikleri maddi kaynaklara bakıldığında, açıktır ki bu kaynaklara erişim göçün üzerinden otuz yıla yakın süre geçmesine rağmen hâlâ oldukça sınırlıdır. Öncelikle istihdam alanına bakıldığında, görüşülen gençlerin hemen hemen tümünde aile içi maddi imkânların kısıtlı olması sebebiyle küçük yaşlardan itibaren sokakta çalışma deneyimi mevcuttur. Göç sonrası dönem göz önünde bulundurulduğunda ise Diyarbakır’da yaşayan genç kadınlar çalışmazken İstanbul’daki genç kadınların ağırlıklı olarak konfeksiyon atölyelerinde çalışmaya başladıkları görülmektedir. Erkekler ise inşaat işçiliği ve seyyar satıcılık gibi marjinal sektörde, vasıfsız işlerde çalışmak zorunda kalmışlardır. Görüşülen gençlerin ve ailelerinin çok azı kendi işinin sahibidir. Ucuz iş gücü olarak görülen ve çoğunlukla sigortasız çalışan zorunlu göç mağduru gençler kötü çalışma koşullarından dolayı pek çok iş kazasına, sağlık problemlerine karşı savunmasız bırakılmakla kalmayıp işverenler ve çalışma arkadaşları tarafından etnik kimlik temelli ayrımcılığa da maruz kaldıklarını belirtmişlerdir. Bunun yanı sıra, özellikle genç erkeklerin anlatılarında işverenden gördükleri şiddet de aktarılmıştır.

Yerinden edilmiş gençlerin küçük yaşlardan itibaren çalışmak zorunda kalmaları eğitime devam edememeleri sonucunu ortaya çıkarmış ve bu sonuç onları “yoksulluk–eğitimsizlik–yoksulluk” kısır döngüsüne hapsetmiştir. Diyarbakır ve İstanbul’da görüşülen genç kadınların eğitim düzeyleri lise seviyesinin altındadır. Erkeklerde ise eğitim durumu, ilköğretim mezunu olma ve eğitime devam etme arasında değişmektedir. Bu noktada olanaklar sınırlı olduğunda, eğitim tercihinin erkekten yana kullanıldığı açıktır; ayrıca görüşülen kadınların da belirttiği gibi kimi aileler için genç kadınların eğitime devam etmelerini “ayıplanacak” bir şey olarak da görülebilmektedir. Eğitim alanındaki genel görüş, yerinden edilmiş gençlerin eğitimlerinin çalışmak zorunda oldukları için yarıda kesildiğidir. Bu görüş doğru olmakla birlikte, bu gençler öncelikle maddi imkânların kısıtlılığı ve fakat buna ek olarak eğitim sürecinde maruz kaldıkları dışlanma ve ayrımcılık deneyimleri dolayısıyla da eğitim olanaklarından yararlanamamaktadırlar. Özellikle göç sonrası ülkenin Batı şehirlerindeki okullarda eğitim hayatına devam etmiş ve yaşadığı dışlanma ve ayrımcılık pratikleri sonucunda okulu bırakan gençler de vardır. Burada şu noktaya dikkat çekmek gerekiyor: Kürtçe konuşmak Diyarbakır’daki okullarda eğitimine devam eden zorunlu göç mağduru gençler için bir sorun teşkil etmezken, bu durum İstanbul’da yaşayan gençler için cezalandırmaya kadar varan en büyük zorluklardan biri olarak ortaya çıkıyor. İstanbul’dan bir görüşmeci bu durumu şöyle ifade ediyor:

Okulda sorun şöyleydi, yani biz okulda Kürtçe konuşuyorduk, bizim bir öğretmenimiz vardı, Kürtçe konuşmamıza izin vermiyordu. Sonuçta Kürtçe bizim ana dilimiz, yani Türkçe’yi de öğreniyoruz ama zorunlu bir öğrenmedir yani. Gönüllü bir öğrenme değil. İşte konuşmayacaksınız, etmeyeceksiniz, hatta o yönlü sorunlar yaşıyorduk, disipline gidiyorduk, dayak yiyorduk ondan dolayı. Hatta o bizi gruplaşmaya kadar sevk ediyordu. Yani işte illa arkadaş çevren Kürtçe bilen olacak, işte akrabaların falan. (İstanbul, erkek, 27)

Görünen o ki, yalnızca Kürtçe konuşmak değil, bir kimlik olarak Kürtlük de okullarda yaşanan ayrımcılığın sebeplerinden biri olarak gençlerin karşısına çıkıyor. Bu konuda bir görüşmecinin deneyimi ise şöyle:

Hep arkadaşlarla tartışıyorduk, işte siz teröristsiniz, siz güneylisiniz, siz devleti bölmek istiyorsunuz, yani sizin derdiniz nedir, bu tür şeylerle karşılaşıyordun, çok zor durumda kalıyordun; ne diyeceğini de bilemiyordun. Düşün yani, sürekli etrafında 5–6 kişi toplanıyor, sürekli seni rezil etmeye çalışıyor, diyor ki siz teröristsiniz, kırosunuz, bir şeyden anlamıyorsunuz; siz dağdan gelmişsiniz. İnsan ne yapacağını bilemiyor. […] Abim izin vermedi çıkmama, ben kaçtım, yani mecburen kaçtım çünkü her gün baskı altındasın. Ciddi bir ayrımcılık vardı orda. Girdim, müdüre başvuruyordum, dedi “Oğlum yalan mı sen kırosun, sen dağdan gelmişsin.” (İstanbul, erkek, 18)

Bütünleşmenin görünen yüzü olarak, ÜİYEK’in barınma imkânlarına bakıldığında, iki şehirde de ortalama hane halkı büyüklüğü yedinin üzerinde ve dört olan Türkiye ortalamasının oldukça üstündedir. Yapılan araştırmalar tüm dünyada ülke içinde yerinden edilen kişilerin, göç sonrası kentlerin “çöküntü alanlarında” yaşamak zorunda kaldıklarını göstermektedir. Bu durum Türkiye için de geçerlidir; zorunlu göç mağduru yurttaşlar halen ağırlıklı olarak Diyarbakır’da Suriçi ve İstanbul’da Tarlabaşı gibi kent içi çöküntü alanlarında veya kent çeperlerindeki bölgelerde, oldukça sağlıksız ve kötü koşullarda yaşamaktadırlar. İkamet edilen çevreye bakıldığında, özellikle kent içi çöküntü alanlarında yaşayanlar uyuşturucu madde kullanımı, satışı ve fuhuşun yaygınlığından şikâyet etmekte ve bir kısım yerinden edilmiş yurttaş bu faaliyetlerin “devlet eliyle” yapıldığına inanmaktadır. Aşağıda bahsedileceği gibi, diğer birçok alanda öne çıkan devlete karşı güvensizliğin yerinden edilmiş yurttaşlar arasında hâlâ bir “miras” (Kurban vd, 2006) olarak süregeldiği bu gibi örneklerle açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Yerinden edilmiş yurttaşların sağlık hizmetlerinden yararlanma imkânlarına bakıldığında ise ilk göç edilen döneme göre bu alanda bir iyileşme olduğu göze çarpsa da, sorunlar hâlâ devam etmektedir. Öncelikle, şehir fark etmeksizin görüşülen kişilerin büyük çoğunluğu sağlık hizmetlerinden yeşil kart üzerinden faydalanabilmektedir; diğer bir kısmı ise özel sigorta aracılığıyla sağlık hizmetlerine erişebilmektedir. Ancak yerinden edilmiş yurttaşlardan kimileri, kullanamadıkları fakat üzerlerine kayıtlı olarak görünen, terk etmek zorunda kaldıkları köylerdeki arazileri veya mülkleri sebebiyle, kimileri ise PKK’ye katılmış olan aile üyeleri sebebiyle yeşil kart alamamaktadırlar.  Bunların yanı sıra, ilk göç edilen dönemde Türkçe bilmemekten kaynaklı sağlık personeliyle yaşanılan sorunlar büyük ölçüde aşılmış görünmektedir. Bu sorunun, özellikle Diyarbakır’da sağlık hizmetlerinde Kürtçe bilen personelin sayısının artmasıyla aşılmış görünmektedir. Ancak İstanbul’daki 30 yaş ve üzeri kadınlar, Türkçe bilmemekten kaynaklanan iletişim sorununu, hâlâ yanlarında kendilerine eşlik edecek ve iletişimi sağlayabilecek çocukları veya tanıdıkları aracılığıyla çözmektedirler. Bu da kişilerin temel sağlık hizmetlerinden yararlanmasında ayrımcılığa maruz kalmalarına sebep olmaktadır.

Bunların yanı sıra anlaşılıyor ki, Diyarbakır’da sağlık alanında genel bir memnuniyet hâkimdir. Bunun sebebini Diyarbakır’dan bir görüşmeci şöyle ifade ediyor:

Önceleri gibi değil tabi ki, hani sonuçta ortam değişti. Diyarbakır’ın doktorundan tut öğretmenine kadar, ne bileyim yani her şeyine kadar artık Kürt, yani sonuçta senin dilinden, senin ırkından olan insanlar, yani niye sorun yaşayalım ki. (Diyarbakır, Kadın, 26)

İstanbul’da ise yaşanan ayrımcı pratikler sağlık alanında da mevcuttur ve ÜİYEK’de memnuniyetsizlik yaratmaktadır. Gençler İstanbul’daki sağlık kurumlarında Kürtçe konuşmaları sebebiyle tedavi edilmedikleri veya küçük düşürüldüklerini belirtmişlerdir. Ayrıca, İstanbul’da ailesinde PKK üyesi olan ya da politik alanda aktif rol alan ailelerin yeşil kartlarının iptal edildiği ifade edilmektedir. Sağlık alanında karşılaşılan bu olumsuzluklarla baş etme stratejisi olarak Kürtlerin sahibi olduğu ya da yurtsever  doktorların çalıştığı hastanelerin tercih edilmesi göze çarpmaktadır:

Gazi’de tanıdığımız yurtsever doktorlar var, X doktor. […] Hani bizim yurtseverler olduğu için, tanıdıklarımız için oraya gidiyoruz. (İstanbul, Erkek, 20)

Toplumsal (ve Kurumsal) İlişkiler: Sosyal Bağlar, Sosyal Köprüler ve Sosyal Bağlantılar

Bütünleşme göstergelerinde ikinci alt başlık olarak kabul edilen toplumsal ve kurumsal ilişkilere bakıldığında öncelikle sosyal bağlar alanında yerinden edilmiş yurttaşların kendi aileleri ve aidiyet hissettikleri topluluk içindeki ilişkilerine bakmak önem arz etmektedir. Görünen odur ki, yerinden edilmiş gençlerin birçoğunun göç sonrası ailevi ilişkilerinde zedelenmeler olmuştur. İki şehirde de yerinden edilen gençlerin aileleriyle ihtilafa düştükleri görülmektedir. Ancak bu noktada mekânsal bir farklılıktan ziyade toplumsal cinsiyet boyutunun bu ihtilafı çeşitlendiren bir unsur olduğunun altını çizmek gerekmektedir. Genç kadınlarda “kıyafetin uygun olmaması” ve/veya ev dışında geçirilen süre; genç erkeklerde ise politik alanda aktif olarak rol almak aile üyeleriyle çatışma yaşanmasına sebep oluyor. Bu durumu yerinden edilen ailelerde korkunun ve güvensizliğin hâlâ devam ettiğinin önemli bir göstergesi olarak okumak mümkün görünmektedir.

Gençler, ailelerinin “köy yaşamına alışmış” olmalarından yakınmakla birlikte kendilerini anlamadıklarından da şikâyet etmektedirler. Yapılan görüşmelerde aile desteğinden yoksun veya göç sonrası ailede dağılma süreçlerini yaşayan gençlerin bütünleşme anlamında daha çok sorun yaşadıkları göze çarpmaktadır. Örneğin, bu deneyimlerden geçmiş bir gencin uyuşturucu madde kullanımına başladığını ve “değersizlik” hissine kapıldığını ifade etmesi oldukça çarpıcıdır. Bunun dışında, yerinden edilmiş yurttaşların içinde yaşamaya başladıkları ana toplulukla çok fazla ilişki kuramadığı görülmektedir. Ancak bu noktada, Diyarbakır’daki gençlerin göç sonrası daha çok “köyden gelme, giyim ve konuşma tarzları” nedeniyle aşağılanma ve dışlanma deneyimlerine maruz kaldıklarını; İstanbul’daki gençlerin ise tüm bunların yanında “Kürtlüklerinden” dolayı dışlanma deneyimlerine maruz kaldıklarını belirtmeleri oldukça önemlidir. Dolayısıyla, gençler Diyarbakır’da “köylülük”; İstanbul’da ise “Kürtlük” sebebiyle dışlandıklarını belirtmektedirler. Bu nokta bir gencin ifadesinde şöyle yer bulmaktadır:

Yani orada [Diyarbakır’da] da kabullenilmedik, yabancı bunlar, köylü çocuğu benzeri. Yine orda da Batı illerindeki kadar kimlik olarak aşağılanmasak da sınıf olarak mesela aşağılanıyorduk, orda da benzeri sorunlar yaşanıyordu, ister istemez yani yine psikolojimiz üzerinde çok etki yapıyordu, mesela kimseyle diyaloga geçemiyorduk, arkadaş bulamıyorduk, yani ben diyebilirim ki benim akrabalarım dışında Diyarbakır’da bir arkadaşım yok, o çocukluk süresi içerisinde ne kimseyle oyun oynayabildik akrabalar dışında, aynı sokakta kaldığımız insanlarla bile iletişim kurmakta zorlanıyorduk. (İstanbul, Erkek, 28)

Sosyal köprüler alanına bakıldığında, her ne kadar özellikle Türkiye’nin Batı illerinde yerleştikleri yerlerde dışlayıcı pratiklere maruz kaldılarsa da çoğunlukla her iki ilde de Türk etnik kimliğine yönelen bir öfke olmaması, toplumsal bütünleşmenin hâlâ imkânlar dahilinde olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Örneğin, İstanbul’da yaşayan bir genç, her ne kadar Kürt olduğu için farklı dışlanma pratiklerine maruz kaldığını belirtse de şöyle diyor:

Hayatımda hiç anlatmadım bugüne kadar ama insanlar, yani buradaki insanlar, ne yazık ki olayları bilmediğinden dolayı çok rahatlıkla yadırgayabiliyorlar, çok rahatlıkla hüküm verebiliyorlar, karar verebiliyorlar insanların hayatıyla ya da o insanların niçin buraya geldiğine dair çünkü onlar o olayları yaşamadı, o travmaları yaşamadılar, ben hani hatırlıyorum, diyorum ya biz nasıl kaçtık; hâlâ o bizim balkonumuzdaki elbiseler benim gözümün önünde. (İstanbul, Kadın, 18)

Bunun yanı sıra, gençlerin aidiyet hissettikleri topluluk dışındaki gruplarla kurulan ilişkilere dair fikirleri her ne kadar çoğunlukla olumlu olsa da, bu durumun istisnaları da mevcuttur. Örneğin Diyarbakır’da yaşayan genç bir kadın şöyle diyor:

Biz Türklerle evlenemeyiz çünkü Türkler ayrıdır biz ayrıyız; tabi ki biz Kürt’üz onlar Türk’türler; yani şimdiden anlaşamıyoruz, kalkıp da bir de onlarla evlilik yapsam, hiç hoş bir şey değildir. Cahil bir insan değilim yani. (Diyarbakır, Kadın, 26)

Toplumsal ilişkilerin kurulmasında ayrımcı ve dışlayıcı pratiklere en çok maruz kalanlar ise mevsimlik işçi ya da inşaat işçisi olarak ülkenin farklı yerlerinde çalışan/çalışmak zorunda kalan gençlerdir. Dolayısıyla Ager ve Strang’in çalışmasında bahsedilen sosyal köprüler kurmakta en “gönülsüz” hisseden grup da yine bu gençlerdir. Görüşmeler göstermektedir ki, ülkenin daha çok Batı kesimlerinde etnik kimlikleri dolayısıyla dışlanan, şiveleri dolayısıyla hor görülen ülke içinde yerinden edilmiş gençlerden bazıları, bu deneyimler sonucu Doğu/Güneydoğu Anadolu bölgelerine geri dönmüş, bazıları ise yaşadığı bu ve benzeri olumsuzluklardan dolayı PKK’ye katıldığını belirtmiştir.

Son olarak, belediyeler, mülki amirlikler ve sivil toplum kuruluşlarına erişim ve bu kurum/kuruluşlarla olan ilişkilere işaret eden sosyal bağlantılara bakıldığında ise ilk olarak göze çarpan nokta, bu sorulara cevaben kast edilenin yardımlar olup olmadığının sorulması olmuştur. Açıktır ki, algı düzeyinde, bu kurumlar daha çok dağıtılan yardımlarla özdeşleştirilmiştir. Bunun yanı sıra, yeşil kartın yenilenmesi haricinde bu kurumlarla ilişkinin oldukça zayıf olduğu görülmektedir. Ayrıca birçok görüşmeci bu işlerin “kadın işi” olmadığı ve genelde erkek çocuk veya baba tarafından yapıldığını belirtmişlerdir. Kurumsal ilişkilere bakıldığında ise öncelikle pek çok ülke içinde yerinden edilmiş gencin devlet kurumlarıyla ilişkilenmelerinin oldukça sınırlı ve ihtiyaç dahilinde olduğu görülüyor. Görüşülen gençler, Türkleri devlet ve ordudan ayrı bir yerde konumlandırdıklarını, bu sebeple ilişki kurmakta çekince görmediklerini belirtmişlerdir. Ancak şunu belirtmek önemli görünüyor; her ne kadar Türk etnik kimliğine yönelen bir öfke yoksa da devlet aygıtının kendisine ve kolluk kuvvetlerine yönelmiş korku ama daha çok da öfkenin göç sonrasında da devam ettiği görülüyor. Bu öfke bir gencin ifadesinde şöyle yer buluyor:

Hep korku, yine bizi vuracaklar, hep korku, diyebilirim ki oradaki bütün insanların bu beyninden geçer. Askeri, o rengi, o üniformayı gördükten sonra içinde bir korku ürperir… Gözyaşın istemeden dökülür çünkü o çocuksu düşünce, o beyninde dev gibi büyüyordur içinde düşün bir asker, er gidiyor evini köyünü yakıp, vurup herkesi, yani çok gördük burada. (Diyarbakır, Erkek, 25)

Yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşlarıyla ilişkilere bakıldığında ise Diyarbakır ile İstanbul arasında bariz bir fark olduğu görülüyor. Diyarbakır’da yaşayan gençlere bakıldığında bölgedeki sivil toplum kuruluşlarının aktivizminin ve Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi bünyesinde veya desteğiyle yürütülen etkinliklerin Diyarbakır’daki ülke içinde yerinden edilen gençlerin toplumsal hayatta içerilmesinin önünü açan faktörler oldukları göze çarpmaktadır. Bunu bir genç şöyle anlatıyor:

Mesela Diyarbakır’ın avantajları çok fazla, Türkiye’de de en önem verilen yerlerden biri; dolayısıyla mesela bir şey yapmak istediğimizde, hemen arkanızda destek bulabiliyorsunuz. Belediye başkanlarımız süper, her anlamda bize destek veriyorlar. Onları çok seviyorum. (Diyarbakır, Kadın, 15)

Bir diğer genç kadın ise güvensizlik ve korku sebebiyle hiç arkadaş edinemediğini, bunun ancak Diyarbakır Kardelen Kadın Evi’ne  gitmesiyle değiştiğini söyleyerek sivil toplum kuruluşlarının önemine dikkat çekiyor:

Evdeyim, fazla arkadaş edinmedim. Yani açıkçası güvenmediğim için hiç arkadaşım olmadı; bugüne kadar bir tek teyzemin kızlarıyla gidip gel, o da nereye kadar yani… Çünkü hep içimde bir korku var, hep yanlış yaklaşacaklar diye işte sürekli küçüklükten gelen bir şey bu. Yani güvenemiyorum, çok fazla kişiye güvenimi veremiyorum… O yüzden hiç arkadaşım olmadı bugüne kadar, buraya geldim [Kardelen Kadın Evi], burada arkadaşlarım oldu. (Diyarbakır, Kadın, 20)

İstanbul’da ise sivil toplum kuruluşlarıyla ilişki kuran gençlerin sayısının oldukça az olduğu görülüyor. Amargi, Mezopotamya Kültür Merkezi, Bağcılar Lotus Kültür Evi ve siyasi partiyle ilişkilenen birkaç genç dışında, ülke içinde yerinden edilen gençlerin ilişkilendiği başka bir kuruluş yok. Birçok görüşmeci, DTP’de kendilerini iyi hissettiklerini ifade etmişlerdir.

Diyarbakır belediyelerine olan memnuniyet tüm Diyarbakır’da yaşayan görüşmeciler tarafından vurgulanırken; İstanbul’da durum tam tersine dönmüştür ve görünen o ki, bu durumun kaynağında da hoşnutsuzluk ve güvensizlik vardır. Bu gibi kurumlarda çalışan personelin ve muhtarların rüşvet aldığı yönündeki inanç da bu hoşnutsuzluk ve güvensizliği besleyen bir diğer noktadır. Özellikle genç erkekler askere gitmek istememeleri ve dolayısıyla asker kaçağı olmaları sebebiyle devlet kurumlarıyla ilişkilenemiyorlar. İstanbul’da yaşayan bir genç kadın ise yerel yönetimlere dair şöyle diyor:

Hayatta hiçbir zaman onlardan ne yardım isterim ne hiçbir şey isterim, onlar da bizi kabul etmiyorlar zaten; kendini yazıyor kömürde falan. (İstanbul, Kadın, 30)

Kolaylaştırıcılar: Dil, Kültürel Kodlar,

Güvende Hissetme ve İstikrar

Toplumsal bütünleşme göstergelerinden üçüncüsü ise kolaylaştırıcılar alt başlığı altında toplanabilir. Bu alt başlık ülke içinde yerinden edilen kişilerin içine girilen ana topluluğun dilini ve kültürel kodlarını hangi düzeyde bildiklerini ve yeni yerleşim alanlarında kendilerini ne kadar güvende hissettiklerini, yerleşim alanından memnuniyeti, bu alandaki korku ve güvensizlik ile polis tarafından gösterilen ayrımcı tutum ve pratikleri içerir.

İlk olarak dil meselesine bakıldığında, şehir ayrımı olmaksızın 15–30 yaş aralığındaki tüm kadın ve erkek görüşmeciler, hem Türkçe’yi hem de Kürtçe’yi bildiklerini ve konuştuklarını belirtmişlerdir. İstanbul’da yaşayan gençler, özellikle göçün ilk yıllarında Türkçe bilmemekten kaynaklanan zorluklar yaşadıklarını anlatmışlar, ancak daha sonra Türkçe’nin günlük hayatta kullanılır hale gelmesiyle, örneğin okulda, hastanede, ulaşımda Türkçe bilmeyen aile fertleri ve yakınların ihtiyaçlarını da görmeye başlamışlardır. Dolayısıyla dil, gençlerde sosyal ilişkileri kolaylaştırıcı bir rol oynamıştır. Ancak bu veriler, hane halkı bazında değerlendirildiğinde, erkeklerde herhangi bir fark olmamasına karşın, kadınlarda yaş ilerledikçe Türkçe bilmeme ve yaş düştükçe de Kürtçe bilmeme oranlarının arttığı görülmüştür. Bunun yanı sıra, Diyarbakır ve İstanbul karşılaştırıldığında; İstanbul’da 10 yaş altındaki çocuklarda Kürtçe bilme oranının Diyarbakır’dakilere göre daha yüksek olduğu görülmektedir. Her ne kadar temsili bir örneklem olmasa da bu veriler göz önünde bulundurulduğunda; İstanbul’da yaşayan ülke içinde yerinden edilen kişilerin çoğunluğun Kürt olmadığı, Kürtlüğün sürekli ötekileştirildiği bir mekânda etnik kimliğin bir göstereni olarak dile tutunma olarak okunabilir. Ama genele bakıldığında önümüzdeki zamanlarda Kürtçe’nin risk altına girme ihtimalinin oluştuğunu iddia etmek çok da yanlış olmayacaktır.

Yaşanan yerde kendini güvende hissetme durumu hem şehirlerarası hem şehirlerin kendi içinde değişkenlik gösteriyor. Öncelikle Diyarbakır’da yapılan görüşmelerde görüşmeciler görüşmeden ve ses kayıt cihazı kullanımından herhangi bir rahatsızlık dile getirmezken; İstanbul’da hem görüşmenin neden yapıldığına, araştırmacının kim olduğuna dair hem de ses kayıt cihazı kullanımına dair güvensizlik oldukça göze çarpıcıydı. Bu da aslında mekânsal farklılığın önemini anlamak için oldukça önemli bir gösterge. Bu noktada açıktır ki, ülke içinde yerinden edilmiş kişiler, aynı etnik kimliğe sahip kişilerin çoğunlukta olmadığı yerlerde kendilerini güvende ve bu mekânlara dair bir aidiyet hissetmiyorlar. Zorunlu göç sonrası İstanbul’da yaşayan bir kadının dediği gibi:

Çocukların geleceği için tek şey memleketi olsun daha iyidir, yani biz burada sadece misafir gibiyiz, yapacağımız bir şey yok odur yani. (İstanbul, Kadın, 60)

Bunun dışında Suriçi, Gazi Mahallesi, Tarlabaşı gibi kentin çöküntü alanlarında yaşayan kişilerde, yaşadıkları yerden memnuniyetsizliğin ve bu yere dair güvensizliğin hâkim olduğu görülüyor. Kırdan kente gelen kişilerin kentte kimseyi tanımama/kimseye güvenememe söylemi, ülke içinde yerinden edilen gençlerde de benzer şekilde tezahür ederken; kentin çöküntü alanlarında yaşayanlar için bu söylem, sadece bu kadarla sınırlı kalmayıp devleti de içerecek şekilde genişliyor. Bir başka ifadeyle bu gibi çöküntü alanları dışında kişilere/şehre olan güvensizlik kentin çöküntü alanlarında devlete ve kurumlarına karşı güvensizliğe dönüşüyor. Suriçi’nden bir genç bunu şöyle ifade ediyor:

Bu da sistemin hani, gençlik gitsin uyuşturucu kullansın, gençlik gitsin her türlü pisliği yapsın [demesi] ama kendi dilini, kendi kimliğini tanımasın. […] Gençler hep uyuşturucu, fuhuştur, hırsızlıktır hep bununla. Diyarbakır’ın her bir sokağında uyuşturucu satılıyor. Daha böyle kıyamıyorsun yüzüne bakmaya, daha 12–13 yaşlarında, bakın uyuşturucu satıyor. Hap satılıyor… Mesela şu anda bakıyorsun, Suriçi’nde fuhuş yapan bir sürü yerler var. Biz bunları valiliğe sunduk, imza falan topladık. Dedik ki bunları burada istemiyoruz. Yine kabul edilmedi. Onlar [polis] mesela, Diyarbakır’a iki yüz tane hayat kadını bıraktılar. Sırf gençlik ona özensin diye. Gençlik kendi kimliğini tanımasın diye… Ben ilk parti dönemlerine girdiğim zaman, partinin kapısının önünden geçtiğim zaman, somut bir şekilde içeriye bakardım. Utanıyordum çünkü kendimden. Çünkü bana anlatılanlar, bunlar bizim için mücadele veriyorlar ve arkadaşlarımız bizim için mücadele veriyorsa ben burada bu uyuşturucuyu, sistemin uyguladığı şeyi yapıyorsam, benim sistemden bir farkım kalmıyordu. (Diyarbakır, Erkek, 22)

1993’te Siirt’ten Adana’nın Kürt nüfusun yoğun olduğu Şakirpaşa Mahallesi’ne göç eden ve 2000’den itibaren de İstanbul Gazi Mahallesi’nde yaşayan genç bir erkek görüşmeci ise bu süreçte yaşadığı uyum sorunlarını şöyle aktarıyor:

Tabi ki burukluk vardı… Çünkü birçok şeyini bırakıyorsun, varlıktan maddiyattan tut manevi birçok şeyi bırakıp gidiyorsun. Onların ezikliğini tabi yaşadık, metropol hayatı[na] alışmamışız; metropol görmemişiz, yaşamına uyum sorunu çok yaşadık, hâlâ da yaşıyoruz, yani bizim çocuklar hâlâ da yaşıyor kardeşlerim… Kendini ifade edememe, kültür farklılığı, bunlar hep yaşanıyor, hissediyorum yani… Zaten ilk geldiğimde dini yönlerim biraz ağırdı… [Adana’ya ilk geldiğinde] Ben parka gittim, parkta öyle çocuklar, ufak çocuklar. Benim yaşımda insanlarla ilişki kurmaya çalışıyorum, insanlara baktım, öyle olunca ürktüm, yani dedim ki, “Bu ne ya, nereye geldik?” […] Sonraki süreçlerde ufacık çocuk bali çekiyor. Elleri kolları hep jilet, yani bunlar beni çok etkiledi, alkol desen öyle, hayatı berbat zaten. Adana, İstanbul gibi değil, İstanbul gene biraz daha iyidir Adana’ya göre, Şakirpaşa mesela, hepsi de Kürt’tü. […] Mesela bu uyum sorunundan dolayı ben gerillaya katıldım. Yani dayanamadım biliyor musun, ben dayanamadım. (İstanbul, Erkek, 27)

Değerlendirilmesi gereken oldukça önemli bir başka konu da kentlerin çöküntü alanlarında yaşayan zorunlu göç mağduru yurttaşların, kentsel dönüşüm projeleri nedeniyle ikinci kez yerinden edilme riskiyle karşı karşıya kalmalarıdır. Ülke içinde yerinden edilme pratiğinin yaşandığı diğer ülkeler için de vurgulanan bu risk,  Türkiye örneğinde İstanbul Ayazma’da ve Tarlabaşı’nda kentsel dönüşüm projeleri kapsamında devlet eliyle gerçekleştirilmiş ve ÜİYEK’ler ikincil yerinden etmeyle karşı karşıya kalmışlardır. Son zamanlarda Diyarbakır’ın en fazla zorunlu göç mağduru yurttaşı barındıran ilçesi olan Suriçi bölgesi için TOKİ eliyle başlatılan kentsel dönüşüm projesi de burada yaşayan yurttaşları aynı riskle karşı karşıya bırakmaktadır.

Bu alt başlığın kapsadığı son gösterge ise polis tarafından gösterilen ayrımcı tutum ve pratiklerin yoğunluğudur. Öncelikle şunu belirtmek önemli görünüyor: Genç kadınlar polisin yaptığı ev baskınları dışında, polisle çok karşılaşmadıklarını belirtmişlerdir. Polisin ayrımcı tutumlarıyla karşılaşanların daha çok erkekler ve hatta İstanbul’da yaşayan erkek görüşmeciler olduğu görülmektedir. Özellikle Tarlabaşı’nda yaşayan erkek görüşmeciler, en çok, polisin sürekli kimlik kontrolü yapmasından, tehditlerinden, hakaret etmesinden ve fiziksel şiddet kullanmasından şikâyet etmektedirler.

Dayanaklar: Haklar ve Yurttaşlık

Bütünleşme göstergelerinin dördüncü alt başlığı dayanaklardır ve bu alt başlıkla amaçlanan ÜİYEK’lerin yurttaşlık haklarından hangi düzeyde yararlandıklarının anlaşılmasıdır. Göstergelere ÜİYEK’lerin nüfus cüzdanı sahipliğine, hukuki faydalara erişim ve bunlardan yararlanma düzeyleri dahil edilmiştir. Bu göstergelere ayrıntılı olarak bakmadan önce şunu belirtmek gerekmektedir: Göç döneminde yerinden edilmiş yurttaşların mülkiyetin, aile bütünlüğünün, özel hayatın gizliliğinin korunması gibi pek çok anayasal ve uluslararası sözleşmelerden kaynaklı hakları ihlal edilmiştir ve bu ihlaller, göç sonrası dönemde de çeşitlenerek devam etmektedir. Daha önce de değinilen okulda, işyerinde ayrımcılık ve dışlanma pratiklerinin mağduru olmanın yanı sıra nefret suçlarına da maruz kalmak, bu çeşitlenmenin örneklerindendir. Tüm bu hak ihlalleri ve dışlayıcı tutum/davranışlara ek olarak görüşülen ÜİYEK’ler, özellikle medyada yer alan haberlerdeki ve bazı dizilerdeki Kürt temsillerinden kaynaklı rahatsızlıklarını da dile getirmişlerdir. Örneğin, İstanbul’da yaşayan genç bir erkek bunu şöyle ifade ediyor:

Diziler var işte. Kurtlar Vadisi’ni izliyoruz, tabi oradaki Kürtlere yapılan hakaretleri de görüyoruz; dijitalimiz de yok yani. Mecbur kalıyorsun, kanalları seyrediyorsun ve o hakaretleri de görüyorsun. Ne bileyim bir Kürt rolünü oynayan birisi ya hizmetçidir ya mafyadır ya hırsızdır. Hep o rolleri veriyorlar bize, ne bileyim. Bazen televizyonu kırdığım zamanlar oluyor, vuruyorum televizyona, kıracak durumda oluyorum. Resmen yani televizyona saldırıyorum, diyorum ne biçim insanlar bunlar, biz ne zaman mafyacılık yaptık, ne zaman hırsızlık yaptık? Yani doğrudur bizim Doğudakiler hırsızlık yapabilir. Bir insan niye yapar hırsızlık? Hani zenginin çocuğu hırsızlık yapar mı? Yapmaz. (İstanbul, Erkek, 18)

Yurttaşlık hakları konusunda ilk olarak nüfus cüzdanı sahipliğine bakılacak olursa, göçün ilk dönemlerinin aksine  gençlerin tümünün ve hanedeki herkesin nüfuz cüzdanına sahip olduğu görülmektedir. Ancak bu noktada tek istisnanın askere henüz gitmemiş olan, gitmeyi reddeden genç erkekler olduğu belirtilmelidir. Bu durum sebebiyle, özellikle İstanbul’da yaşayan genç erkekler için kimlik yenileme, evlenme, çocuğunu nüfusa geçirme problemli alanlar olarak ortaya çıkmakta ve bu gibi durumlarda sahte kimlik kullanımının olduğu görülmektedir. Açıktır ki bu durum, ülke içinde yerinden edilmiş genç erkeklerin pek çok haktan yararlanamamalarına sebep olmaktadır.

Bu başlıktaki bir diğer nokta ise, 2004 yılında AİHM’de çoğalan davalar ve uluslararası baskılar sonucu yürürlüğe giren 5233 sayılı Tazminat Yasası’ndan faydalanma durumudur. Yasa gereği, bir haneden yalnızca bir kişi tazminat için başvurabildiğinden, ülke içinde yerinden edilmiş gençlerin kendi zararları için herhangi bir tazminat almalarının yolu kapalıdır. Ailesi başvuran gençlerin çoğunluğu başvurunun henüz sonuçlanmadığını ve bazıları da sürece dair güvenlerini yitirdiklerini belirtmişlerdir. Bir diğer önemli nokta ise görüşülen gençlerin birçoğunda tazminat konusunda devlete yönelen bir öfkenin olması ve yaşananlara karşılık tazminatın acıyı hafifletecek bir şey olmadığı görüşünün dile getirilmesidir.

Sonuç Yerine

Yukarıda aktarılan deneyimler göstermektedir ki, göç dönemini hatırlamak, yerinden edilmiş yurttaşları ve özellikle de gençleri oldukça yıpratmaktadır. Görüşme sırasında yaşanılan olayları tekrar hatırlamak, özellikle göç dönemini yaşayan gençlerin hâlâ psikolojik olarak olumsuz etkilenmelerine yol açmaktadır. Bunun yanı sıra yerinden edilmiş gençlerden kimileri göç döneminde yaşadıkları kötü deneyimlerden ötürü “devlete karşı hâlâ kin” beslediklerini ve “nefret ettiklerini” ifade etmişlerdir. Onurlu bir yaşam hakları ellerinden alınan bu gençlerin gelecek hayalleri de çalınmıştır. Dünyadaki pek çok örnekten bilindiği gibi Türkiye’de de ülke içinde yerinden edilen gençler, küçük yaşlardan itibaren yetişkin sorumluluklarını üstlenmek zorunda kalmışlar ve kendi geleceklerine dair hayal kuramaz olmuşlardır. Her ne kadar eğitim seviyesi yükseldikçe eğitimin devam etmesi ve düzenli bir iş bulma isteği bir gelecek hayali olarak karşımıza çıksa da politik alanda aktif olarak yer alan gençlerde dilin farklılaştığının altını çizmek gerekmektedir. Bu gençlerde kendine ait bir gelecek tahayyülünden öte toplumsal beklentiler ifade edilmektedir. Bu ifade biçimini bireysel bir hayalin halkına ihanet olacağı düşüncesi olarak okumak mümkün görünmektedir. Bir gencin kendi ifadesiyle:

Yani inşallah bir gün biz de kendi kimliğimizle rahat bir geleceğe ulaşırız. Tek görüşümüz budur… Bizim de kendi halkımız olsun istiyoruz, Kürt kimliğimiz olsun. Artık buna barış diyelim. Diyor ya “edi bese”, artık biz de buna o ismi verelim. […] İleriye dönük bir güzellik, kendimle ilgili yaşam istemiyorum çünkü niye? Hani bu benim halkım, benim yoldaşlarım… Olmuyorsa, benim ileriye dönük böyle lüks villalarda yaşayayım, evli, böyle çoluk çocuğum olsun, ha benim halkım yine bu şeyleri görüyorsa, bunları hiç istemiyorum… (Diyarbakır, Erkek, 22)

Bu çalışma her ne kadar sınırlılıklar gereği, Türkiye’de ülke içinde yerinden edilmenin tarihsel boyutuna değinmese de 1980’lerin ortasından başlayıp 1990’ların sonuna kadar devam eden ülke içinde yerinden etme pratiğini, Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayıp Cumhuriyet’in ilk yıllarına ve sonrasına miras bırakılan “zihniyet”in bir ürünü olarak görmektedir. Bu sebeple, Türkiye’de belirtilen dönemde deneyimlenen ülke içinde yerinden etme pratiği; sebepleri ve sonuçları açısından Türkiye’nin özü itibariyle çok boyutlu olan Kürt meselesinden ayrı olarak düşünülemez. Dolayısıyla, Türkiye’de yaşanan ülke içinde yerinden edilme pratiği ve bunun sonuçları, üzerinden geçen yaklaşık otuz yıla rağmen tüm boyutlarıyla acilen çözüm bekleyen önemli bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Bu sorunun çözümü, ülke içi barışın sağlanması ve devlete olan güvenin yeniden tesis edilmesi açısından oldukça önemli görünmektedir. Bu noktada geliştirilebilecek öneriler, sorunun çok boyutlu yapısıyla doğru orantılı olmalıdır. 5233 sayılı Tazminat Yasası ve karar alma süreçlerine dahil edilmedikleri için ÜİYEK’ler tarafından genel kabul görmemiş, küçük çaplı birkaç başka öneri ve uygulama dışında, zorla yerinden etmenin üzerinden bunca yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ bütünlüklü bir çerçeve sunulmamış olması oldukça düşündürücüdür. Yine aynı şekilde, özellikle son dönemde ülke genelinde Kürt etnik kimliğine yönelen öfke, zorunlu göç sonrası Kürt meselesinin Doğu ve Güneydoğu’da kendini gösteren bir sorun olmaktan çıkıp hiçbir destek almaksızın ülkenin her bir köşesine göç etmek zorunda bırakılan Kürtler ve Kürtlerin yerleştikleri yerlerde yaşayan yurttaşlar arasındaki bir toplumsal bütünleşme/bütünleşememe durumundan kaynaklanmaktadır. Bu anlamda, toplumsal bütünleşme mefhumunu bir bitiş noktası olmaktan çok, verili olanakları ve üstlenilmesi gereken sorumlulukları da içeren çift yönlü bir süreç olarak görmek gerekmektedir. Açıktır ki, bu da ancak ülke içinde yerinden edilen Kürt yurttaşların durumuna ilişkin adaletin tesisi ve toplumun diğer kesimlerinin zihniyet yapılarının ve ülke içinde yerinden edilen kişilere yönelik algı ve tutumların değişmesine yönelik çalışmaların yapılmasıyla mümkün olabilecektir.

Sonuç olarak, pek çok travmatik deneyime maruz kalan, sosyalizasyonu kesintiye uğrayan, gelecek hayallerinden yoksun bırakılan ülke içinde yerinden edilmiş gençler, tüm bu sebeplerle bu grubun içindeki en dezavantajlı kesimi oluşturmaktadır. Zorunlu göç ve buna dair tanıklık, yurttaşı olduğu devlete karşı kin, öfke ve nefret besleyerek büyüyen; etnik kimliğinden ötürü fiziksel ve psikolojik şiddetin birçok türüne maruz bırakılan, maddi manevi hiçbir destek sağlanmadan metropollere savrulan gençlerin göç sonrası yaşamlarında ve toplum genelinde uzun süreli psikolojik, toplumsal, ekonomik ve politik sonuçlar doğurmuştur. Toplumsal bütünleşmenin sağlanabilmesi için gerekli imkânların sağlanmasının tüm toplumun daha barışçıl bir yola girmesinde önemli etkileri olacağından çocuk ve gençlerin yeniden inşa süreçlerinde ve/veya barış anlaşmaları gibi girişimlerde ön planda tutulmasının önemi açıktır. Bu sebeple ülke içinde yerinden olmuş gençler gibi hassas gruplarla farklı yaş gruplarına yönelik ihtiyaçların belirlenmesi ve buna dönük destek çalışmalarının yapılması ve karar alma mekanizmalarına erişimin kolaylaştırılması oldukça önemli gereklilikler olarak ortaya çıkmaktadır. En önemlisi de bu travmatik deneyimlerden geçen gençlerin birer yurttaş olarak seslerinin duyulmasının sağlanmasıdır.

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

** Kitabın bu metninde yer alan tablolara, dipnotlara bu okuma parçasında yer verilmemiştir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.