‘Fiziki yaraya bakamıyoruz ama ruhumuzun yaraları ile bir şekilde yaşıyoruz.’

 

“Gökçe Bezirgan, ince bir koyuluk anlatıyor, sızım sızım. Kader varsa eğer acıdan besleniyor muhakkak. Hasta Öyküler ve Kulağakaçan, biri Yaşar Nabi Nayır Ödülü almış iki öykü destesini birleştiriyor. Kaderi anlamak için masumiyet gerekiyor.” Gökçe Bezirgan ile Hasta Öyküler ve Kulağakaçan’ı ve yaraları konuştuk.

Aslında ayrı ayrı da yayımlanabilecek iki öykü dosyasını, tek kitap halinde yayımladınız. Tabii iki dosya arasında kılcal damarlar, uyumlar da var fakat bunu göz önünde bulundurarak yine de sormak isterim, kitabın oylumlu olup göz doldurmasını mı arzu ettiniz yoksa yayınevinin tercihi miydi bu?
Hasta Öyküler, 2012 yılında Yaşar Nabi Nayır Öykü ödülü alarak, Varlık Yayınları tarafından Kasım 2012’de basıldı. Yani 2012 sonu gibi. Bu süreçte iki baskı yaptık. Ancak adedi az olan baskılardı bunlar. Bu sebeple Hasta Öyküler’in yeterince okura ulaşmadığını düşünüyordum. İletişim Yayınları’ndan Levent Cantek’e Kulağakaçan dosyasını ulaştırdığımda, beraberinde Hasta Öyküler’i de göndererek, Hasta Öyküler’i de yeniden yayınlamak isteğimden bahsettim. Levent Cantek, her iki dosyayı beraber değerlendirmeyi teklif etti. Ben de olumlu baktım. Çünkü Hasta Öyküler bu kez İletişim Yayınları’ndan çıkarak hem yeniden okurla buluşacak, hem de ikinci kitap Kulağakaçan yayınlanacaktı. Sizin de bahsettiğiniz gibi iki dosya arasında uyumlar da mevcuttu üstelik.

image11

“Hasta Öyküler”de insanın bedensel yaralarına paralel olarak giden, hatta kimi zaman onu burun farkıyla geçen ve doğruca ruhuna işleyen yaralarını öykülüyorsunuz. Bu bağlamda “açık yara gibi dolaşıyor” ama bunu bir şekilde göstermemeye mi çalışıyoruz dersiniz? Öykü kişileri yaralarını saklamaya çalışıyorlar, oysa o kadar belli ki yaralı oldukları…
Hem hasta öyküler de hem de Kulağakaçan’da öykü kişileri yaralılar, evet. Tabii ki ruhsal yaralardan bahsediyoruz. Bazılarında bu ruhsal yaralar öyle derinleşiyor ki, fiziki birer yaraya da dönüşebiliyor… Karakterlerin en büyük derdi anlaşılmak aslında. Birileri onları anlasın, sevsin, merhamet göstersin… Ama açık açık söylemek, anlatmak istemiyorlar. Normal hayatta da çoğunlukla öyle değil midir? Bizi anlasınlar isteriz, ruhumuzu görsünler. Ama bunu açık açık istemek zordur. Bazen istesen de olmaz zaten…

Balık Fırtınası, Mukaddes, Bilmem Ne? isimli öyküler arasında oldukça belirgin bağlar var. Bu üç öykü üzerinden novellaya göz kırptığınız söylenebilir mi?
Sanmıyorum. Öyküden uzaklaşmak istemiyor gibiyim henüz. Bağlantılı hayatları ve öyküleri seviyorum. Öyküde her türlü kurguyu, anlatımı da denemeyi seviyorum. Bu sebeple de birbiri ile bağlantılı yazdım bu üç öyküyü. İleride yazın hayatımda neler olur şimdiden bilemem. Hayat sürprizlerle dolu…

Aynı bağlamda kitabın Kulağakaçan bölümünde öykülerin neredeyse tümünde “ortak işaretler” var. Ortak imgeler, metaforlar… Hatta bu bölüm öyküleri, öyle bir sıraya dizilmiş, öyle bir sıra almışlar ki ilk öyküden son öyküye ilerledikçe deliliğin sınırlarının ve belirginliğinin arttığını söylemek de mümkün, yanılıyor muyum? Eğer böylesi bir durum varsa, bu durumda, Kulağakaçan öyküsünün kilit bir rolü de var hem bölüme ismini vermesi hem de öykünün içeriği bakımından.
Evet, ortak işaretleri kullanırım sık sık. Mesela üç sayısı… Öykülerimde bir sayı kullanacaksam çoğunlukla üçü tercih ederim… Sanırım bazı takıntılarım var benim de. Deliliğin çok da uzak olmadığını düşünürüm zaten insana. Sanki ufak bir çizgi var aramızda delilikle. Bir sınır. O sınır aşılınca, delisin… Kitabın son öyküsü “Deli Bir Şehir…” Toptan bir delilik hali ile biten bir yapı… Kulağakaçan ise, kulak zarını delip insanı delirttiğine inanılan bir böcek… Bu bakımdan Kulağakaçan doğru bir isimdi ikinci kitap için. Sizin deyiminizle, evet ismiyle de kilit bir öykü.

image19

Kitap boyunca öyküden öyküye, bazen de aynı öykünün içinde farklı biçemleri kullanıyorsunuz. Biçemler arasında dolaşmayı, yeni anlatı yolları aramayı, denemeyi seviyorsunuz sanırım, biraz da bundan konuşalım mı?
Kesinlikle seviyorum. Bazen hangi öyküyü nasıl bir biçemle anlatacağımı hislerimle karar veriyorum yani kendiliğinden gelişiyor; bazen de bu hikâyeyi bu şekilde anlatmalıyım diye seçebiliyorum. Tabii ki biçemlerin farkında olmak için de elbette mümkün olduğunca okumak da gerekiyor. Önemli olan denemeyi istemek sanırım.

“İnsan sevecenliği, cimriliği, kibirliliği, iyi niyetliliği, umursamazlığı, açgözlülüğü hep kendi yaratır.” Kitabın ilk öyküsünden bu tümcenin de delilik ve deli olma haliyle, kitabın bu metaforuyla bir ilişkisinin olduğunu düşündüm. Delilik, bu kötücül duygu ve tavırları yaratma halinin karşısında duran bir durum değil mi sizce de?
Bahsettiğim duyguların hepsi kötücül değil elbette ama deliliğin özünde bilinerek yapılan bir kötülük olmadığı aşikâr. Kitapta şöyle bir cümle ile açıklıyorum aslında: “Deliliğin özü özgürlük, kökeni ölümsüzlükmüş.” Delilik dediğin bir yandan özgürlüktür de… Akıl insanı tutsak ediyor. Mantıklı olmak her zaman daha zor olandır. Duygularımıza bıraksak hayatımızı bambaşka olmaz mıydı? Düşünmeden yaşamak bir nevi özgürlük. Hayatla baş edemeyip, kötülüklerle savaşmaktan yorulup delirirse insan o zaman bir tavır olabilir. Ama onu da bilinçle yapamayız herhalde. Bilinçli bir delirme hali olmaz diye düşünüyorum. Çünkü delilikle bilinç yoktur. Farkındalık yoktur…

image22

Kitap kapağı da oldukça dikkat çekici, belki kimileri için biraz da “rahatsız edici”… Ben oldukça ilgi çekici ve öykülerin ruhuna uygun buldum.
Hasta Öyküler ve Kulağakaçan için iki kitabı da kapsayabilecek bir özellikte kapak gerekliydi. Kapak, İletişim Yayınları’nın önerisi ve deneyimi ile ortaya çıktı ve her iki kitabın da ortak derdini aktaran bir kapak oldu. Kapaktaki görselde, dikilmiş bir yara var. Evet, bu bazı insanlar için rahatsız edici… Herkes yaraya bakamaz. Ama herkesin yarası vardır… Belki fiziki değildir ama vardır. Fiziki yaraya bakamıyoruz ama ruhumuzun yaraları ile bir şekilde yaşıyoruz. Görünmediği zaman yok olmuyorlar hâlbuki… Biz de yarayı gösterdik. Doğrudan, çekinmeden… Yani bu bilinçli bir tercihti. Dediğiniz gibi öykülerin ruhuna da uygundu. Çünkü her iki kitabın da öykü karakterlerinin hayattan aldığı yaralar benzer özellikte. İz bırakan türden. Bir şekilde kapamaya çalışsan da, dikiş atsan da izi kalan…

Hasta Öyküler ve Kulağakaçan / Yazar: Gökçe Bezirgan / İletişim Yayınları / Öykü / Editör: Levent Cantek / Kapak: Deniz Karagül / Uygulama: Hüsnü Abbas / Düzelti: Nebiye Çavuş / 1. Basım Haziran 2015 / 139 Sayfa

Gökçe Bezirgan, 1982 yılında Adapazarı’nın Geyve ilçesinde doğdu. Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-Tv-Sinema Bölümü’nden 2004 yılında mezun oldu. 2012 yılında “Hasta Öyküler” ile Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’nü aldı. Öyküleri Dünyanın Öyküsü, Varlık, Sarnıç ve İzafi dergilerinde yayımlandı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.