‘Hepimiz babamdan kalan eşyaları kalbimizin odalarına sakladık.’

 

Gökhan Arslan, babasının intiharıyla; çocuk yüreğinde biriktirdiği özlem, öfke ve hüznü damıttığı şiirleriyle, destansı bir ağıt yakıyor. Ölümü hiç yakıştıramadığı babasını anlattığı dizelerini, dedesiyle aynı ismi taşıyan oğluna kutsal bir emanet gibi bırakabilme umuduyla yazıyor şiirlerini…

Şiir’le yolunuz ne zaman kesişti, neden şiiri seçtiniz?
Şiirle ilk karşılaştığımda ilkokul öğrencisiydim. Babamın 12 Eylül cehenneminden elinde kalan iki kitabı vardı sadece. Biri Nâzım Hikmet’in “Kuvâyi Milliye Destan”ı, diğeri de Cemal Süreya’nın “Beni Öp Sonra Doğur Beni” kitabı. Babam bu kitapları karıştırdığımı görünce, her Cuma günü beni ilçe pazarına götürüp; kitaplar almaya başladı. Bir de pazarcılık yaptığımız dönemlerde, köyden Eşref paşa Pazarı’na gelirdik ve babam bir ara ortadan kaybolup birkaç saat sonra koltuğunun altında kitaplarla gelirdi. Küçük olduğum için beni fazla zorlayan şiirlerle karşılaşmadım başta. Cahit Külebi, Ceyhun Atuf Kansu, Ahmed Arif, Hasan Hüseyin… Yani biraz da babamın yetiştiği gelenekten seslenen şiirler. Doğal olarak böyle bir ortamda yetişince, şiirle bu kadar içli dışlı olunca ve yönlendirilince, ister istemez yazma isteği duyuyorsunuz.

İlk şiirinizi ne zaman yazdınız ?
İlk şiirimi yazdığımda da ilkokul son sınıf öğrencisiydim. Yaz tatili üzerine bir şiirdi. İki öğretmenim de uzun süre şiiri benim yazdığıma inanmamışlar, beni sorguya çekip durmuşlardı. Sonunda bir sabah yazdığım şiiri okulun girişindeki panoda görünce içim içime sığmadı. Bugün o şiirin nasıl bir şey olduğunu hiç hatırlamıyorum. Ve şunu düşünüyorum; sanırım bugün yazdıklarımla hâlâ o şiirin peşindeyim. Kim bilir, belki o şiiri tam olarak hatırladığım zaman, ‘artık bitti’ deyip bir kenara çekilirim.

‘Babam Beni Niye Öldürdü? ile babanızın ardından destansı bir ağıt yakmışsınız. Yaranız hala kanıyor mu?
Kanıyor ki, halen onu yazıyorum. Yazdığım her şeye uzaktan da olsa karışıyor, müdahale ediyor. Bambaşka bir şiir yazarken bile bir yerlerden başını uzatıyor. Hâlbuki  “Babam Beni Niye Öldürdü?”yü bu konuyu kapatmak için yazmıştım ben.  Yazarsam rahatlarım, babam yakamı bırakır diye düşünmüştüm. Demek ki, ölse de düşmüyor babalar oğullarının yakasından.

GÖKHAN.ARSLAN1 GÖKHAN.ARSLAN2

Bu uzun şiirin satır aralarında hiç büyümeyen bir çocuğun babasına duyduğu özlemine,  öfkesine ve sevgisine tanık oluyoruz.  Bu duygu sarmalı içinde yolunuzu nasıl buldunuz, nelerden güç aldınız?
2004 yılında Ankara’da yedek subaylık yaparken, bir gece, babamla ilgili anıları kafamda canlandıramadığımı, bunu yapmakta zorlandığımı fark ettim. O gece babamla ilgili küçük notlar almaya başladım. Bu kitap kaynağını o notlardan alıyor. Fakat asıl çıkış noktam 2007 yılında oğlumun dünyaya gelmesi oldu. Birincisi, oğluma miras olarak bırakabileceğim sözcüklerimden başka hiçbir şeyim yoktu. İkincisi, oğluma dedesini ancak böyle anlatabileceğimi düşündüm. Özlem, öfke, sevgi… Aslında bunların hiçbirini amaçlamadım. Benim amacım sadece babamın gidişinden sonra kendimi tam göbeğinde bulduğum bir boşluğu doldurma çabasıydı. Eşim ve oğlum olmasaydı, bu dosyaya başlar mıydım hiç bilmiyorum. Ve tabii ki dosya ile ilgili yaptığımız konuşmalarda bana büyük kapılar açan Suat Çelebi, Leyla Onomay, Halil İbrahim Özbay, Hüseyin Peker ve Ramazan Parladar’ın katkılarını belirtmem gerek..

Şiirlerinizden anlaşılıyor, babanızın politik bir duruşu var. Babanıza dair incelikleri şiirinize resmederken nelere dikkat ettiniz ? Babanızı yeterince yansıttığınızı düşünüyor musunuz?
Aslına bakarsanız, evet, bunu yeterince yansıttığımı düşünüyorum. Ben bu kitabın sadece baba kavramı üzerinden okunmaması için elimden geleni yaptım. Evet, babam kitabın ana ekseni, esas ağırlığı o oluşturuyor. Fakat bu kitapta sadece o yok. Ben babamı anlatırken aynı zamanda bir kuşağa saygı duruşunda bulunmak istedim. Bu da yeterli değildi benim için. Kendi çocukluğum, dinlediğim öyküler, kırık dökük anılar, bir şehrin tarihi, bulunduğum diğer kentler… Bunların hepsini bir arada tutarak, şiiri dar bir çerçevenin dışına çıkarmaya çalıştım. Bu kitaba sadece baba kavramı üzerinden yaklaşılırsa haksızlık yapılacağı düşüncesindeyim. Babam, her şeyden önce siyasi bir figürdü benim için. Çünkü geçmişe dair anılarımı kurcaladığımda, karşıma ilk olarak 12 Eylül darbesinden sonra başka şehirlere giden, hastanelerde yatan, dönüşte de sürgün hayatı yaşayan, düzenli olarak alınıp götürülen bir adam figür çıkıyor karşıma.

“anne, babam beni niye öldürdü?” diye sıkça soruyorsunuz şiirinizde. Peki ya anne figürü ne ifade ediyor sizde? Babanızın ardından sizi hayata bağlayan en önemli şey anneniz olmalı…
Babam intihar ettikten sonra annem yıllarca konuşmadı, gülmedi, insanların içine çıkmaktan çekindi. Babam için geçerli olan geçmişin aynısı annemin de sırtındaydı. Hiçbir mücadeleden çekinmeyen, her zaman ayakta durmayı becerebilen annem;  babamın gidişinden sonra bütün askerlerini savaş meydanında kaybetmiş bir komutana dönüştü. Yıllarca her gece babamın öldüğü anda, üstünde olan kazağa sarılarak yattı. Çok ağladı ama hiç duymadık ağladığını. O kazak eridi, çürüdü, rengini kaybetti. Annem de o kazakla beraber eridi, çürüdü, rengini kaybetti. Sonra bir gün, 2007 yılında oğlum dünyaya gelince o kazak bir anda yıkandı, ütülendi, özenle katlandı ve dolaplara kaldırıldı. Hepimiz babamdan kalan eşyaları artık birer antikaya dönüşmüş gibi kalbimizin odalarına sakladık. Sadece onu çok özlediğimizde çıkarıp kullanır olduk. Hiç beklemediğimiz bir şey olmuştu; giden bir adamın boşluğunu, aniden çıkıp gelen başka bir küçük adam doldurmuştu. Oğlumun dünyaya gelişiyle beraber, hayat kaldığı yerden yeniden başladı bizim için. Annemi düşündükçe, hâlâ bütün her şeyi elinden alınmış bir kadın canlanıyor gözümün önünde. Eskiden birbirimizin yükünü ağırlaştırdığımızı, yaralarımızı birbirimize bulaştırdığımızı filan düşünürdüm ama oğlumun doğumundan sonra bu düşüncem de değişti.

Babanızın ölümü sizde nasıl bir hasar bıraktı?
Babamın  bende bıraktığı en büyük hasar yarıda kalmışlık duygusu. Ve  bu yarıda kalmışlığın asla tamamlanamayacağının bilincinde olmak. Babamla hep uzaklıklar oldu aramda. Fakat mecburiyetten kaynaklı uzaklıklardı bunlar. Buna rağmen dönüp baktığımda ‘ne çok şey paylaşmışım’ diyebiliyorum, ancak yine de hissettiğim o eksik kalmışlığı ve boşluğu bir türlü dolduramıyorum…

Bir çocuk için babasız kalmak nasıl bir duygu?
Babasız kalmak? Hiç bu sözcüklerle düşünmedim bunu. Ama dünya üzerinde babasız kalan tek çocuk ben değilim. Belki hayatımda bana yol gösteren işaretlerden biri kayboldu. Bazen hiç işaretsiz de çıkılabilir yola. Önemli olan, bir zamanlar oralarda bir işaretin olduğunu, o yolu başkalarının da yürüdüğünü bilmek.

Kendinizi en çok nereye ait hissettiniz babanızdan sonra?
Bir kere hiçbir şehre ait hissetmedim. İzmir’e babamdan kaynaklı küstüm. Babam öldüğünde yanında olmadığım, İzmit’te olduğum için oraya da küstüm. Bir mekânsızlık duygusu gibi bir şeydi bu. Sanki beni dünyaya bağlayan köklerimden biri aniden kopuverdi. Uzun süre kendimi hayatın göçebesiymişim gibi düşündüm. Ama illa ki kendimi ait hissedebileceğim bir yer varsa, bu şiirin kendisiydi. Sorunuz ‘kime ait hissettiniz?’ olsaydı yanıtım da farklı olurdu. Fakat şiiri hep bir mekân olarak algıladığım için, rahatlıkla kendimi onun içine dâhil ettiğimi söyleyebilirim.

GÖKHAN.ARSLAN3 GÖKHAN.ARSLAN-anasayfa

Babalar ve oğullar arasında hep özel bir bağ olmuştur… Sizin babanıza dair aklınıza gelen ilk şey nedir?
Babalar ve oğullar arasında özel bir bağ olup olmadığından emin değilim açıkçası. Tam aksine babalar ve oğullar arasında bir savaş, bir iktidar kavgası olduğunu düşünüyorum. Benim babamla bunu yaşayacak bir zaman dilimim olmadı. Belki şu an hayatta olsaydı, biz de aynı kavgaya tutuşurduk, kim bilir. Özellikle son dönemde yazılan şiirde bunu görmek daha da mümkün. Şairlerin çoğu babayla hesaplaşıyor. Bunu Ödipal komplekslere yoranlar da var, birbirinin yerine geçmeye çalışan baba-oğul paradoksuna çekenler de. Ama ortada hep bir hesaplaşma var. Babayla ilgili yazılan şiirleri bir araya getirseniz, Atatürk’e yazılmış şiirlerden daha fazla bir toplama sahip olursunuz. Hesaplaşma güzeldir güzel olmasına, fakat Türkçe şiirde 2000’lere kadar hiçbir kuşak babasıyla, yani önceki kuşaklarla hesaplaşmayı başaramamıştır. Hep önceki kuşağı aşacağım derken, onun gölgesinde kalmıştır. Yani biraz da mirastan yemiştir. Bu mirası reddedenleri, hesaplaşmaya girişenleri, kendine ayrı bir yol çizmeye çalışanları da dışlamış ve çemberin dışına itmiştir.

Politik mücadeleden geçen insanların çocuklarıyla aralarında genellikle yaşanmamışlıklardan ötürü bir küskünlük olur. Siz de böyle bir durum söz konusu mu?
Darbe olduğunda henüz 2 yaşındaydım. Yani babamın yaşadıklarına bilinçli olarak şahit olmadım. Yani olsam da bunun etkisini çok fazla hissettiğim söylenemez. Babam zaten içine kapanık biriydi. Sıkıntılarını, kederlerini doğru düzgün anlatmaz, kendi içinde yaşayıp çözmeye çalışırdı. Dolayısıyla bana ve ailesine olumsuz durumları çok fazla yaşatmadı. Kendini hiç sorguladı mı bilmiyorum. Benim de babamı sorgulayacak bir zaman dilimim olmadı. Bir de mümkün olduğu kadar babamın izinden gitmeye çalıştım. Beni siyasi mücadeleden uzakta tutmaya çalışırken, aslında farkına varmadan küçük işaretler bırakmıştı. Ben o işaretleri takip ettim yalnızca. Eğer yaşasaydı belki fikir ayrılıkları noktasında tartışmalarımız ve küslüklerimiz olabilirdi. Bir de, bir şeyleri illa fiziksel olarak paylaşmak gerekmiyor. Babamla aramda hep somut uzaklıklar olmasına rağmen, bir sürü kişinin yaşayamadığı paylaşımları yaşadım ben.

Bu kitapla babanızla aranızda söylenmemişleri mi paylaşmak istediniz?
Beni şiire yönlendiren daha önceden de söylediğim gibi babamdı. Hatta ortaokula giderken yazdığım şiirleri bir araya getirmiş ve Ali Rıza Ertan Şiir Ödülü’ne göndermişti. Şimdi düşününce gülüyorum. Çok merak ediyorum; acaba o dosyanın içinde neler vardı? Babam Beni Niye Öldürdü?’de babamla aramızda söylenmemiş şeyler değil kesinlikle. Zaten genel anlamda ondan dinlediğim şeylerden yola çıktım. Benim yapmaya çalıştığım onun anısını canlı tutmak, oğluma onu somut bir şekilde anlatabilmek ve babamın kuşağına bir saygı duruşunda bulunmak. Belki bunlardan daha başka anlamlar da çıkarılabilir. Ama benim niyetim yalnızca bu.

Türk şiiri hakkında ne düşünüyorsunuz?
Ben bu soruyu bugünün şiiriyle alakalı olarak cevaplamak istiyorum. Bana göre 2000 sonrasında yazılan şiir Türkçe şiirin zirvesidir. Buna bu kuşağın haricindekilerin yazdıkları da dâhildir doğal olarak, ama şiiri sürükleyen, şiir üzerine kafa patlatan ve bu noktada inanılmaz örnekler verenler 2000’lerde yazmaya başlayan genç kuşaktır. Bugün piyasada bulunan bütün edebiyat dergilerine baktığınızda, bu dergileri genç kuşağın sürüklediğini görürsünüz. Eğer genç kuşak bu dergilerden elini ayağını çekerse, çoğu kapanır. Hani Türkçe şiirde hiçbir kuşağın babalarıyla, yani önceki kuşaklarla hesaplaşmadığını savunmuştum ya; işte 2000 sonrası şiir yazanlar, bu hesaplaşmayı Türkçe şiirinde başaran tek kuşaktır. Mevcut geleneği bırakın aşmayı, neredeyse kendi geleneklerini yaratmışlardır. Turgut Uyar’ın ‘kendini icat etme’ deneyimini bu kuşak her geçen gün kanıtlamaktadır.

Sözcüklerinizle aranızda nasıl bir bağ var? Onları nerede nasıl büyütüyorsunuz? Sözcüklerimin üç çıkış kaynağı var. Birincisi sinema, ikincisi müzik, sonuncusu da rüyalarım. Sinema eğitimi aldım. Her ne kadar bu alanda bir şey üretmesem de (yazdıklarım hariç), sinema bende ve şiirimde vazgeçilmez bir parça. Çok kötü bir filmde gördüğüm güzel bir kare bile bana yeni sözcükler ve şiirler çağrıştırabiliyor. Zaten dikkatle bakılırsa, bazı şiirlerimin film isimlerinden oluştuğu görülür. Müzik de aynı şekilde. Yani dinlediğim bir parçadan yayılan bir ezgiyi duyduktan sonra, hemen kalkıp bir şiire oturabiliyorum. Ama sözcüklerimin asıl kaynağı rüyalarım. Çok fazla rüya gören bir insanım. Buna rağmen sağlıklı, normal rüyalar gördüğüm söylenemez. Hatta bazen sadece rüyalarımı kayda geçirdiğimi bile düşünüyorum. Sinema, müzik ya da rüya… Bunlar ister istemez bende yeni sözcükler, çağrışımlar ve imgeler oluşturuyor. Genelde tek bir dizeden yola çıkıyorum. Ve insan  zihni gerçekten ilginç. O dizeye odaklandığım zaman, genelde o dizeyle alakalı başka dizeler geliyor aklıma. Şiirlerimden de belli olur zaten o ilk gelen dize. Sonrasındaysa o dizenin üstüne bir inşa süreci başlıyor.

Kendinize örnek aldığınız şairler var mı?
Ben daha çok sessiz sedasız bir kenarda şiirini sürdürenleri seviyorum. Mehmet Taner, Hayati Baki, Ebubekir Eroğlu, Ahmet Günbaş… Bunlar ilk aklıma gelenler. Benim asıl kendimi yakın bulduğum ise genç kuşak. Bugün daha 20 yaşına varmamış gençler bile inanılmaz şiirler yazıyorlar. Onlara gerçekten de hayranlık duyuyorum. Ve herhangi bir dergide onların bir şiirini okuduğumda hemen oturup şiir yazmak istiyorum.

Oğlunuzla nasıl bir ilişkiniz var. Siz nasıl bir babasınız?
Oğlum gelecek ay 5 yaşına basacak. Bu yüzden nasıl bir baba olduğuma henüz karar verebilecek durumda değilim. Yani babalığı hak edip etmediğimi bilemiyorum. Sadece ömür boyunca onun üstünde bir gölge olarak kalmak istemiyorum. Yani hayatının sonuna kadar yakasına yapışmak gibi bir derdim yok. Olmayacak da.

Babam Beni Niye Öldürdü ? / Gökhan Arslan / Yeniyazı Yayınları / Kapak tasarım: Yeniyazı / 1. Basım / Kasım 2011 / 64 sayfa

Gökhan Arslan;
 1979 yılında İzmir’de doğan Gökhan Arslan, Kocaeli İletişim Fakültesi Radyo – TV ve Sinema bölümünü bitirdi. İlk kitabı “Yaraya Tutulan Ayna” 2010 yılında Mayıs Yayınları’ndan çıktı. Çalışmalarını yayın kurulu üyesi olduğu Yeniyazı dergisinde sürdürüyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.