‘Bizi itiraflar kurtarır.’

 

‘Biraz Kuşlar, Azıcık Allah’ adından da anlaşılacağı gibi, çocuksu cinliklerle dolu ama yazınsal derinlikleri olan bir ilk kitap… Gökhan Yılmaz’ın, dili bir oyun hamuruna çevirdiği, yineleme ve yankılamaya dayalı sessel çağrışımları kovalayarak anlam ürettiği öykülerden oluşuyor. Yazınsal göndermelerdeki keskin ironi, tam uç verdiği yerde öykülemeyi reddeden, kurmacayı sabote eden anlatım metne bambaşka katmanlar ekliyor. Kısacası, oyunbaz bir dil, zekice karikatürize edilmiş kişiler, kıvrak bir anlatım…

Yazın dünyasına iddialı bir giriş yapan genç bir yazar olarak, sonuçtan memnun musunuz? Bu başarıyı bekliyor muydunuz?
Ortada bir sonuç olduğunu düşünmemiştim hiç. Sonuçtan kasıt, bu röportajı yapıyor olmamızsa eğer, ne güzel konuşuyoruz işte, sağ olun. Kitap çıkarmayı bir sonuç işi olarak görmüyorum, daha çok bir süreç işi. Bir kitap çıkartarak zamanın elinden bir şey kurtarmış oluyoruz, öyle düşünüyorum. Bu da  süreçle ilgili bir şey. Çünkü zaten onu sürecin elinden alıp çıkartıyorsunuz ki çıkartmak, gerçekten çok mahrem bir fiildir. Kitabımızın adı söylendiğinde falan utanmamız da bundan olsa gerek, çıkartmak fiilinin mahremliğinden. Başarıya gelince… Ortada bir başarı var mı, bilmiyorum. Kitap çıktıktan sonra dünyanın bambaşka bir yer olmayacağından emindim, hâlâ eminim. Ama birkaç insanın dünyasını kurcalayabildiysem… iyi.

Öykü yazmak romana göre çok daha zordur. Neden öykü yazmayı tercih ettiniz?
Neden romanla kıyaslamayı tercih ettiniz? Sıva yapmak da roman yazmaya göre daha zordur. Diş çekmek, ıslık çalmaya göre daha zordur. Balık tutmayı öğrenmek balık olmaktan daha kolaydır. Shakespeare yazmak Şekspir demekten daha zordur. Bir anneye küfretmek o anneye saygı duymaktan daha kolaydır vs. Bu tür kıyaslamaları anlamsız bulduğumu söylemek zorunda hissediyorum kendimi. Yazınsal bir bütünlük oluşturabilecek şeylerin bendeki birikintileri hep öykü şeklinde sıyrıldı benden. Yıllardır kuruluyor şimdi kurduğum bu cümleye benzer cümleler, daha farklı nasıl söylenir, bilemedim. Mesele kolaylık-zorluk meselesi değil, duymak meselesi bence.

Öykülerinizi yazarken nelerden beslendiniz, bir yol haritanız var mıydı?
En çok yazdıklarımdan beslendim. Bunu afili bir cevap olsun diye söylemiyorum. Kendi yazdıklarımı beğenmemeye, onlarla yetinmemeye başladıkça beslendiğimi fark ettim. Çizgi film senaryoları falan yazıyordum kendimce, lisede, ama sadece kafamdan. O olmamış senaryolardan beri hep bir şeyleri değiştiriyorum kafamda. Hiç yetinmiyorum, insan yetinmez zaten hiçbir zaman. Ben bu yetinmeme duygusundan ve bu duygunun getirdiği otokontrolden beslendim en çok. Onun dışında her şey. Görmediğim rüyalar, ağlamadığım filmler, atmadığım tokatlar, yediğim tatlılar, öttürdüğüm ıslıklar, dinlediğim günahlar hep besledi beni. Aksi nasıl düşünülebilir ki? Yazının bir ekosistemi var. Bir besin piramidi gibi. Alt tabaka  eksilirse üste çıkmak imkânsız. Yani  ateşi sürekli harlamak lâzım. Tükenene dek. Haritayla falan öykü yazılacağını da sanmıyorum. Haritayı da o ateşe atmak gerekiyor bana kalırsa.

GÖKHAN.YILMAZ 1 ve anasayfa GÖKHAN.YILMAZ2

Kitabın girişinde “biricik egoma, hiçtenlikle” yazmışsınız. Egosu yüksek biri misiniz?
Kitap ne kadarsa egom da o kadar, 151 sayfa. Hem çıkartmak fiilinin mahremiyetini söyleyip hem de bir kitap çıkartabilecek kadar. Hiçtenlikle…

Her yüksek ego üretim getirmez, başarınızı salt egonuza yormak doğru olur mu?
Bence bunu kime söylersek söyleyelim, biraz ayıp olur. Sizce doğru olur mu?

Sargılı Öykü’de sosyal baskı ile kurulan zorunlu ilişkileri sorgularken baba oğul arasında  bir iç hesaplaşma yaşanıyor. Aciz Memuru hikayesinde de baba oğul çatışmasına tanık oluyoruz. Öyküde geçen cümledeki gibi gerçek hayatta duygular. Her çatışma sonradan vicdan azabına mı dönüşüyor?
Çatışmalar olmasa bu dünya yaşanmaz, öykü yazılmaz bir dünya olur. Biz de sanki, bu dünya öykü yaşanmaz bir dünya olmasın diye o çatışmaları didikliyoruz. Çatışmadan, hesaplaşmadan çıkmayan hiçbir edebiyat metni olduğunu düşünmüyorum. Güzellikle bile çatışır insan. Sıkılır güzellikten, lirizmden, vesaireden. Sonra tutar şiir yazar, öykü yazar. Çünkü sıkılır.

’Bebekrizantem’ öyküsünde anne başrolde. O kadar hüzünlü bir dille anlatmışsınız ki anne ve kadın olmanın omuzlara yüklediği toplumsal rolü. O öykü de geçen annenin içine akıttığı gözyaşları, sanki okuyucunun yüreğine damlıyor. Türkiye’de kadına yüklenen rolleri nasıl yorumluyorsunuz?
İnce sözleriniz için teşekkür ederim. Ama öykülerde dikkat edilmesi gerekenlerin gösterilenden çok gösterilmeyen olması gerektiğini düşünüyorum. Parçalanmış hayatlar yaşıyoruz, kendimizi tanımlamak çok zor. Bir kadını da öyle. Bir kadının bir kadın olmaktan çok daha fazla olması gereken şey var. Bu, sizin “yüklenen rol” dediğiniz şey. Ama bu herkes için geçerli. Sadece kadınlara yönelik değil. Başlı başına insan olmanın zor olduğu bir ülkede yaşıyoruz. İnsanlığın ortak acıları cinsleri de birleştirir, nesilleri de. Orada bahsedilen “kadın”dan daha evrensel bir şeydir zaten; mesela “acı”, mesela “gözyaşı”. Belki de meseleye “acı”nın ya da “gözyaşı”nın “kadın”a yüklediği rol açısından bakmak lâzım. Diğer türlüsü milyon kez söylendi zaten. Ne de olsa “gözyaşı”nı erkeğe ya da erkekliğe yakıştıramayan bir algımız var. Öte yandan kadın-erkek kutuplaşmasını birleştiren evrensel şey “acı”nın kendisinden başka ne olabilir ki? Bebekler mi? Onlar da ağlıyor? Hem de önce kendilerine.

Öykülerde hep bir hesaplaşma, sorgulama ve yüzleşme var. Bu dili insan yaşamayınca kuramaz diye düşünmeden edemiyorum. Siz bu öykülerin içinden geçtiniz mi?
Hayır, öyküler benim içimden geçti. Bazıları geçmeyi başaramadı. Bazıları sırasını bekliyor. Ne yaşarsak yaşayalım onu ellerimizle yazıyoruz. Orada her şey değişebilir.

’Aciz Memuru’nda yaşadığı travmalar ve mesleği arasında gidip gelen bir öğretmen portresi var. Hayatınızın imlasına dikkat edin diyor, öyküde ki öğretmen. Nedir dikkat edilmesi gereken o kurallar?
Bir metin yazmak gerçekten zordur. İyi bir metin yazmak daha da zordur. İyi yazılmış bir metni anlamak, o metnin içinde bizim düşüncemizi tahrik edecek soruları yazarına gerek duymadan cevaplamaya çalışmak, o metin için bu anlamda uğraşmak da epey zordur. Okur olmak bunu gerektirir ve inanın bir okur olmanın en anlamlı, en güzel yanı da budur. İyi sarılmış bir hediye paketini düşünceyle çözmek gibi… Bunu yapabilen bir okur, böyle sorulara ihtiyaç duymadan kendi imlasına dikkat eder hâle gelecektir zaten. Bütün bu söylediklerim sorunuza cevap olmadı, biliyorum, ama bir metni çözmeyi öğrenmek yeter sanırım imla adına. Kaldı ki her şeyi de cevap olsun diye söylemeyiz her zaman.

Aile bağlarına dair çözümlemeler yapmışsınız öykülerinizde. Bugün yok olan aile kavramı size ne düşündürüyor? Aile kavramı nasıl korunabilir?
Yok olduğunu söylediğiniz bir şeyi neden koruyalım ki? İlla koruyacaksak önce yok olmadığına mı inanmalıyız acaba? Gördüğünüz gibi, bu konuda öykü yazmak bu sorularınıza cevap vermekten daha kolay benim için. Ama şöyle bir önerim olabilir: Bir ailenin fertlerinden her biri en az bin tane hikâye öğrense ve aile içinde/dışında yaşanan/yaşanmayan birçok durumda her fert birbirine bu hikâyeleri anlatsa… çok mu ütopik geliyor bu söylediklerim, bilmiyorum, ama herkesin anlatacak yüzlerce hikâyesinin olduğu küçük-büyük bütün toplumlar en kötü durumlarda bile bir çıkış yolu bulurlar. Benim reçetem şimdilik bu: Herkes bin tane hikâye öğrensin. Bize insan olduğumuzu hatırlatacak, yüreğimizi ezecek, bizi ağlatacak-güldürecek bin tane hikâye. Bu daha önce denenmedi sanırım. Denemeden gülmeyelim bence bu fikrime.

GÖKHAN.YILMAZ4 GÖKHAN.YILMAZ3

“Gözler, el frenleridir. Gözler, vücudun merhamet organlarıdır” diyorsunuz, ‘Ömürilik Soğanı’ öyküsünde. Peki, akıl sağlığını ve vicdanını kaybetmiş bir toplumun bireyi olarak sizce bu mümkün mü? Ya da çözüm ne?
Bir gün, kalabalık bir caddede yürürken gözüme bir şey kaçtı ve etrafı buğulu görmeye başladım. Etrafı buğulu görmeye başlayınca etrafıma ve dolayısıyla kendime hakim olamadığımı fark ettim. O an anladım ki göz, insanın etrafa ve kendisine hakim olma organıdır. Elbette bu bir metafor. Etrafınıza neyle bakarsanız onunla hakim olursunuz. Ve etrafınıza da size onunla hakim olunabileceğinin sinyallerini vermiş olursunuz. Bu karşılıklı bir aldı-verdi işlemi bence. Geçtiğimiz, baktığımız her yere bu anlamda bir iz bırakıyor ve oralardan izler alıyoruz. Bu açıklamayı, sırf alıntıladığınız kısımla bir ilgisi olsun diye yaptım, itiraf ediyorum. Sorunuzu anlamadım (yani ne “mümkün mü?”), çözümü de bilmiyorum. Zaten yazarlar çözüm üretecek kişiler değildir. Bence çözümü okurlar üretir. Yazarlar tanıyı koyarlar, tedaviyi okurlar yapar, ben böyle düşünüyorum. Onlara sormak lâzım.

‘Okuma Parçası’nda kardeşinin Ense(st) köküne güzelleme yapan abi figürü, abinin kendine itirafı var. Sizce böyle bir duygu bütün ağabeylerin aklından geçmiş midir?
Bu soruyu kimsenin cevaplayabileceğini sanmıyorum. Yeryüzündeki bütün abiler adına konuşmak benim yapabileceğim bir şey değil. Belki bu amaca hizmet eden dernekler kurulabilir. Yeryüzündekibütünabileradınacevapvermederneği gibi. Kendimi bu konuda sorumlu da hissetmiyorum. Olsa olsa, yeryüzündeki bütün abilerin bu öyküyü okuduklarında bu duyguyu en azından bir kere akıllarından, kalplerinden geçirmeleri beni ilgilendirebilir ki o da artık benimle ilgili bir şey değil. Biz istesek de istemesek de ensest de, küfür de, şiddet de, acımasızlık da, gözyaşı da, bayram şekerleri de, sıçana tapanlar da var bu dünyada. Hatta bizim aklımızdan bunlardan herhangi biri bir kere olsun geçmemiş olsa da… Her gün biri çıkıp bir şeyleri itiraf etsin, rahatlayalım toplum olarak. Bizi itiraflar kurtarır. Reçete iki.

Kahramanımız bir de kendisinden yaşça büyük ablalarına hayranlık ve aşk besliyor… Sizin de böyle bir aşkınız oldu mu?
Kahramanımı çoğul ablaların üstüne salmak doğru değil, kitabın sayfaları arasındaki tekil ablanın arasında kalmasından yanayım. Çünkü doğru olan bu. Ve ben onun yazarıyım, yapanı değil.

Umut vadeden genç yazarlar arasında gösteriliyorsunuz. Bundan sonrası için hedefiniz nedir?
Gerçekten böyle bir gösterim var mı, bilmiyorum. Varsa bile ben kaçırdım sanırım. Oysa benim de bir yerim olmalıydı bu gösterimde, gibime geliyor. Hem de önlerden. Hedefe gelince… umut vadeden yaşlı yazarlar arasında da gösterilmek istiyorum, hedefim bu.

Kitabın ismi nedeniyle tepki aldınız mı ? Nasıl karşılandı, nasıl tepkiler aldınız?
Şöyle:

Bence biraz güzel. (birisi)

Güzel, ama azıcık şey olmuş sanki. (bir başkası)

Ya güzel de ne bileyim… (öteki)

Çok estetik, çok hoş, tebrik ederim, okuru azıcık değil, çok olsun. (beriki)

Ben hiçbir şey anlamadım. (şuradaki) gibi…

Bir de kitabın ismiyle ilgili şöyle bir şey var: Kayseri’de bir kitapçıda, “Kabirde İlk Gece”, “Dinî Bilgiler” gibi kitapların olduğu bir rafta görülmüş kitabım. Hayırlısı olsun.

GÖKHAN.YILMAZ5 GÖKHAN.YILMAZ6

Okurlarınız kitabı nasıl buldu, gelen tepkiler nasıl?
Şöyle:

Hacı çok güzel olmuş. (birisi)

Keşke biraz daha anlaşılır yazsaydın be oğlum. (bir başkası)

Ya güzel de, ne bileyim… (öteki)

Ellerinize sağlık Gökhan Bey, çok beğendim kitabınızı, hayırlı olsun. (beriki)

Bir tane imzalayıp verirsin artık. (şuradaki)

Yazarken hiç ağladın mı, ben okurken çok ağladım. (hiçbiri)

Kitap da çıktı şimdi, benim şu parayı verirsin artık. (?) gibi…

Biraz Kuşlar, Azıcık Allah  / Yazar: Gökhan Yılmaz / Yapı Kredi Yayınları / 1. Basım – Haziran 2012 / Editör: Murat Yalçın / Kapak Tasarımı – Nahide Dikel / 152 Sayfa

Gökhan Yılmaz; 1987’de İstanbul’da doğdu. MSGSÜ Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. İki yıldır lise öğretmeni. Öyküleri Lacivert, Öykü Teknesi, Melantis, Kül Öykü, Dergâh, Yeniyazı, Özgür Edebiyat, Kitap-lık ve Notos dergilerinde yayımlandı. Biraz Kuşlar, Azıcık Allah ilk kitabı.

1 Yorum

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.