Gönül Gibi – Suat Derviş

 

“Toplumcu gerçekçi romanlarıyla daha yakından tanıdığımız Suat Derviş, bu kez gençlik dönemine ait melankolik bir aşk hikâyesiyle karşımızda. Yurtdışına kadar uzanan bu hikâyenin kahramanları, kendi önyargılarının, çaresizliklerinin, kendilerine dair bilgilerinin ve bilgisizliklerinin kurbanı olarak karanlık bir dünyada sürükleniyorlar. Kendi döneminde çok daha geniş bir okuyucu çevresine seslenme isteğiyle kaleme alınan Gönül Gibi, daha sonraları Fosforlu Cevriye’yi yazacak olan Suat Derviş’in romancılığının hangi yollardan geçtiğini göstermesi açısından da önem taşıyor.” Gönül Gibi’nin ilk iki bölümünü yayımlıyoruz.

—Vallahi farkındayım Süheyla, inkâr etme.

—Yemin ederim yanılıyorsun.

Kızarmış yüzümü çenemden tutarak kendine doğru kaldırıyor, parlak siyah gözlerinin zeki ve muannit bir bakışıyla gözlerime bakarken tekrarlıyor:

—Nafile yere inkâr etme, farkındayım diyorum sana.

—Yanılıyorsun.

—Fakat herkes aranızda geçmiş olan bir şeyden bahsediyor.

—Oh, bu çok eski zamana, belki bundan sekiz dokuz sene evveline ait bir vaka, şimdi otuz yaşına gelmiş dul bir kadınım, o beni istediği zaman henüz tahsilini bitirmiş bir genç kızdım. Tatili geçirmek için birkaç ay İstanbul’a gelmiştim. O benimle izdivaç etmek istediği zaman deyişim acayip oldu. Çünkü o benimle evlenmek istemedi. Sadece onu ve beni tanıyan yaşlı kadınlar bu şeyi icat ettiler.

—Sen bana bundan hiç bahsetmemiştin.

—O zaman sen İstanbul’da değildin ki… Bana gelince, ben de bu meseleyi sana yazılmaya değer bir şey telakki etmedim.

Siyah kıvırcık saçları arasından pırıldayan gözleri tecessüs dolu, uzun parmakları siyah pijamasının yeşil düğmeleriyle oynuyor, atlas iskarpinler içindeki küçük ayakları ipek yastıkları dövüyor.

—Biraz bana anlat, nasıl oldu?

—Allahını seversen bırak, bak semaverde su kaynadı, şimdi kalkıp çayı ben mi hazırlayacağım.

—Şimdi çayı düşünecek sıra değil, sen bana istediğimi anlat.

—Peki… Peki… İstediğin olsun. İşte, tatilde birkaç ay için İstanbul’a dönmüştüm. Başım izdivaç, kadın erkek hukuku ve hayat hakkında bin türlü düşüncelerle dolu idi.

Elimle, ona nasıl düşüncelerle dolu olduğunu gösteren bir işaret yapıyorum.

—Ah o güzel çocukluk zamanları, diye içini çekiyor.

—Değil mi? İşte… Ne diyordum? O zamanlar birkaç dost bizi birbirimizle evlendirmeyi hoş bulmuşlar… Fakat biz birbirimizi beğenmedik ve bu izdivaç olmadı.

image

—Birbirinizi niçin beğenmediniz?

—Ben kendi intihap edeceğim bir insanla evlenmek istiyordum. Bana koca diye gösterecekleri erkeği hemen beğenemezdim. İşte bu sebepten Mithat’ı beğenmedim.

—Ya o?

—O da besbelli aynı sebeple olacak, hem sonra ben ona beni alması için cesaret vermedim.

—Ne yaptın?

—İlk görüştüğümüz gün izdivacın fena halde aleyhinde bulundum. Bir talebe küstahlığıyla olmadık şeylerden bahsettim ki sonra kendim bile hayret ettim.

—Ya o ne yaptı?

—O mu? İşte beni istemedi.

—Netice?

—Netice malum. Bu vakadan üç ay sonra daha evvel tanıdığım ve hayranı olduğum İrfan’la nişanlandım.

—Kocanı çok sever miydin Süheyla?

—İrfan’ı senin düşündüğün aşkla, asab, duygu, kalp aşkıyla sevmedim Behice, ben onu… Bilmem ki nasıl söyleyeyim…

Behice’nin ellerini tutuyorum.

—Ben İrfan’ı sevmekten daha fazla beğenmiştim. Ve işte çok beğendiğim için sevdim. Onunla ecnebi memleketlerinin birinde tanıştığımız zaman, başında o büyük düşünceleri ve arkasında uzun şöhret seneleri vardı.

Bu şey benim gözlerimi kamaştırdı. Zaten sen de biliyorsun, uzun senelerden beri onun hayranı idim. Eserlerinin, düşüncelerinin kudretine âşıktım. O benim beynimin dostu, benliğimin üstadı. Beni senelerden beri eserleri, felsefesi eğitiyordu. Ve işte onu tanıyınca, benimle meşgul olduğunu hissedince şüphesiz sevdim. Fakat o benim için bir sevgili değildi. Behice, bilmem anlatabiliyor muyum… O benim için sevgiliden çok daha fazla fakat çok daha başka bir şeydi. Eğer o yaşamış olsaydı hissiyatımda bir dostluktan başka bir merbutiyet aramazdım. Onunla hayatımız mütekabil bir ihtimam ve anlaşmaklıkla geçti. Benim sevdiğim hiçbir şey olamazdı ki o haz etmesin, onun zevk bulduğu hiçbir şey olamazdı ki ben sevmeyeyim. O benim her şeyim, bütün dünyamdı. Onsuz kalınca yalnızlığın fecaatini öyle hissettim ki… Ve senelerden beri bu yalnızlığın dehşetiyle titriyorum.

—Madem ki yalnızlık seni korkutuyordu, niçin evlenmedin?

—Onun ölümü bana çok ızdırap verdi. İlk seneler böyle bir şey düşünmedim bile…

—Ya şimdi?

—Şimdi düşünsem de yine bu fikir bana korkunç geliyor.

—Neden korkuyorsun?

—Yabancılardan korkuyorum… Sonra da İrfan’a büyük bir hürmetim var… Nasıl olur da İrfan’ın karısı, bir başkasının, İrfan’a benzemeyen, benzeyemeyecek bir insancığın kadını olur? İrfan’ı tanımış, İrfan’a hayat arkadaşı olmuş bir kadın nasıl olur da bir başka adamın karısı olmaya razı olur?

—Yalnız akıllılar, dâhiler mi sevilir Süheyla?

—Böyle bir şey iddia etmedim yavrum, belki dâhiler hiç sevilmez, fakat hayatında bir dâhinin fikir arkadaşı olan bir kadın kolay kolay başka erkekleri beğenemez.

—Belki kolay kolay beğenmez, fakat…

—Fakat?

—Fakat sevebilir.

—Zannediyor musun?

—Eminim, madem ki sen kocanı aşkın en iptidai fakat en kuvvetli mânâsıyla sevmemişsin, bugün bu merbutiyete kalbin daima yabancı ve uzak kalmış, şimdi tanıdığın yahut tanıyacağın erkekler içinde senin kalbini…

Sözünü kesiyorum.

—Bana kalpten bahsetme Behice, diyorum.

Ben kalbin, duygunun hayatta mühim bir rol oynadığına, oynayacağına inanmam ki… Ben kimseyi İrfan’ı beğendiğim kadar beğenmiyorum. Güzel serin bir menbaadan tatlı bir su içip hararetini teskin ettikten sonra bir bardak kuyu suyu içen adam ne hissederse ben de bugün tanıdığım erkekler karşısında aynı hisle mütehassisim, insan beğenmediğini sevebilir mi?

Bu sözü söylerken ne için hatırımda bir çift yeşil göz canlanıyor?

Niçin ben bir çift yeşil göz düşünüyorum? Hiç sevmediğim, hiç beğenmediğim bir çift zehir göz…

—Ne kadar karanlık…

Behice küçük elleriyle gözlerini kapıyor.

—Korkuyorum, diyor, öyle karanlık ki bir şey görünmüyor. Sanki balkona çıkmak muhakkak lazım mı? Bütün kapıları pencereleri açıp salonda otursak ne olur?

—Masanın üzerinde küçük bir lamba var Behice, Asım Bey onu bize yakar.

—Emredersiniz hanımefendi.

Behice’nin şımarık sesi yine itiraz ediyor.

—Hiç balkonda lamba yanar mı? Söner…

—Bu havada mı? Hiç rüzgâr yok ki… Siz Behice’nin şımarıklığını dinlemeyiniz Asım Bey…

—Gidiyorum hanımefendi.

Asım Bey balkona çıkıyor. Behice’nin iri pırlanta yüzüklü ince parmakları kolumu sıkıyor.

—Görüyor musun Süheyla, karanlık Asım Bey’i yok etti.

—Sahih, çok kesif bir karanlık var hanımefendi…

—Öyle değil mi Mithat Bey?.. İnsan bir adım ötesini göremiyor. Kocamın çok sevdiği gecelerden biri. Galiba ben karanlığı, o bu kadar çok sever diye sevemiyorum. Bu akşam burada olmalı idi.

—Zevcinizin çok aleyhindesiniz Behice Hanımefendi, galiba çok göreceğiniz geldi.

Behice dudaklarını kendine has bir şeytanlıkla kıvırıyor.

Küçük bir çocuk bakışı kadar saf ve temiz bir bakışla gülerek:

—Oh! Pek çok, diyor.

Yüzünde öyle tuhaf bir mânâ var ki…

—Siz birden bütün hissiyatını, çocuk kahkahaları ve cehennem gözlerinizdeki mânâyı da bir melek bakışıyla gizleyen mükemmel bir sanatkârsınız.

—Ben göründüğüm gibi hayatta bir kahkaha gibi geçmiş bir kadıncağızdan başka bir şey değilim.

—Lambayı daha bulmadınız mı Asım Bey, diye soruyorum.

—İşte hanımefendi…

Karanlığı sarı bir alevcik deliyor. Asım’ın sarı saçlarının şakaklarına ve alnına gelen kısmı yaldız gibi pırıldıyor. Behice gülüyor.

—Nihayet…

—Ne rüzgârsız bir gece Süheyla Hanım… Asım’ın yaktığı kibrit hâlâ sönmedi.

—Evet, bunaltıcı bir gece…

Abajurdan kızıl bir ışık süzülüyor.

—Cehennemin ışığı yandı…

—Şimdi yine korkuyor musun Behice?

—Hayır, artık korkmuyorum.

İnce vücudunu sımsıkı saran siyah boncuktan elbisesi içinde bir yılan kadar yumuşak kıvrılışları var. Önümüzden balkona çıkıyor. Mithat ve ben onu takip ediyoruz.

Hepimiz uzun, hasır iskemlelerin üstündeyiz. Siyah boncuktan elbise şimdi yeşil mor renklerle pırıldıyor. Behice, o boncukların her birinde ufak yıldızlar tutuşturan acele hareketlerle Asım’a bir şeyler anlatıyor.

Küçük kalkık burnu, karanlıkta ışıldayan siyah büyük gözleriyle bu gece bu sevimli başta harikulade bir füsun var.

Dudaklarından saf bir musikinin sihriyle akan kahkahalar ne hoş!.. Asım Bey hayran bakışlarla onu dinliyor, onu görmek ve dinlemek hakikaten bir zevk…

Fakat Mithat Bey onunla hiç meşgul değil.

O benim yanımda oturuyor.

Aramızda, üzerinde çay takımları duran küçük bir masa var. İkimizin yüzü de, karanlıkta görünmeyen, denize çevrilmiş…

Mithat Bey, sakin bir sesle bana bir şeyler anlatıyor.

Bu gece ile, bu renkle, bu karanlıkla alâkası olmayan dünya sözleri… Sesinin sakin ahenginde benliğimi üzen bir şey var. Ben susuyorum. Ona cevap vermiyorum.

Bilmem bana söylediklerinden başka ne söylemesini istiyorum?

İki ahbap, onun bana söylediği gibi, tiyatrodan, kitaptan, harpten, sulhden, siyasiyattan, içtimaiyattan başka neden bahseder ki… Acaba bana bütün bu şeylerden bir üstad tavrıyla bahsedişi, fikirlerini adeta emreden ve öyle inanmama ısrar eden bir eda ile söyleyişi mi asabıma dokunuyor?

Her halinden belli ki beni kendisine müsavi addetmiyor? Küçük görüyor. Beni, İrfan’ın karısını… İrfan’ın fikir arkadaşını… İrfan’ın talebesini!.. Ne acayip bir adam!

Kendine ne çok itimadı, emniyeti var!..

Mübahasemiz daha fazla bir derse benziyor.

Madem ki beni kendine göre bir muhatap telakki etmemiştir, niçin bir güzün bile beni yalnız bırakmayan dostlarımdan biri oldu?

Niçin her zaman bana geliyor?..

Niçin bu güzel, sessiz gecelerimin rahatını ihlâl ediyor? Bu kendi aklınca, düşüncedeki, görüşteki, tahlildeki faikiyyetini göstermek için mi?

Beni bir güzel bir kadın da bulmuyor. Eminim beni beğenmiyor… Ne küçük ince vücudumun, ne siyah düz saçlarımın… Ne büyük yeşil gözlerimin onun üzerinde bir tesiri var… Güzelliğime lakayt, zekâmdan şüphe ediyor. Beni şayan-ı dikkat bulmuyor. Bulmadığını da her bir tavrı, her bir sözü izhar ediyor…

Mesela bu kadar yakınımda oturuyor da bir kere bile gözlerini bana çevirmiyor.

—Bu gürültü nedir?

Behice sual dolu gözlerini bana çeviriyor.

—Ayağımla yere vuruyorum Behice.

—Ne asabisin. Ben de birdenbire korktum.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için İthaki Yayınları’na teşekkür ederiz.

Suat Derviş İstanbul’da doğdu. Tıp profesörlerinden İsmail Derviş Bey’in kızı olan Suat Derviş, çocukluk yıllarında özel eğitim aldı. Daha sonra Kadıköy Numune Rüştiyesi’yle Bilgi Yurdu’nda eğitim hayatına devam etti. Konservatuvar eğitimi için ablasıyla birlikte Almanya’ya giderek piyano dersleri almaya başladı ve edebiyat fakültesine yazılarak felsefe derslerine yöneldi. Konservatuvar eğitimini bırakıp Almanya’daki çeşitli dergi ve gazetelerde yazmasıyla gazetecilik hayatı başladı. 1932’de Türkiye’ye döndükten sonra da Son Posta, Vatan, Cumhuriyet, Gece Postası, Yeni Ay, Tan gibi gazetelerde röpotajları, hikâyeleri, romanları yayımlanarak yazı hayatına devam etti. Reşat Fuat Baraner ile birlikte Türkiye’de toplumsal gerçekçi akımın ilk yayın organlarından sayılan Yeni Edebiyat Dergisi’ni yayımladı. Bu dergide kısa öyküler, fıkra ve eleştiriler yazdı. 1944 tutuklamaları sırasında eşi Reşat Fuat Baraner’i sakladığı ve yasadışı Türkiye Komünist Partisi’ne katıldığı gerekçesiyle yargılanarak bir yıl hapse mahkûm oldu. Ardından Paris’e giderek 1953-1961 yılları arasında Fransa’da kaldı. 1961’de Türkiye’ye döndükten sonra romanlarının yazımı ve yayınıyla uğraştı. Birçok ilke de imzasını atan Suat Derviş, yazı hayatına adım attığı Alemdar gazetesindeki “Hezeyan” şiiri başta olmak üzere, gerek farklı mahlaslarla gerek kendi ismiyle yazılmış birçok eseri geride bırakarak 1972’de Kasımpaşa Askeri Deniz Hastanesi’nde hayata gözlerini yumdu.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.