“Bir yeriniz kanıyorsa eğer, sızılarınız varsa, hakikati bulmak gerekir.”

 

Gönül Kıvılcım, yeni romanı Babamın En Güzel Fotoğrafı’yla uzun bir yolculuğa davet ediyor okuru. Kızılırmak boyu uzanan halkların yaşadığı acıları, hüzünleri kırmızı buğday tarlalarında soluklanarak anlatıyor. Romanın kahramanı Sema, babasının ölümünün ardından, onun çektiği fotoğrafların izini sürerek, hem kendi hayatının şifrelerini çözüyor hem de bu ülke tarihinin trajedilerini gözler önüne seriyor. Gönül Kıvılcım, her fotoğraf karesiyle gerçeğin peşine düşen Sema aracılığıyla “Kendi vicdanımızdan başka, sığınacak bir yurt yoktur” diyerek okuru vicdanıyla baş başa bırakıyor.

“Fotoğraflar ve kelimeler yok olmaz” diyor bozkırın kızı Sema. Siz de fotoğrafların taşıdığı izlere inanır mısınız?
İçinde yaşadığımız zamandan bağımsız, fotoğraflarla, fotoğrafların solmuş renkleriyle, şimdi yok olsa da fotoğraflarda hâlâ görülen ağaçlarla, bitki örtüsüyle, anılarla, izi yer yer ortadan kalkmış bir mimarinin izleriyle kurulmuş, orada, fotoğraflarda varlığını sürdüren başka bir zaman var: fotoğrafların zamanı. Evet, toplumsal belleğin önemli bir parçasıdır fotoğraflar. Biz sözlü kültürü çok zengin olmakla birlikte, yazılı ve görsel arşive fazla itibar etmeyen bir toplumuz. Biriktirmeyen, biriktiremeyen, arşivleri yanıp kül olmuş. Romanda Sema’nın babası da bu anlamda biraz ayrıksı bir karakter. Hem bozkıra ait ama hem de bozkırın dışladığı. Yüzde doksan dokuzun yapmadığını yapmaya, bozkırın görsel arşivini oluşturmaya kalkışan biri. İşte Sema o izlerden yürüyor.

“Bu tekinsiz coğrafyada yaşayan her bir kişinin hikâyesi, ötekinden daha karanlıktı çünkü.” Coğrafya kimliksizleşebilir ya da lal olabilir mi? Coğrafya insanların kaderini nasıl etkiler?
Biz Sema’nın coğrafyasını biraz da babasının çektiği fotoğraflardan öğreniyoruz. Kızılırmak herkesin hafızasına başka bir fotoğrafla çivilenmişti. Nehri babasının hafızasına nakşeden ise bakar bakmaz insanı irkilten şu uğursuz kuş olmalıydı. Elinde uzun boyunlu, vurulmuş bir kuş bulunan, belki turna, balıkçıl, omuzları düşmüş, yüzü allak bullak bir adamın etrafını pikniğe gelmiş çocuklar sarmıştı. Babası fotoğrafın arkasına lanet kuşu yazmıştı, tarih yoktu. Coğrafya lal olsa da, yazarın marifeti onu konuşturabilmektir. Koskoca bir boşluğu, Dersim’i konuşturan Haydar Karataş gibi. Kimliksiz değildir, olsa olsa kimliksizleştirme politikalarına maruz kalmıştır. Bir coğrafya ve hayatlarımız boş bir tabletse eğer coğrafya bu tablete silinmez mürekkeple yazılan ilk satırlardır.

GÖNÜL.KIVILCIM.1.anasayfa GÖNÜL.KIVILCIM.2

38 yaşında mutsuz bir kadın Sema. Annesiyle, sevgilisiyle, hayatla sağlam bir ilişki kuramamış ve aidiyet duygusunun açlığında en çok. Sema bu duygularını neden geç fark ediyor?
Kendi kökleriyle bağlantıları zayıf bir nesiliz. Artık temkinli bir şekilde de olsa edebiyata böyle bir kutuları açma hali, perdenin arkasında gizlenmiş olana bakma merakı hâkim. Sema Kaygusuz’da var bu, muhafazakâr bir kasaba olan Pınarlı’da bütün suçların yüklendiği bir öteki, bir düşman yaratma sürecini anlatan Müge İplikçi’de, Yavuz Ekinci’de, itiraf etmesini bilen yazarlardan Ayşegül Devecioğlu’nda, Burhan Sönmez’de, bazı yeni öykücülerde. Büyük bir şölen masası düşünün. Yemekler yenmiş, dev kazanlar, şarap kupaları, tabaklarda artıklar. Belli ki çok esaslı bir şölenmiş bu. Alevi türküleri, Hacı Bektaş’ın mucizeleri, Rum köyleri… Biz bunun kalıntılarını görüyoruz. Bir yandan da bu şölen sırasında cinayetler işlenmiş, hatta katliamlar örgütlenmiş ve genç kuşaklar bunlardan habersiz. Şimdi bu şöleni anlamak, kendimizi anlamak için kutuları açmamız şart; ne oldu o masada, kimler vardı, kimler gitti, kimler kaldı? İstanbul’da Türk tiyatrolarından önce Ermeni tiyatroları vardı, kimdi onlar? Bize kalan miras nedir? Bu aynı zamanda kendimizi anlamak ve tanımak için de kaçınılmaz bir adım. Ancak eksik o kadar çok şey var ki, harflerimiz bile eksik. Kendi klasiklerini orijinalinde okuyamayan nesilleriz biz. Yine de, sorular sorulmaya başlandı, kimliğe dair, ait olduğumuz yere dair, köklere dair sorular. Aslında Tanpınar’dan beri, hatta daha öncesinde de sorulmuş sorular. Eğer bir Doğu-Batı sentezi olacaksa, artık milliyetçilik üzerinden değil, geçmişte sahip olduğumuz bu zengin miras üzerinden olacak. Herkesin bıraktığı bir miras var, Alevilerin, Yezidilerin, Kürtlerin, Ermenilerin… Ve geçmişle hesaplaşma üzerinden olacak. Bu yüzden ben bugünün karmaşasını, geçmişe dönerek, geçmişle bağları kurarak anlamaya çalışan eserleri önemsiyor ve dikkatle takip ediyorum. Çağın ruhunu yansıtan eserlerdir çünkü bunlar. Cumhuriyet paradigması geçersizleşiyor yavaş yavaş. İnsanlar onları büyüten seslere, buğday tarlalarına, tanıdık ama bir o kadar da yabancı olana geri dönüyorlar, “Her şey gerçekten bize anlatıldığı gibi miydi?” sorusunu sormak için. Çok basit gibi geliyor kulağa ama hayatta en zor sorular basit olanlardır.

İnsan en çok kendisiyle yalnız kaldığında “yurtsuz”luğuna bir sığınak arıyor. Peki nasıl inşa edecek insan bunu? Sema gibi yollara düşerek mi?
Yollara düşmeyi bir yurt arayışından çok kendinden uzaklaşmak, yurtsuzlaşmak arzusu olarak okurum ben. Yalnızlaşmaktır yolda olmak. İçine dönmek. İnsanın trajedisi de budur aslında. İnsan nereye ait olduğunu bilmek ister ama en sonunda, o sonsuz ve karanlık uyku, ölüm vardır. Her an bir hiç olabiliriz yeniden. Yani insanın huzursuzluğu en derininde varoluşsaldır. Bütün sınırların ve gerçeğin anlamsızlaştığı o yere, ölüme yaklaşırız günbegün. İşte bu yüzden bozkırdaki “öksüzlük” hali vurgulanır kitapta. Suçu düşünürken, suçluyu ararken de şunu çok net biliriz aslında: Kendimizden, kendi vicdanımızdan başka sığınabilecek bir “yurt” yoktur.

“Eğer bir şey yıkılırsa altında ilk kadınlar kalıyordu. Kendi hikâyesini yaşayamayan adsız kadınlar. Onlardan biriydi halası. ‘Bu ülkedeki bir sürü katliamı bizim evde planladılar’ diyen halası. Eyvah! İnsanın bulaşmak istemediği pisliğin, hayatta en yakınında durduğunu bileceksin.” Kocasının Maraş katliamından sorumlu olduğu gerçeğiyle yüzleştiğinde çok sevdiği saçlarını keserek çaresizliğine hapsolan Melek. Ailesinin kocasının günahının bedelini ödettiği Melek… Melek’in hikâyesini nasıl okumalıyız?
Deşifrasyon, kazı, kendinle barışmak, köklere doğru yol almak, en dipteki anlatıyı bulmak, itiraf ve arayış, benim anlatımın anahtar kelimeleri. İnsanı arayış ve hakikati. Babamın En Güzel Fotoğrafı da bir arayış romanı. Erkek kültürünün hâkim olduğu o malum coğrafyada, İç Anadolu’da bir gölge gibi dolaşarak hakikati arıyor Sema. Melek’in hikâyesi bu coğrafyadaki kadınların suskunluğunun hikâyesi aslında. Susmak öğretiliyor kadınlara. Boyun eğmek. Bazen bu kuşatma bir yerden yırtılıyor. Kocasının suçlu olduğunu öğrendiği an ise böyle bir an Melek Hala için. Ancak başkaldırarak yırtabilir kuşatmayı. Melek Hala da öyle yapıyor, saçlarını kesiyor. Romanda kara bir duvak gibi diye tarif ettiğim saçlarını…

Kayserili Ermeniler ve Maraş katliamı gibi tarihsel olaylardan söz ederek, kıyımlara, sürgünlere gönderme yapmışsınız ama silik tutmuşsunuz hikâyeyi. Geçmiş acıların üstüne dökülen betonu okurun kırmasını mı istediniz?
Kendime ve yaşadıklarımıza mümkün olduğunca dürüst kalarak kurmaya çalışıyorum anlatıyı. Yaşadığımız sancıları bir bestseller romanı gibi yazmak yerine, silik ise eğer fotoğraflar o silikliğin sebeplerini sorarak ilerlemeye çalışıyorum, kendimce daha dürüstçe geliyor bana böyle bir seçim. Bir coğrafyayla hesaplaşıyorum evet, iyisiyle kötüsüyle, yükselen, zirveye geçtiği anları ve dibe vurduğu anlarıyla. İç Anadolu, Selçuklu’suyla, Hacı Bektaş’ı, Alevileri, Ermenileriyle alabildiğince zengin bir coğrafya. Ama! Onlarca ama var… “Rum diyarı” diye anılan bir coğrafyayı Türkleştirip, ardından izleri silerek, milliyetçi bir söylem, ideoloji ve utanç verici katliamlarla hem coğrafyanın hem de ülkenin geri kalanının homojenliği için savaşılıyor yıllarca. Sonra beton bir yerlerinden delinmeye başlıyor. İlk Ergenekon kazıları Gölbaşı civarında yapıldı unutmayın. Kayserili Ermeniler mevzuuna ve hâlâ tam aydınlatılmamış Maraş meselesine romanımın konusunu ilgilendirdiği ölçüde girdim, bu arada gerçekten önemli “keşifler” yaptım. 1932-1936 arası valilik yapan Nazmi Toker’in bölgedeki Ermeni yapılara karşı giriştiği kararlı yok etme projesi gibi. Pek çok Ermeni arkadaşım haberdar değildi bundan, Kayseri’de üniversitede bulunan kişiler üzerinden araştırdım konuyu, teyit ettirdim. O coğrafyanın yaşarken de sonradan da hissettiğimiz karanlığı çok katlı bir karanlık. Ancak bu karanlığı yazarken, eğer bir kalp, bir vicdan taşıyorsanız, tıpkı Maraş tanıklarının yıllarca konuşamaması gibi anlatmakta zorlanıyorsunuz konuyu. Daha önce duyduğum bu gerçeği ben de, hem de çok kuvvetli olarak idrak ettim yazarken. Maraş tanıklarının vahşeti kendi aralarında bile konuşamadıklarını okumuştum ve hayli şaşırmıştım. Kafam sorularla doluydu. Ancak tüyler ürpertici ayrıntıları tanıklardan dinledikten sonra anladım ki, kolay kolay yazılamıyor gerçekler. Çünkü kalbiniz sızlamadan yazamazsınız bütününü. Tam da bu zorluğu hissetmesini istedim okurun.

GÖNÜL.KIVILCIM.4 GÖNÜL.KIVILCIM.3

“Rıfat vurulduğunda babam ağlıyordu. Bir daha iyileşemeyecek Anadolu’ya ağlıyordu. Bir daha iyileşemeyecek bağlara ağlıyordu, kardeşlik bağına. Kendi kardeşinin düşman oluşuna…” Kitabın çarpıcı bölümlerinden biri. Anadolu’da dünden bugüne dinmeyen gözyaşı ve kan, yarına dair umutları tüketiyor. Kan ve gözyaşı dün de vardı, bugün de var. Peki yarını nasıl kurtaracağız?
Korkmayarak. Biriktirdiğimiz hikâyeleri artık anlatarak. Darbelerin filmini yaparak. Vietnam sendromu gerçeğinin ülkede kaç yüz bin kişiyi etkilediğini konuşarak. Korka korka bu günlere geldik. Kürtlere anadil hakkını verirsek ülkenin bölüneceğinden korktuk; kadınlar, tuttuğunu koparırsa, “Batılı” kadın gibi olursa aile yapısının bozulacağından korktuk; Kayseri civarında bir zamanlar Ermenilerin yaşadığı duyulursa, o evlerin ilk sahibinin sorulacağından vs. vs. Ama bütün bunlar er ya da geç olacak, kaçarı yok. Nitekim Taner Akçam’ın, Ermenilerin Malları konusunu tartışmaya açan Kanunların Ruhu kitabı çıktı işte. Yapılan katliamlara gelince, suçluların çocukları, yeğenleri tıpkı kitaptaki Sema gibi gerçeği araştıracak, annesine babasına “Siz neden sustunuz peki?” suçlamasını yapacak. Eninde sonunda birilerinin bedel ödemesi gerekiyor çünkü. Babalarımız değilse biz ödeyeceğiz bu bedeli. Geçen gün sokakta, okul çantası sırtında, sınıfta ıslık çaldığı için anne babası tarafından azarlanan bir kız çocuğuyla karşılaştım, onlar da öğretmenden azar işitmiş olmalı. İnsan kızını “A”rabanın altına atarım seni!” diye tehdit eder mi hiç? Islıktan bile korkuluyor demek ki.

Romanı okurken Kızılırmak belgeseli izliyor gibiyiz bir anlamda. Böyle bir anlatım için bölgeye keşifsel bir yolculuk yaptınız mı romandan önce?
Evet, çocukluklarının nehirleriyle bağlarını koparmayan yazarlar vardır. Ben de onlardan biriyim ve bozkırın eksik hikâyesini anlatmadan önce, Hititlerin Maraşantiya adını verdiği Kızılırmak boyunca bir yolculuğa çıktım. Sivas yakınlarında Kızıldağ’dan doğar Kızılırmak ve yüzyıllardır hep aynı döngü içinde Vahşi Atlar Ülkesi de denilen Kapadokya’dan geçerek tekrar kuzeye doğru çıkıp Karadeniz’e dökülür. Yani, yüzyıllardır söz konusu coğrafyada olup bitenin tanığıdır bu nehir. Suyun hafızasını geri çağırabilmek için ben de hafıza tazeledim ve Kızılırmak boyundaki yerleşim merkezlerini ziyaret ettim. Söylencelere kulak verdim, ırmak boyunca akıp giden farklı inançları, gelenekleri takip ettim, notlar aldım, Kızılırmak için söylenen türküleri dinledim. Sanki bir canlı gibiydi eski Yunanca’da Halys, yani Tuzlu Su, diye anılan Kızılırmak. Aslında onu adım adım izlerken kurdum kafamda romanı diyebilirim.

Adanmışlık ve aidiyet duygularıyla da yüzleştiriyorsunuz okuru. Uğruna yaşam adanan hayallerden vazgeçmek nasıl bir teslimiyet haline dönüşüyor? Aidiyet duygusu bu noktada nasıl bir önem kazanıyor?
Eskiden insanların kalbi daha mı büyüktü? Oraya ideallerini, ailelerini, dostlarını, çocuklarını, yoldaşlarını, herkesi sığdırmışlar. Bugün bunlardan bir tanesi bile zor sığıyor. Postmodernite denilen durum bu olsa gerek. Herkesin bir köye, bir aileye, toprağa, bir sevgiliye, hatta bir dine ait olduğu günler geride kaldı. Topraktan, köyümüzden, kasabadan koptuk, aileler ise neredeyse zamkla birarada tutulan sahte birlikteliklere dönüştü. Sema işte böyle bir noktada kendini hiçbir şeye adayamayacak kadar bencil olup olmadığı sorusuyla çıkıp geliyor. Ama aileye, dine değilse bile kendimizi adayabileceğimiz bir ideal hâlâ var belki de; o da onurlu bir yaşam. Kendimiz için ve başkaları için onurlu bir yaşam.

“İnsanın anayurdu çocukluğudur” demiş Jorge Amado. İnsan çocukluğunun travmalarını atlatamadan, çocukluk yaralarını iyileştiremeden yola hasarsız devam edemiyor, ne dersiniz? Mesela Sema’nın yaşadığı gibi cinsel taciz travması… Çocuğun kırılganlığı neden görülmeyen olur hep sadece suçluya kitlenir insanlar?
Kendi çocukluğuna, yani geçmişe uzak ve kayıtsız toplumlar, çocukların kırılganlığına ve yaralarına da kayıtsızdır. Çocuk ruhunu pek önemsemedik son zamanlara kadar. Dostoyevski’nin içime oturan bir cümlesi vardır Karamazov Kardeşler’de. “Çekilen acıyla sonsuz mutluluğu hak etmek için herkesin acı çekmesi gerekiyorsa, çocukları ne diye karıştırıyoruz buna söyler misin?” der. Oğlum doğmadan okumuştum bu satırları, sonra hayat beni sertleştirip ona karşı gaddarlaştığım zamanlarda bir daha okudum, babasından ayrılık süreci başladığında ise yeniden okudum aynı cümleleri. İnsan kendi derdiyle haşır neşirken çocukları unutabiliyor. Sema’nın da kendi travmalarıyla haşır neşirken, birden başka bir dünyaya açılıyor gözleri. Başkalarının çocukluğu ve acılarına. Maraş’ta katliama banyoda yakalanan tanıkların yaşadıklarını dinliyor annesinin ağzından. Gülnaz Ana’nın kızları cumartesi günü banyo yaparken başlıyor her şey. Bir taş düşüyor aralarına. Dışarıda toplanan gözü dönmüş güruh atıyor taşı. Banyoya atılan bu taşla başlıyor katliam onlar için. Düşünüyorum da edebiyat benim için insanı arayış, Sema da kendinden yola çıkarak kaybolan insanı arıyor. Edebiyatın insanı arayışı hiç bitmemeli bence.

Tozu alınmamış hikâyeler… Ne sıklıkta temizlik yapmalı insan ruhunun karanlık odalarında?
Her daim. Burada sözü şu sıralar okumakta olduğum Amin Maalouf’un Doğu’dan Uzakta kitabından bir bölüme bırakmak istiyorum: “Yargılamıyor muyum yani? Yo, yargılıyorum, tüm vaktimi yargılamakla geçiriyorum. Gözlerini sahte bir dehşet ifadesi içinde açıp, ‘Yoksa beni yargılıyor musunuz?’ diyen insanlara çok kızarım. Tabii ki yargılıyorum sizi, hem de durmadan yargılıyorum. Vicdanı olan her varlık yargılama hükümlülüğüne sahiptir. Ama benim verdiğim hükümler ‘sanıkların’ var oluşunu etkilemiyor. Takdir ediyorum veya takdirimi geri çekiyorum, nezaket ayarı yapıyorum, uzaklaşıyorum, yakınlaşıyorum, yüz çeviriyorum, cezayı tecil ediyorum, her şeyin üstünden sünger geçiriyorum –veya öyleymiş gibi yapıyorum… Hükümlerimi bildirmiyorum… insanları gözlemlemek kendi kendimle girdiğim sonu gelmez bir diyaloğa neden oluyor.” Ruhun karanlık odalarında temizlik yapmak, hem başkalarını hem kendini sürekli sorgulamak ve yargılamak yorucudur ama öfkeyi diri tutar, insanı genç tutar. Yaşlanmak biraz da ideallerin ölmesidir çünkü.

GÖNÜL.KIVILCIM.5 GÖNÜL.KIVILCIM.6

İnsan kendi tarihinden uzağa düşebilir mi?
Elbette. Bir şarkı sözü var: “Başından geçeni anlat, masaldır benim için.” Resmi tarih kendi tarihimize öyle uzak, ona teğet bile geçmeyen hikâyeler dokudu ki, göçler yaşandı, sürgünler, adını koyamadığımız bir savaşta kuşaklar telef oldu, köyler yandı, insanlar ekmek kavgası için yurtdışına savruldu, kimliğinden dolayı bilmediğimiz köşelerde binlerce kişi ezildi, acı çekti; kültür dünyası, televizyonuyla, dizileriyle, gazeteleriyle, bu olaylar yokmuş gibi davrandılar ya da tek yanlı baktılar yaşananlara ve geçmişe. Cumhuriyet’in başından beri bir merkez arayarak geçen hayatların özeti tam da budur: Kendi tarihinden uzağa düşmek. Kendi tarihini masal gibi okuyor şimdi pek çok kişi.

“Sönmeyen başka bir ateş daha vardı ama, öfkenin ateşi. Artık biliyordum, amcam boğulduğunda bozkır ağlıyordu. Silme kırmızı buğdaylarla kaplı ekin yerleri, bozkırın verimsiz fabrikaları, babam bir kere daha ağlıyordu.” Sema’nın babası ve amcası iki ayrı kimlik, iki ayrı ruh. Hikâyelerinin trajik sonu okuru adeta duvara çarpıyor…
Bozkırın trajik yüzünü gördüm ben. Hayatımın en önemli on dört yılı orada geçti. Sonraki on dört yıl da annemden babamdan yoksulluk öyküleri dinleyerek. Memur, köylü, çiftçidir nüfusun çoğunluğu ve büyük şehirlerdeki yaşamdan çok farklıdır orası. Bağnazlık, kendinden farklı olanı kolayca yaftalama, yargılama çok yaygındır. Okumayanın kafası milliyetçilikle, çerçöple doludur. Aslında doğayı taklit eder hayat da. Kötü devlet politikalarından nehirler çağlayarak akar giderken, topraklar kupkurudur. İnsanlar da öyledir. Yanı başlarında Selçuklu mirası, derin tasavvuf kültürü, daha önce oraya yerleşen halkların kültürü varken, kupkuru kalmıştır Anadolu insanı da. Yani hayatlarımız mütemadiyen bu türden trajedilerle duvara çarpılmadı mı? Kardeşi kardeşe düşman eden bir iklim hâkim değil miydi yıllarca, hâlâ da öyle değil mi? Sözlü anlatının güçlü bir damar olduğu edebiyatımızda destansı anlatılar yakındır bize. Bu türden anlatılar da tıpkı hayatın kendisi gibi bütün zıtlıkları barındırır içinde. Bozkır pek çok trajediye tanık oldu. Yoksulluk, kanla bastırılan isyanlar ve yine yoksulluk. Bizim Çehov’umuz yok belki bozkırı anlatacak ama nefesleriyle büyüdüğümüz yazarlar var, Yaşar Kemal gibi, Orhan Kemal gibi.

İnsanı hayata bağlayan kayışların her an kopabileceğini düşünen Sema, kendisini hayata bağlayacak bir nedeni bulmakta neden başarılı olamıyor?
Var böyle bir nedeni bence. Hakikat arayışı, kendine dair, ülkesine dair, etrafındakilere dair hakikati arıyor Sema, sırtını çok da fazla aşka şuna buna dayamadan. Güçlü bir kadın karakteri çizdiğimi düşünüyorum. Sema kendinden öncekilerin kulak tıkadıkları gerçekleri zorla bulup buluşturup dinliyor. Herkesin hasıraltı ettiklerini bulup çıkarıyor. Kaçış değil bir arayış onunki. Kaçmak kolaydır ama meselenin üstüne üstüne giden bir arayıştır zor olan. Zira, her zaman ne bulacağınızı bilemezsiniz. Bu yüzden pek çok kişi doktora bile gitmez, konacak tanıyı duymamak için. Göğsünde neredeyse ikinci bir meme gibi ur büyümektedir, yine de kanser olduğunu öğrenmekten ödü patlar. Ama bir yeriniz kanıyorsa eğer, sızılarınız varsa, hakikati bulmak gerekir. Kaldı ki bu ülkenin derdi, sızısı pek çok, bunu dili şiirsel de olsa ayakları yere basarak anlatan anlatıcılara ihtiyacı var.

Kitabı okurken ülkemizin sosyolojik ve siyasi yapısına dair pek çok duygu canlandı iç dünyamda. Hislerin romanı gibi… Her ne kadar sinematografik bir tat verse de, karakterlere daha az yer vermeniz riskli değil miydi?
Klasik roman kalıplarının çoktan geçersizleştiği bir zamanda yazıyoruz. Öykü ile roman arasındaki çizgi giderek belirsizleşiyor, görsellik yazıyı giderek daha çok etkiliyor, insan hayatı karakterlerin çok belirgin ve net olduğu o günlere nazaran parçalanıyor, itiraflarımız, sesli sessiz düşüncelerimiz değişiyor, insan kaçamadığı o enformasyon bombardımanının altında giderek flulaşıyorken, anlatıların neden aynı kalması bekleniyor ki?

Sema’yı yollara düşüren biraz da yaşadığı aşk acısı. Kitapta sorduğunuz soruyu size yöneltmek istiyorum: “İnsan aynı kapıyı, sanki ilk kez giriyormuşçasına kaç defa yeniden açabilir?”
Sonsuz kere dememi bekliyorsanız yanılıyorsunuz. Aşk bekler ama kalp yorulur bir gün ve en sadık âşık da olsa kalbinin kapısını kilitleyerek anahtarı kendisinin dahi bilmediği bir yere atar. O gün gönül kapısı kapanmıştır.

Kitabın anlatıcısının Sema olmaması tehlikeli bir durum olmuş sanki… Buna rağmen bütünü bozarak bir bölümde anlatıcıyı neden Sema yaptınız?
Ben kendimi özgür bırakıyorum ve kalemimin hızı, düşünce hızım, karakterlerimin hızı birleşip bir rüzgâr oluşturuyor. O rüzgâr anlatıcının kim olacağına karar veriyor. Anlatıcınızın birinci tekil şahıs olması tehlikelidir bazen. Sıkışır kalır yazar, onun bildiğinden daha fazlasını bilemez, yazamaz, hissettiremez. Oysa hikâyeyi bütünlüklü kılmak için tüm yaşananlara yukarıdan bakmak gerekiyordu bu romanda. Yazar, eğer karakteri anlatıcı olarak seçerse, sadece onun bulunduğu yerleri anlatabileceği için gereksiz yapay bağlantılar bulmak durumunda kalıyor. Sema’nın babasının sırrı açığa çıkarken Sema’dan yana öyle güçlü esti ki, tam da orada konuşma hakkını ona verdim. Eğer öyle olması gerektiğine inansaydım bu geliş gidişleri sıklaştırırdım. Sırıtıyor bu bazı romanlarda. Jilet Sinan adlı romanımda örneğin, Jilet ile anlatıcı paylaşır sözü, söz gider gelir. Sema İç Anadolu’yu bir derviş gibi gezerken, dışarıdan bakan başka bir göz de üç ana bölüme ayırır romanı. Kırmızı Buğdaylar ve Kerametler, Öksüz, Beton. Sözün Sema’nın ağzına geçtiği “Her Şey Yeni Baştan” bunlardan bağımsız bir bölümdür. Sema’nın öfkesinin patladığı, yalnızlık kabuğunu kırdığı ve yaşadığı toplumun damarlarına ulaşmaya başladığı andır.

“Anne senin neren acıyor?” diye sorarak, annesinin acıyan yerlerinden kendi kadınlığını da mı onarmak istiyor Sema? Anne-kız ilişkilerinin farklı sosyolojik yapılarda olsa da hep sancılı olmasını neye bağlıyorsunuz?
Bunun derin psikoanalitik nedenleri olduğunu biliyoruz. Ancak ben kendi naif analizimi yapacak olursam, genç kızın annesinde olmak istemediği kendini görmesi önemli bir öfke kaynağıdır diye düşünüyorum. Büyümek, değişmek için çırpınırken, karşınıza görmek, kabullenmek istemediğiniz bir “siz”, anneniz dikiliyor.

GÖNÜL.KIVILCIM.8 GÖNÜL.KIVILCIM.9

“Biz giderken burası öğretmenlerin öldürüldüğü bir yerdi” diyor Sema yıllar sonra karşılaştığı okul arkadaşı Muhsin’e. Dünden bugüne ülkemizde işlenen öğretmen cinayetlerini siz nasıl yorumluyorsunuz? Bir öğretmenin katli en çok neyi kaybettiriyor?
Bir öğretmenin katli en çok geleceği kaybettiriyor bence. Suç Sarayı’nda Mesut, “Gencim, Mesut’um, geleceksizim” der geçmişi, Avrupa’ya gidiş nedenlerini düşünür ve anlatırken. Geçmişsiz ve geleceksiz bir toplum olma tehlikesini atlatabilirsek ne âlâ. Yoksa o derin çukura düşeriz.

“İnsanların karanlık yönlerini çözebilmek, anlatmadıklarını onların yüzlerinden okuyamadıklarımızı kestirebilmek için bir tür altyazı lazımdı.” Peki, ya altyazısı yazılmamış hayatlar? Herkesin iyi yanlarına sığınak kurup saklandığı günümüzde, sizce mümkün mü?
Sanatın görevidir bu, insanları göstermedikleri taraflarından görmek. Ne kadar saklanırsa saklansın, bir şekilde ele verir herkes kendini. İyi bir gözlemci göz gerekir bunun için, sabır gerekir. Yazar da yarattığı karakterlerini tek boyutlu değil, altyazılı sunmalıdır okura. Mutluluk saçan, sürekli sırıtan birinin ruhunda esen fırtınaları mesela kim bilebilir. American Beauty filmini hatırlıyor musunuz? Tam da anlatmak istediğim şey, Sam Mendes’in yönettiği film Amerikan toplumunun, mutlu gibi görünen bir karıkocanın altyazısını verir.

Babamın En Güzel Fotoğrafı / Gönül Kıvılcım / Ayrıntı Yayınları – 2012 / Kapak Tasarım: Gökçe Alper / Son Okuma – Tayfun Koç/ 1. Basım / 153 sayfa

Gönül Kıvılcım; Boğaziçi Üniversitesi’nde ekonomi eğitiminden sonra yüksek öğrenimine Norveç’in Bergen Üniversitesi’nde devam etti. Gazetecilik hayatına Berlin’de, Aktüel dergisinin Almanya muhabiri olarak başladı. 1992-96 yıllarında Alman radyosu ve televizyonunda çalıştı. Her ikisi de Köln’de bulunan Almanya’nın Sesi Radyosu ve Köln Radyosu için sosyal içerikli röportajlar yapan Kıvılcım, 1993-1996 yıllarında Alman televizyonu üçüncü kanalı WDR’de televizyon programcısı olarak görev aldı. Yurda döndükten sonra Kanal 6′da ve Radikal gazetesinde çalıştı. Daha sonra NTV Radyo’da, cumartesi günleri yayınlanan, Kahvaltı Sohbetleri programını hazırladı. Yabancı televizyonlar için belgesel türünde çalışmalarına devam eden Kıvılcım ARTE kültür kanalına Karadeniz’de kirlilik sorununu ve Türkiye’de çocuk yaşta evlenmeleri anlatan belgeseller çekti. 1998′den sonra edebiyat alanında çalışmalara ağırlık veren Gönül Kıvılcım’ın basılı 5 kitabı bulunmaktadır. “Kasaba ve Yalanlar”, Can Yayınları, 2001, “Jilet Sinan”, Can Yayınları, 2002, “Parçalı Aşklar”, Everest Yayınları, 2004, “Yaşayan Tanıklarla Karaköy”, Heyamola 2010, “Suç Sarayı” Destek Yayınevi, 2011.  Kıvılcım’ın gazetecilik yıllarındaki gözlem ve araştırmalarından yola çıkarak yazdığı “Jilet Sinan”, Arnavutçaya ve Rumenceye çevrilmiş olup, Arapçaya çevrilme çalışmaları devam etmektedir. “Kasaba ve Yalanlar” öyküsü ise Unions Verlag tarafından yayımlanan “Liebe, Lügen, Gespenster” adlı Almanca antolojide yer almıştır. Gönül Kıvılcım’ın “Küle Gömülü Hayaller” adlı tiyatro oyunu Aralık 2011′de Devlet Tiyatroları repertuarına kabul edilmiştir. Gönül Kıvılcım İstanbul’da yaşamaktadır ve bir çocuk annesidir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.