‘Düşüşler insanı çaktırmadan iyi eder.’

 

“Erkek arkadaşı tarafından aldatılan genç bir kadın yeni bir hayata başlama mücadelesinde savrulurken, hiç ummadığı bir anda başka insanların yaşamının içinde bulur kendini. O yaşamlara duyduğu merak, yerini tutkuya bırakmakta gecikmez ve kahramanımız bir fotoğrafın peşinden uzak diyarlara yelken açar. Köprüde Durup Beni Öpmesini Bekleyeceğim arayışa, ihtimallere dair samimi, insanı saran bir roman.” Gözde Kurt ile Köprüde Durup Beni Öpmesini Bekleyeceğim’i konuştuk.

Altı yıl aradan sonra gelen bir roman Köprüde Durup Beni Öpmesini Bekleyeceğim. Bu zaman aralığı, edebiyata yeni bir gözle bakmak için verdiğiniz bir mola mıydı? Bilinçli olarak verdiğim bir es değildi bu altı yıl. Araya seyahatler, taşınmalar, yaşamda hani o öngöremediğimiz dönüm noktaları gibi şeyler girdi. Ama zaten yazmak bir an yapılan, sonra bırakılan bir şey değil, bir yazar zihninde yazmaya hep devam eder. Aklım hep bir şeylerin hazırlığında olmaya ve not tutmaya devam etti. Daha doğrusu ben yaşamaya devam ettim. Siz yaşadıkça da belleğiniz çalışıyor. Bu süreçte her insan gibi biraz mutlu oldum, biraz üzüldüm, bazen ağladım, bazen güldüm. Tekrar etmiş olacağım ama “yaşadım” diyelim. Yaşanmışlıklar, izlenimler, gözlemler ardından yazıyı er geç getiriyor. Bu sürecin ardından kendi yazınıma yeni bir bakış getirip getirmediğimi sorarsanız, cevabım evet olur. Bu da bilinçli olmadı. Ama görüyorum ki olmuş. Daha anlaşılır olmak istemişim mesela. Bir de umuda daha fazla yer vermeye başlamışım hikayelerimde. Umut lazım çünkü. Hem de artık her zamankinden daha fazla.

Kozanın Tereddütü ve Ölü Çiçekler Müzesi, Köprüde Durup Beni Öpmesini Bekleyeceğim ile kıyaslandığında daha şiirli ve şiirsi bir anlatıma sahip. Bu anlamda, bu romanda yeni bir dil denemesine giriştiğinizi veya hikâyede dilden ziyade kurguyu öne çıkarmaya çalıştığınızı söyleyebilir miyiz? Yanlış bir gözlem değil. Köprüde Durup Beni Öpmesini Bekleyeceğim dolambaçlı bir hikâye. Yollar sürekli kıvrılıyor. Tam bir yere vardık diyoruz ama iki sayfa sonra kendimizi başka memlekette buluyoruz. Dili sade tutmakta yarar gördüm. Çünkü anlatıcımız bizi oradan oraya sürüklüyor zaten, bir de dilin ağdasıyla yormak istemedim okuru. Bu sefer böyle oldu ama bir sonraki kitabımda aynı yolu izler miyim bilemiyorum. Kozanın Tereddütü’nde derdim edebiyat yapmaktı, yaptım. Hikâyeyi, dili başrolde tutarak ördüm. Köprüde Durup Beni Öpmesini Bekleyeceğim’de ana malzeme hikâye, beklenti ve umut yumaklarının nasıl dolaştığını, nasıl çözüldüğünü resmetmek derdindeyiz. Bunu yaparken roman, kendisini yer yer küçük düşüren bir anlatıcının alaycı diliyle, zaten çok yorgun olan günümüz insanını daha da yormadan derdini ortaya koymaya çalışıyor naçizane. Süsten püsten uzak kalmaya çalışarak…

Aynı bağlamda, şiirle aranızdaki mesafeyi çok açmamak için, Gülden’in romanda geçen şiirleri özellikle seçilmiş gibi geldi bana. Gülden’in şiirleri ve notları, diğer kitaplarınızla bu romanınız arasında köprü kurarak sizin edebiyatınızı bütünlüyor olabilir mi? Kendim bile fark etmemiştim bunu, çok haklısınız. Şiire haksızlık ettiğim, onu boşladığım duygusuna mı kapıldım acaba? Vefasızlığımı örtmeye çalışmış olabilirim. Edebiyata ilk adımlarımı attığım şiire belki de vefa jestiydi benimki. Gülden’in şiirlerini on üç yıl evvel, yollarda yazmıştım. Onun notları da hep geçmişteki yazınımdan. Bu anlamda geçmişin sızıntısı diyebiliriz o satırlar için. Ama dozunda vermek gerek, biraz kesif Gülden. Yani, kitap boyu Gülden’i ve onun iç seslerini dinleseydik, onu dışarıdan izlemek yerine içine girseydik, Gülden kaybolurdu gözümüzde. Uzaktan bakıp, azar azar okuduk onu. Böylece daha net bir resim çıkıyor ortaya. Birine hep uzaktan bakmalıyız onu tanımak istiyorsak. Ben Gülden’i gerçekten tanıtmak istedim okura, göstermek değil…

Romanın isimsiz anlatıcısı hayatında küçük bir kırılma yaşandığında geçmişe dönük bir sorgulamaya da girişiyor inceden inceye. İnsan, küçük bir sarsıntıdan sonra geçmiş hatalarını bir kez daha mı gözden geçiriyor sizce? Anlatıcımız daha evvel hiçbir şeyi sorgulamamış olmanın ceremesini çekiyor kanımca. Sen yıllarca dümdüz yaşarsan, ilk duvara tosladığında, ilk anki can acısıyla nerede yanlış yola saptığını düşünemezsin. Biraz sakinlersin, azıcık da zaman geçer üstünden. Başlarsın her şeyi dökmeye… Kolay olmaz. Kendini yerin dibine sokacağın anlar gelir bu hesaplaşmalarda. Bazen de “fena değilmişim yahu” dersin ama asla çok beğenmezsin kendini. Hep keşke şöyle yapsaydım, etseydim, o zaman böyle olmazdı… gibi aslı astarı olmayan, aslında hurafelere benzetebileceğimiz senaryolara yelken açarsın. Bazen de sıkılırsın düşünmekten ve aman, dersin, hayırlısı buymuş. Hatalarla yüzleşip onları kabul etme, yani bir nevi kendini kabul etme durumu. Sadece iyi taraflarımız değiliz, karanlık noktalarımız da biziz. Onları görmezden gelirsek bize bilenirler. Onlara kucak açmalı. Bu süreci yaşamak gerek. Çünkü o süreç sizi siz yapıyor, şimdiki siz. Şimdiki siz de değişime tabi her daim. Yine de bir yerden başlamak gerek işte. Ben de anlatıcımıza bir kırılma yaşattım ki bu değişime itilsin istemese de. Kırılsın ki aslında farkında olmadığı evvelki kırıkları da iyileşsin. Düşüşler insanı çaktırmadan iyi eder. Çünkü düşüş tek başına var olmaz, kalkışlarla birlikte yürür.


İsimler romanda önemli bir yer tutmuyor gibi. Yalnızca anlatıcının isminin ne olduğu, bilmemenin getirdiği tedirginlikten ötürü, merak ediliyor. Bunu okurun merakını diri tutmak, tekinsizliği attırmak ve Ayşe Hanım’ın hikâyesiyle daha kolay bağ kurulması için tercih ettiğinizi söyleyebilir miyiz? 
Başlangıçta anlatıcı bir gözdü sadece benim için. Ama bir de baktım o da kendi hikayesini yazmaya başladı, hatta hayatı değişti Gülden’in ve Andreas’ın peşinden başka memlekete sürüklenirken. Ama adını bana hiç vermedi hikâye kulağıma fısıldanırken. Ben kafamda dinliyorum önce kendimden sözcükleri, sonra kâğıda döküyorum. Kulağımda anlatıcının ismi hiç gezinmedi. Ben de itmedim kendimi bir isim bulmaya. İçimden ne gelirse onu yazıyorum. Gelmeyen bir ismi zorla bulmak istemedim.

Anlatıcı Gülden ve Andreas arasındaki ilişkiyi kendisi açısından değerlendirdiğinde “Bu aslında, iki insanın birbirine duyduğu aşka âşık olmaktı ve bana kalırsa bir insana âşık olmak kadar kutsaldı,” diyor. Anlatıcının, bu iki kişinin aşkı üzerinden aşka dair doğrularını yeniden düzenlediğini söylesem, yanılır mıyım? Anlatıcı aşkı bilmiyor, ilişkileri biliyor. Hayatında ilk defa öyle derinden bir aşkı izlemeye başlayınca da dumura uğruyor. Kıskanıyor haliyle. Onun da olsun istiyor. Hatta doğrudan bu aşkı istiyor. Karşısındaki aşkın içinde var olan yoğun sevgiyi, vefayı ve bağlılığı okuyamıyor, bunu iki insanın arasındaki safi çıldırmış duygular zannediyor. Açlığı buna. Ama sevgi ile aşkın farkını gayet iyi biliyor, ana babasından ya da gözlemlerinden. Sadece kelime anlamıyla aşk başka türlü bir hal, hastalık gibi. Onu yaşıyor, onu istiyor, ona ihtiyaç duyuyor. Aşk denen illetin altında da hep bir şeyler gizli işte, diğer hastalıklar, arayışlar, tamamlanma istekleri ve hormonların yol açtığı yanılgılar. Hepsini bir bir yaşıyor. Aşka dair doğruları düzenleyemeyiz. Bağlam içerisinde hep değişkenlik gösterir. Aşk nedir? Elle tutulamaz gözle görülemez bir oldu. Doğruları yanlışları yok. O yüzden aşkı tanımlarken hep sonuna “gibi” kelimesi koymam gerekiyormuş gibi hissederim. Su gibi, hava gibi, şekilsiz bir şey. O kadar kişisel ki, âşık olanın üzerine dikilmiş bir elbise gibi, bir başkasına giydirsen olmaz.

Romanın sonlarına yaklaşırken anlatıcı bir havuza gidiyor. Duş alıp hazırlanırken herkesin birbirini çırılçıplak görebildiği bu zaman aralığında, anlatıcının, o zamana kadar taşıdığı kimlikler ve geri kalan her şeyden sıyrılarak yalnızca kendisi olduğunu fark ettiğini düşünüyorum. Bu noktada, çıplaklığın kabulü ‘kendini kabul etmeyle’ bağlantılı olabilir mi? Düşünebiliriz ama bizim toplumuzda yaparız bunu ancak. Yani Norveç’teki insanların çıplaklığa bir anlam yükleyeceğini bile sanmıyorum. Çıplaklığa bizim yüklediğimiz anlamlara gülüp geçiyorlar. Bizim, bastırılmışlıklarımızı kapının dışında bırakıp bunun aslında şu dünyadaki en doğal şeylerden biri olduğunu kabullenmemiz biraz güç. Bir sürü öğreti var kanımızda. Onlar damarlarımızda gezinirken çıplaklığın “kendini kabulden” ziyade hafif sapkınlık içeren bir sosyal problem olduğunu, biraz iyimser düşünürsek, bunun toplum kurallarına aykırı bir durum olduğunu düşünmekten öteye gidemeyiz. Kendimi de dahil ediyorum buna, ben de bu öğretilere maruz kaldım hayatım boyu ve bunu değiştirmem güç biraz. Ama anlatıcımızın bir avantajı var, o artık başka bir coğrafyada. Böylelikle çıplaklığın özel bir manası olduğunu düşünmekten azat edebiliyor kendini. Yemek yemek gibi bir şey artık çıplak dolaşmak başkalarının önünde, onun için. Çünkü oranın normlarında kimseye abes gelmiyor bu durum. Mesela orada kıyafetleriyle dolaşsa dalga geçerlerdi.

“Yaşama dair alınan dersler, kişiyi zihnen ve ruhen yeni bir yere götürebilmeli. Gidilecek bu yeni yerin elbette bir öncekinden daha iyi, daha akıllıca öngörülmüş, yani kişiyi daha mutlu edecek bir nokta olması gerek,” deniliyor romanın başlangıcında. Teoride doğru olsa da, hayat pratiğine döktüğümüzde bu alıntı karşılığını bulamıyor gibi, ne dersiniz? Kişi isterse bunu başarır. Yani atla deve değil aslında. Özetle, “daha evvel yediğin hurma mideni bozmuşsa tekrar yeme” demek bu. Kimisi bir kerede öğrenir, kimisi geç anlar. Ben mesela, öyleyim, zor öğrenir, zor kabullenirim. Çocuk merakı var bende, parmağını prize sokan bebekler vardır ya, ısrarla yaparlar bunu. Bilirler ki orada tehlike pusuya yatmış bekliyor. Ama hayata dair duyulan o çocuksu hevesle karışık merak ve “ne kadar ileri gidebilirim?” duygusu var ya hani? Umut da dahil buna. İnsana üst üste hata yaptırıyor. Ama nihayetinde cebimizde biriken tecrübeleri kullanmak gerek, kişi çıkaracağı dersi alana dek hayat önüne aynı çorbayı sunup duruyor. Sürekli yemeklerden örnek verir oldum, acıktım sanırım.

Köprüde Durup Beni Öpmesini Bekleyeceğim / Yazar: Gözde Kurt / hep kitap / Roman / Kapak Tasarımı: Yetkin Başarır / 1. Basım: Mayıs 2017 / 230 Sayfa

Gözde Kurt İstanbul, Kurtuluş’ta dünyaya geldi. İlkokul yıllarında şiir ve öyküler yazmaya başladı. İlk romanı Kozanın Tereddütü 2009’da yayımlandı. Ölü Çiçekler Müzesi adlı öykü kitabı 2011’de Yaşar Nabi Nayır Ödüllerinde dereceye girdi. Ardından üç yıl kadar süren seyahatleri başladı. Latin Amerika, Küba ve Avrupa ülkelerini kapsayan gezilerin ardından Köprüde Durup Beni Öpmesini Bekleyeceğim adlı romanıyla tekrar yazın hayatına döndü. Yaşamını çevirmenlik yaparak sürdüren Gözde Kurt, eğitimine İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde devam etmektedir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.