‘Aynaya ayna tutmak gibi sonsuzca çoğalsın hikâyeler…’

 

“Sahilden Bostancı, arayış, umut etme, kabullenme gibi duyguların rehberlik ettiği, farklı coğrafyaların ev sahipliği yaptığı hikayelerin, bir minibüste denk gelebilecek ancak bir sokakla yaşamları tamamen ayrışabilecek insanların hayatlarına göz kırpan bir kitap. Gül Ersoy, arayışın, kişinin kendine ve etrafına karşı geliştirdiği sorgulama dürtüsünün coğrafya ile nasıl bir ilişkisi olduğunu, yolları kat etmenin kişi ile peşine düşülen cevaplar arasındaki mesafeyi nasıl etkilediğini anlamak adına birçok durakta mola veriyor, bir minibüs hattını, eski bir şarkıyı başlangıç noktası alıp, dünyaya uzanıyor. Şehir hayatının rekabetle saldıran, kıskacına alan düzeni karşısında “hayır” diyebilmenin ve sırtını dönüp gidebilmenin özgürleştiriciliğini sunuyor. Diğer yandan da taşraya uzanıp, küçük bir kasabada toplumsal cinsiyet rollerinin bireyi nasıl yonttuğunu; kimliğini kazanma mücadelesinin ekmeğini kazanma derdi ile nasıl çeliştiğini gösteriyor. Tarlalarında günebakanlar yerine toplu konutlar yükselen kasabalarda, bireyin kendini var etmekten yoksun hale gelmesiyle yalnızlığın bile nasıl anlamsızlaştığını anlatıyor. Dut karasının kirini kırmızı ojeyle kapatmaya çalışan bir el uzanıyor bu öykülerden bize. Kavanozların içinde, mutfak dolabı raflarında birikmeye çalışan umut, sayfaların arasında uçuşuyor.” Gül Ersoy ile bir yolculuk molasında, ‘Sahilden Bostancı’yı konuştuk.

Kitaptaki öykülerin geçtiği ülkeleri ve biyografinizdeki “Uzun süre yurtdışında dolaştı.” cümlesini yan yana koyduğumuzda, aslında kitabın okura hissettirdiği yolculuk biraz da sizin yolculuğunuz olarak okunabilir. Sahilden Bostancı, sizin yurtdışı yolculuğunuz izleğinde yolculuk üzerine gelişmiş ve oluşmuş bir kitap olarak değerlendirilebilir mi?
Her yazar kendini yazar diye bir söz vardır, belki de bu kitapta kendimi okumak için yazdım biraz da. Her ne kadar kimi öyküler kurmaca olsa da, “Uzun süre yurtdışında dolaşan” ve geri dönüp kendini yazdıran öyküler bunlar. Kitap yolculuklarda gelişti ve oluşmuş diyebiliriz…

Aynı bağlamda öykülerin tümündeki yalnızlık bu yolculuk hissiyatı çerçevesinde metafora dönüştürülmüş gibi de görünüyor. Hayatın sürüp giden temposundaki yolculuğumuzu da anımsatıyor. Yanılıyor muyum?
Yanılmıyorsunuz, yolculuk halinde olan, aklı durmadan giden bir ben anlatıyor hikâyeleri. Bazen zarif bir kadın, bazen bir gay, bazen bir yaşlı balıkçı, bazen bir yolcu söze karışıyor. Hayatın herkes için bir yolu var ölüme giden, yalnızlık da ışığımız çoğu zaman, yönümüzü bulmamızı sağlıyor ve yolcuğumuzda bize eşlik ediyor, yanılıyor muyum?


Öykü kitaplarında kitabın ismi üzerine bilhassa düşünürüm. Kitabın içinde yer alan Sahilden Bostancı’nın eserin ismine dönüşmesi o öykünün bütünleyici etkisini hissettirmek mi yoksa tastamam kitap içinde bir oyun kurmak amacıyla mı yapılmış bir seçim?
Kitap bence başlı başına bir oyun kurma üzerine şekillendi. Bir şarkıdan, sevdiğim yazarların satırlarından, sevdiğim insanların siluetlerinden geçiyor yolu. Bütünleyiciliği de tam burada, dönüp bakılan ve güzel hatırlanan yollarda… 

Yine aynı biçimde Sahilden Bostancı’da anımsanan bir hatıranın şimdiyi düzeltici etkisi var. Bu bazı öykülerin de arka, belki çok arka, resmi olarak da karşımıza çıkıyor. Hatıraların şimdiye etkisi üzerine ne düşünürsünüz?
Hatıralarımız olmasa biz olabilir miydik? Bizi var eden nedir? Yaşadıklarımızdır bana göre, şimdiyi belleğimizin derin dehlizlerinde şekillendiren ve biz fark etmeden yolumuza çıkaran da onlardır. Şimdi, yaşadığımız an mıdır, yoksa yaşamak isteyip yaşayamadıklarımız mıdır?

Bizim Oğlan öyküsünde Miniş’in kadın olduğunu haykırdığı iç sesinde dahi o maskülen üslubu sürdürmesi oldukça dokunaklı. Acaba Miniş için kendini kabul etmekle ilgili bir çatlak mı var? İç çatışmalarını sürdüren bir tavrı mı var Miniş’in? Tabii Miniş özelinde birçok kişinin?
Miniş tamamen çatışmalardan, çelişkilerden, çatlaklardan, yarıklardan ve imkânsızlıklardan oluşan bir karakter. Kendini kabul etmek ve kabul ettirmek için çaba sarf eden ediyor. Biraz etrafımızdaki insanları düşünürsek, bence herkes de böyle. Ama fiziksel bir farklılıkla doğup, bununla yaşayan ve kendi olabilmek için büyük acılardan geçmek belki de sadece yaşayanların bileceği zorlukta…

Kırmızı Oje ve Underground Kitchen arasında gizli bir halat olduğunu düşünüyorum. Diğer öykülerin bazılarında da kırmızı rengin ön plana çıktığı fark ediliyor. Fakat bu iki öyküde karakterler arasında yalnızca kırmızı ortaklığı yok, ne dersiniz?
Terk edilmiş kadınlar diyarından geliyor bu öyküler. Ortak duyguları çok eski. Renkleri aynı. Bir baş dönmesi gibi yaşayıp günlerini, kurtulup kelepçelerden, yalnızlığı ve belki de mutlak mutluluğu seçen kadınlar. Güçlü kadınlar kırmızı sever ve çekip gitmeyi bilirler. 

FullSizeRender

“Sebzeci karnabaharı tartıp çocuğa uzatırken, çocuk paraları sebzelerin arasında düşürdü. Güldürdü bu kadınları. Evlerinden çıkmaları, gülmek için ufacık bir sebepti sanki.” Gülmek için bu ufacık sebepler sanki gittikçe artıyor, değil mi?
Gülmek için sebep yoksa, yaşamak için sebep yok ki. Sebeplerimizi çoğaltacağız, güleceğiz, yaşayacağız bence. Ufacık bir tebessümle değişmeyen kimse yok, uçurumdan düşerken bir gülüşe tutunuverir insan…

Berlin Hatırası öyküsünden bir cümleyi, yanlış anlaşılmamayı umarak, soru olarak size yöneltmek isterim: “Hangi kadın sokaktaki şiddetten korunabilir ki?”
Kimsenin korunabileceğini sanmıyorum. Cinayetler, şiddet, tecavüz var sokakta. Eril dille konuşuyor sokaklar, doğru, ama yine de kadınlar evde saklansın demiyorum, kimse bizim özgürlüğümüzü alamaz elimizden… 

“Çok severiz travestileri. Bizim ülkemizde travestiler bulaşıkçı olarak çalışmaz. Onlar doktor, öğretmen, avukat ve mühendis olurlar.” Bu esprili yaklaşım üzerine de konuşmayı isterim. Müthiş bir ayrımcılık olduğu ortada LGBTT bireyler için. Gezi sürecinin bu ayrımcılık üzerindeki etkisi hakkında ne düşünürsünüz peki?
Gezi sürecinde LGBTT’lerin kullandıkları sloganlardan pop şarkılar üretildiğine göre, verilen mesaj dillere düşmüş demektir. Ayrımcılık bir gün tarih olacak, çok yol alındığını ve bu zamana yaklaştığımızı düşünüyorum. Herkes kendi olmak için yaşamalı; birileri ilkel güdülerle, vahşi korkularla, bayat düşüncelerle kalkıp “sen bu olma” diyemez. Homofobi ne ayol? 

“Hikâyelerimizin içinde hikâyelerimiz var.” Kitabın tamamı için de böyle bir durum olduğunu düşünüyorum. Her öykünün bir başka noktayla gizil bir bağı varken, aynı zamanda kitabın içerisindeki diğer öykülerle de bağları var. Yanılıyor muyum?
Yanılmıyorsunuz, gizil bir bağla bağlı hepsi birbirine, ben onlarda ilk gençliğimi görüyorum, aşkı görüyorum. Okuyucularım da benim hissettiklerimi hissetsinler istedim ve başarılı olduğumu düşünüyorum, aynaya ayna tutmak gibi sonsuzca çoğalsın hikâyeler…

image23

Sahilden Bostancı / Yazar: Gül Ersoy / Sel Yayıncılık / Öykü / Genel Yayın Yönetmeni: İrfan Sancı / Editör: Öykü Özçinik / Kapak Görseli: Temür Köran / Kapak Tasarım ve Teknik Hazırlık: Gülay Tunç / 1. Baskı Temmuz 2014 / 132 Sayfa

Gül Ersoy, 1978 İstanbul doğumlu. Biri konservatuvar olmak üzere üç üniversiteye devam etti. Uzun süre yurtdışında dolaştı. Hâlâ öğrenci. Daha önce şiir ve öyküleri Varlık, Düzyazı Baylar, Yasak Elma, Yitik Ülke ve Altzine gibi dergilerde yayımlandı. Ersoy, bir yandan yeni öyküler kaleme alırken diğer yandan senaryo çalışmalarına devam ediyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.