‘Her aşk hikâyesinin bir soundtrack’i yok mudur?’

 

“1990’lı yıllar… Berlinli Arife ve İstanbullu Canan Almanya’da bir konferansta tanışıp yazışmaya başlar. Kısa bir süre içinde mektuplar, fakslar, uzun telefon görüşmeleriyle yoğun bir aşkın ortasında bulurlar kendilerini. Serbest çalışan Arife’nin İstanbul ziyaretleriyle yaşanan aşkları, farklı şehirlere, farklı dünyalara, farklı ruhsal yapılara ve geçmişin her ikisinde bıraktığı izlere göğüs germekte güçlük çeker. Gülbahar Kültür kâh duygulu kâh erotik üslubuyla 1990’lı yılların İstanbul ve Berlin fonunda iki kadının ilişkisi aracılığıyla aşkın evrensel sorunlarına değiniyor. Kültür’ün şiirlerinde başat rol oynayan ritim, erotizm ve ironi romanın da ana unsurlarından.” Gülbahar Kültür ile Bir Yangının Külünü… romanını konuştuk.


Roman lezbiyen bir aşkı anlatıyor gibi görünse de, bu tanımlamaya kolayca hapsedilebilme tehlikesi olsa da tastamam bir kadın romanı. Hatta farklı koşullarda, farklı tanımlamalara sahip kadınların romanı. Siz ne düşünürsünüz bu konuda?
Aslında böyle düşünmediğimi kitap çıktıktan sonra yapılan başka söyleşilerde de belirtmiştim. Mesela sizin “tastamam bir kadın romanı” derken ölçü aldığınız şey ne? Aşkın iki kadın arasında geçiyor olması mı? Tam da bu tür kategorileştirmelerin hem çok tehlikeli hem de asıl sorunumuzla yakından ilişkili olduğunu düşünüyorum. Meseleye kadınlar arası bir şey diye bakarsanız öyle görmeniz normal ama aşk üzerinden yaklaşırsanız aslında böyle bir duygunun cinsiyetlerle ilgili olmadığını görürsünüz. Romanda karakterlerden biri kadın biri erkek olsaydı ne değişirdi sizce? Arife ile Canan’ın başladıkları ya da geldikleri noktaların, kendi iç çatışmalarının ya da birbirlerine yönelttikleri eleştirilerin cinsiyetle ilgisi kurulabilir mi? Bence, hayır. Kendi adıma da çok uzun yıllardan beri, genelde birçok konuda, “baştan” kategorileştirmeye karşı çıktım. Evet, bu romanda iki kadın var, birbirlerinden etkileniyorlar, bir şeyler yaşıyorlar. Ama yaşadıkları şey iki kadın, iki erkek ya da bir kadın bir erkek arasında yaşandığında temel zeminini kaybetmiyor. Şüphesiz kadın olmaları hem ruhen hem de bedenen yaşadıklarını etkiliyor, bunu yadsıyamayız. Ama “yazar bu romanda neyi anlatmak istiyor” dediğimizde, buradan “iki insan”ın ilişkisini görmemiz gerekir. Bunu bir erkek yazar olarak yapmıyorum tabii. Eskiden “kadın yazar” kavramına karşı çıkardım ama artık öyle değil. Kadın ya da erkek olarak yaşamak farklı şeyler, özellikle kapalı, baskıcı toplumlarda. Bu anlamda kadın yazar olarak bir aşk hikâyesini anlattım. Bu doğru. Yine de romana geri döncek olursak Arife ile Canan’ın farklı olmaları ilk etapta kadın olmalarından kaynaklanmıyor. Her insan biriciktir. Heteroseksüel ilişkilerde de hiçbir ilişki diğerine benzemez. Bütün kadınların ve bütün erkeklerin aynı olmadıkları gibi.

image5

Arife, erkek kontrolündeki toplumun azınlığı bir kadın, bununla da kalmayıp azınlığın azınlığı olarak bir lezbiyen. Azınlığın azınlığı olmak Arife’nin üzerinde ne gibi izler bırakıyor? Bu durumu yüreklilikle taşıması, toplum karşısında daha mı güçlü mü kılıyor Arife’yi?
Arife, Almanya’da özellikle de Berlin gibi bir metropolde yaşadığı için Canan’a göre birçok konuda daha ileride ya da daha rahat olabilir ama aslında bunun kendisiyle verdiği mücadeleyle daha çok ilgisi var. Romanda Arife’nin geçmişiyle ilgili kısımlar onun da aynı engellere ve engellemelere takıldığını ama bunları aşabildiğini gösteriyor. Canan’dan en büyük farkı, kendisiyle girdiği hesaplaşmalarda kendi canını yakmaktan korkmuyor olması. Dünya, hiçbirimiz için olmadığı gibi Arife için de günlük güneşlik bir yer değil ama cinsel kimliğini tartışma konusu yapmaktan çıkarmış, kendisi de başkalarınınkini tartışmıyor. Dikkat edersiniz, Arife’nin Canan’ı bir turnikeden geçirmediğini göreceksiniz. Onun Canan’a yönelik eleştirileri daha çok kendisiyle olan savaşından kaçmaması, yüzleşmesi şeklinde. Arife, özünde birçok şeyi uzun uzun düşünen biri olmasına rağmen, aşkta ve Canan konusunda öyle yapmıyor ve hissettiği gibi yaşamaya çalışıyor. Hatta prensip olarak karşı çıkabileceği bir sürü konuda da önceliği aşka vermek için müsmahakâr ya da toleranslı olmaya çalışıyor. Kendi katı sınırlarını sıkı sıkı muhafaza etmiyor. Birçoğumuzun yaptığı gibi yani. Ne zamana kadar derseniz, birey olarak kalmasını tehdit edecek boyuta ulaşana kadar. Zaten bu yüzden Canan’a da sürekli vermeye çalıştığı mesaj, “tamam benim olmak istemiyorsan olma ama kendine sahip çık”.

Toplum çok ilginç bir yapı gerçekten. Normalde sen onun umurunda değilmişsin gibi davranıyor ya da çizginin üstünde yürüdüğün sürece varlığına artı bir anlam yüklemiyor ama normlardan hafif bir sapma gösterdiğinde acımasız bir canavara dönüşebiliyor. Eşcinselliğin toplumda azınlık olduğunu sanmıyorum sadece gizlendiğini ya da bastırıldığını düşünüyorum, ki ‘normal’ sayılan heteroseksüel ilişkilerin bile doğru dürüst insani boyutlarda yaşanmadığı ya da zor yaşandığı toplumlarda, kültürlerde buna şaşırmamak gerek. Ayrıca bizim toplumuz ikiyüzlülük konusunda hayli profesyonel düzeyde. Ayrıca toplum kendisiyle yüzleşmesi çok zor olan bir yapıdır. Aksi halde devamlılığı tehlikeye girer. Bu nedenle de ilk uyarılarını sesini yükselterek değil kaşlarını kaldırarak yapar. Senden düzelmeni, kendine çekidüzen vermeni ister. Aksi halde ise seni dışlanmayla tehdit eder ve bunu önce bir süreliğine usulünce yapar. Son tahlilde ise seni, “şöyle ya da böyle” olmakla nitelendirerek tecrit eder. Yapılması gereken önce, içeride, öz-yapıya yönelik çalışmak. Kendim gibi mi olacağım yoksa onların istediği gibi mi? Bu yapılabildikten sonra, sorunlarla mücadele edebilmek, karşı koyabilmek, zayıf düşülen zamanları sağlıklı bir şekilde aşmak mümkün olacaktır. Her türlü ayrımcılığa karşı yasal garanti şart. Kimse kimseyi sen şusun busun diye aşağılayamaz. Kendisini üstün de göremez. Asıl hastalık bu. Zaman alıyor ama tedavisi var. Herkes cinsiyetçiliğiyle, ırkçılığıyla yüzleşmek zorunda.

Arife, yaşadığı aşkı sergilemekten çekinmeyen biri fakat Canan’ın kimi tavırları ilişkide çekimser bir yapıya sahip olduğunu düşündürüyor okura. Canan karşısında hissedilen bu durum, Canan’ın Türkiye gibi bir ülkede yaşıyor oluşunun getirdiği eşcinsel ilişkiye toplumun bakış kodlarında mı gizli dersiniz?
İlk bakışta böyle düşünülebilir ama daha önemlisi, ülkeden önce onun kendine bakışıyla ilgili bir durum. Kaldı ki Arife’nin “onu köşeye sıkıştırmak” gibi bir düşüncesi de yok. Arife ile Canan çok farklı kişilikler. İnsanın cinsel kimliğini ne olduğunu söylemesi kadar, söylememesi de kişisel özgürlük alanına dahil. Yani bunu ölçü olarak almamak gerekir. Asıl sorun cinsiyetleri aşarak bakamamak zaten. Ayrıca Canan Anadolu’nun ücra bir köşesinde yaşayan biri değil. Evet, bugün Almanya ile Türkiye’yi genel olarak kıyasladığımızda söyleyebilecek çok şey olabilir. Ama Berlin’le İstanbul o kadar da birbirinden farklı yaşam alanları sayılmaz. Yani Canan’ın, mesela Ağrı’da değil İstanbul’da olması, bir evi, işi, geliri, sosyal çevresi vs. olması onu da pek çok benzerinden ayırıyor zaten. Sonuçta ele aldığı konu ne olursa olsun bizim bir edebiyat eserinden beklentimiz akademik çalışmalardan umabileceğimiz gibi toplumsal sorunlara çözüm bulması değil. Edebiyat da bunu dolaylı olarak yapar aslında ama yöntemi çok farklıdır. Bazen olduğu gibi yansıtır, bazen görünmeyeni ama var olanı görünür kılar. Sorunlar evrenine karşılık gizli gizli ve başka yoldan bir çözümler okyanusu gibidir. Hayatta küçük anların, kıvılcımların bazen ne büyük devinimlere yol açtığının göstergesidir çoğu zaman. Bu romanda da benzer şekilde büyük şeyler, büyük olaylar değil dönüşüm, değişim ya da kırılma anları. Burada Canan, Arife kadar kendinden emin değil, olması da gerekmiyor zaten. O yüzden onun gelgitleri daha büyük açılar oluşturuyor ve Arife ile yaşadığı şeyi kendi hayatında nereye koyacağını bilemiyor. Kodların çoğunu bilmesine ve farkında olmasına rağmen takıldığı şey bu değil, asıl sorun onun böyle bir ilişkiyi isteyip istemediği…

image7

Bir Yangının Külünü…’nün bir yerinde eşcinsel ilişki üzerine “İnsana dair adi bir suçtan yakalanma korkusu aşılıyorlar. Aşk yaşamıyor, cehennem azapları çekiyoruz,” diyor karakterlerden biri. Biraz da bu korku üzerine ve Anayasa’nın çok konuşulan cinsel ilişki tarifi üzerine konuşalım mı?
Ülkenin genel haline baktığımda kaygılanıyorum doğrusu. Neredeyse sabah akşam ne yenilmesi gerektiğinden, giyeceğin çamaşırın rengine kadar belirlemek istiyorlar. İnsanların yatak odalarına girdiler girecekler, hatta bunu yer yer yapıyorlar da. Siz, biz, onlar, bunlar diyerek insanları kutuplaştırmaya çalışıyorlar. Kendinden olmayanı neredeyse yok saymaya yönelik bir yapı işliyor. Onay vermedikleri her türlü kimlik geçersizmiş gibi davranıyorlar. Bunun için de yasal zemin oluşturmaya çalışıyorlar. Sistem dışı herkesi kafalarına göre yaftalıyorlar. Korku Cumhuriyeti inşa ediyorlar bir nevi. Dünyada tutuklu gazeteci sayısının en yüksek olduğu ülkelerin başını çekenlerden birinin Türkiye olduğunu düşünürsek, neyin tarifini konuşuyoruz biz? Dışarıdaki gazetecilerin çoğu da ya sistemin evladı ya da otosansürle idare edip duruyor. Lafını esirgemeyecek olanları saysan iki elin parmaklarını ya geçer ya geçmez. Bir de bizim millet sırf kendine müslüman olduğu gibi genelde sadece kendisine demokrat. Bu huyundan vazgeçmek zorunda. Kendi başı ağrımadığı sürece başkasına yapılan haksızlıklara göz yumar. Benim başıma bir şey gelmez sanır ya. Ötekileştirilenler birbiriyle dayanışıp harekete geçmediği sürece Anayasa’da istedikleri değişiklikleri yapabilirler. Yine de iyimser düşünen bir kötümser olarak hayırlısını umuyorum.

Romanın sonlarına yaklaşırken Arife’nin bölümler arasında bazı cümleleri tekrar tekrar yazdığını görüyoruz. Tekrarlanan bu cümleler, ilişkinin de heyecanını yitirdiğini ve artık sıradandan da öte bir hal aldığını imliyor diyebilir miyiz?
Biçim olarak tekrar gibi görünse de aslında Arife her “tekrar”da daha önce olduğundan başka bir noktadan sesleniyor. Hayatın onun karşısına çıkardığı benzerliklere rağmen, onların arasından geçerek kendi yolunu benzersiz kılmaya çalışıyor. Ama sonuçta adımınızı ne kadar farklı atarsanız atın, bazen hepimiz aynı yoldan geçmek zorunda kalıyoruz. Sizi biricik kılan işte o adımı atıp atmadığınız ya da nasıl attığınız.

Dört şiir kitabınız var. Bir Yangının Külünü…’nde de bölümler arası bir oyun olarak her bölümün açılışında dörtlükler, süreğen bir şiirden bölümler yer alıyor. Şiir, hem bu romanın hem de Arife ve Canan’ın ilişkilerinin omurgasını mı oluşturuyor?
Elbette bu dörtlükler romandan duygu anlamında bağımsız değil ama birebir ilişki aramak da gerekmiyor. Şiirin ve romanın hayatı ele alışlarının ve yansıtışlarının farklı olduğu düşünüldüğünde ayrı ayrı varoldukları da görülebilir. Yine de okurun algısına kalmış bir şey bu.

Aynı eksende romanda şiir kitabınız Sustuğun Yerde Kal da, beraberinde şair kimliğinizle siz de –belki birer karakter olarak- yer alıyorsunuz. Böylesi açık bir gönderme, nasıl oldu da romanda yerini aldı?
Evet, böyle küçük bir rol biçtim kendime. Sonuçta orada bir şairin olması gerekiyordu ve ben de yazar kimliğimle şair kimliğimi romana konuk edebileceğimi düşündüm. Umarım fazla abartmamışımdır.

Bir Yangının Külünü… 1995-2000 yılları arasında yazılmış, 2011 yılında gözden geçirilmiş, 2015 yılında yayımlanmış. Romanın bu kadar geniş bir tarih aralığına yayılmasının sebebi nedir?
Evet, romanı 1995 yılında yazmaya başladım ve aslında büyük bir bölümünü yaklaşık bir yıl içinde bitirdim. O dönemde benim için bir romandan daha fazlasıydı. Ne acelesi vardı ne de yetişecek bir yer. Attım çekmecelerden birine, unuttum. 90’lı yıllarda çok üretkendim ama yazarken, yazma süreci içinde basılır mı basılmaz mı diye 20’li yaşlar hariç hiçbir zaman düşünmedim. Aynı dönemde müzik girdi hayatıma. Bu alana yoğunlaştım. Biri Türkçe olmak üzere birkaç Almanca kitabım çıktı. 2011 yılında eski çekmeceleri karıştırırken biri Almanca, diğeri de bu roman olmak üzere iki roman ve birkaç öykü geçti elime. Elinizde bulunan kitapla başladım onları gözden geçirmeye. Bir Yangının Külünü… bir oturuşta okudum ve hiç gözümü kırpmadan neredeyse üçte birini yırtıp attım. Gençken insan yazdığı her cümleyi vazgeçilmez sanıyor ya. Olgunlaşmak bu anlamda iyi bir şey. Geri kalan kısmı tekrar okuduktan sonra üzerinde durmaya, çalışmaya değer dedim ve gerisi geldi. Bittikten sonra düşündüm böyle hassas bir konuyu işleyen bir kitap, daha doğrusu konu banal, bildiğiniz aşk işte, Türkiye’de çıksın mı çıkmasın mı yoksa önce Almanca çevirisi yapılıp Almanya’da mı yayınlansın? Bu tür gelgitler yaşadım ama sonunda her şey olması gerektiği gibi oldu. Geçen yıl Güldünya Yayınları’yla yolumuz kesişti ve bugüne kadar gelmiş olduk.

image3

Romanın yanında bir de dinleti listesi, romanın izleğinde ilerleyen şarkılardan oluşan bir CD var. Romanda Arife de CD’ler hazırlıyor, daha doğrusu Canan için kasetler dolduruyor. Bu şarkıların, öncelikle yıllardır dünyanın dört bir yanında satılan albümler derleyen biri olarak sizin hayatınızdaki yerini, ardından Arife’nin hayatındaki yerini sorabilir miyim? Bu derleme albüm, bir ilişkinin haritasını mı sunuyor dinleyicisine?
O CD’yi kitabın tanıtım gecesine özel basına dağıtılmak üzere hazırladık. Yani hiçbir yerde satın alınabilecek bir derleme değil. Ama o albümde yer alan parçaların listesini sonradan özellikle sosyal medya ve basın üzerinden geniş bir kitleyle paylaştık. Bu durum biraz da benim müzikle olan bağımdan, daha doğrusu benim zihnimde müziğin, edebiyatın, şiirin iç içe olmasından kaynaklanıyor. Müzik çoğu zaman somut bir şekilde olmasa bile tüm üretimlerimde ritmi ve duyguyu belirleyen olmuştur. Seçtiğim şarkılar dönemsel olarak da kafamda romanın geçtiği yıllara uygun düşen, her birinin hepimiz için çok farklı çağrışımlarının da olabileceği şarkılar. Bütün ilişkiler başlangıç noktasından itibaren bir ivme kazanır, öyle ya da böyle doruk noktasına ulaşır ve inişe geçer. Bu son nokta da genellikle başladığımız yere çok yakındır ama hiçbir şey aynı değildir. Evet, bu şarkıların Arife ile Canan’ın hikâyesinin başka türlü bir haritası olduğunu düşünüyorum. Elbette ben de hayatımın değişik dönemlerinde bu şarkıları dinleyerek zaman geçirdim, kederlendim ya da duygulandım. Hem her aşk hikâyesinin de bir soundtrack’i yok mudur? Aslında mümkün olsa kitabı okuyanlardan benim listeden bağımsız kendi playlistlerini çıkarıp bana ulaştırmalarını isterdim.

Yazar Fotoğrafları: Kadri Karahan

Bir Yangının Külünü… / Yazar: Gülbahar Kültür / Güldünya Yayınları / Roman / Yayına Hazırlayanlar: Beyhan Demir, Ayşe Düzkan, Derya Önder / Kapak ve Kitap Tasarımı: Mine Özalp / 1. Baskı Şubat 2015 / 315 Sayfa

Gülbahar Kültür, Ordu’da, 1965 yılında doğdu. On dört yaşına kadar İstanbul’da yaşadı. Daha sonra gittiği Bremen’de, Bremen Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı ve Kültür Bilimleri bölümlerini bitirdi. Şiir, öykü, masal, absürt diyalog, grotesk edebiyat ve mizah yazıları yazdı. 1999 yılında kurulan, merkezi Köln‘de bulunan WDR-Funkhaus Europa adlı radyonun kuruluşundan itibaren kadrosunda yer aldı ve halen bu radyoda müzik editörü ve redaktörü olarak çalışıyor. 2002-2005 yılları arasında Açık Radyo‘da haftalık “Global Beats” isimli programı hazırlayıp sundu. 1990’ların ortalarından itibaren DJ olarak başta Almanya olmak üzere Avrupa’nın birçok ülkesini gezdi. 2002’den beri Lola’s World Records çatısı altında dünya müziğinden albümler derliyor. Derlediği yüzü aşkın albüm arasında en bilinenleri Oriental Garden, Babylon Bar, Latin Garden, Gypsy Garden, Sufi’s Secret, Swing Style, Lola’s New World Classics, I Love Balkan Music dizileri oldu. Kültür’ün bestelenmiş şiir ve şarkı sözlerinden oluşan parçalar Ağustos 2012’de yayımlanan United Colors Of Words adlı albümde toplandı. Alman Yazarlar Sendikası üyesi olan Gülbahar Kültür, yaşamını Bremen’de sürdürüyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.