‘Halk, kendi savunmasını kendi yapacak bu mahallelerde…’

 

“Gazeteci Gülşen İşeri kentsel dönüşümün asıl mağdurlarının izini sürmeye devam ediyor. İlk kitabı ‘Metropol Sürgünleri’nde kentsel dönüşümle yıkılmış ve yıkılmakta olan mahallelerin izini süren İşeri, ikinci kitabı ‘Ateşin ve Sürgünün Gölgesinde: Kentsel Dönüşüm’ kitabında aynasını yine yoksul mahallelere tutuyor. Yazar, İstanbul, Ankara, İzmir, Diyarbakır, Van, Nusaybin ve Antakya illerinde yaptığı araştırma ve saha çalışmasında pek çok mahalle gezdi… Türkiye’nin dört bir yanında, kentsel dönüşümün olduğu ana mekânların neredeyse tümünün öyküleri, birinci derece tanık ve aktörlerini de içererek, Gülşen İşeri’nin kitabında yer alıyor. Farklı illerdeki mahallelerde yaşanılan kentsel dönüşüm uygulamaları masaya yatırılıyor. Gülşen İşeri tek tek hepsini dolaşarak, farklı farklı belediyelerin uygulamalarına da ışık tutuyor.” Gülşen İşeri ile kentsel dönüşümü anlatan kitabını konuştuk.

Röportaja başlarken öncelikle kentsel dönmüşümün ne olduğunu, en basit ve anlaşılır haliyle “kentsel dönüşüm” denildiğinde gerçekte kastedilen şeyin ne olduğunu açıklayabilir misiniz?
Sanıyorum bu tanımı en iyi David Harvey yapmış: “Kentsel Dönüşüm varlıklı sınıfın merkezlere dönme istediğidir…” Bizler kentsel dönüşümü 2000’li yıllardan sonra duysak da, 30 yılın hikâyesidir. Adı kentsel dönüşüm değildi belki ama. Barınma meselesi 90’lardaki zorunlu göçle, Anadolu’da yaşanılan işsizlikle paralel olarak gelişti. Kentin atıl yerlerine gelenler oraları yaşanılır hâle getirdi, o yerler yaşanılır hâle getirilmesinin ardından görünür oldu ve inşaat şirketlerinin de ağzını sulandırdı. Zenginlerin bu kez görünür olan kent merkezilerini kapmak için yoksulları kent dışına sürme isteğiyle devam etti. Ve yine başka bir deyişle, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyada, 1980’li yıllardan sonra da Türkiye’de yaygınlaşmaya başlayan Kentsel Dönüşüm Projeleri; kentin merkezinde eskiden sermayenin umurunda olmayan, bazen de bilerek yıkıntıya bırakılan alanların yeniden sermaye tarafından talep edilmesi…


Kentsel dönüşüm kavramı ilk olarak İngiltere’de ortaya çıkan bir kavram. Fakat İngiltere “eski” binaları kolay kolay yıktırmayan, mimariyi korumayı önemseyen ve hatta buna karşıt durumlarda –örneğin binanın gelişigüzel yıkılması veya yanlış restore edilmesi- yasal cezalar uygulayan bir ülke. Acaba “kentsel dönüşüm” kavramı doğduğu biçiminin bozulması/“çarpıklaşması” sonucu değişmiş haliyle mi geldi Türkiye’ye?
Türkiye’nin derdi, olan bir yapıyı korumak değil… Neticede çağ değişiyor ve kapitalizm acımasızlığını daha da arsızca kullanıyor. Ne yazık ki bu durum Türkiye’de kendini belli etmiş durumda. Bunlar neo-liberal politikalar sonucu yaşanılan süreçlerdir. Evet, İngiltere’de ortaya çıktı bu kavram ama bizdeki karşılığı sadece yıkmak ve zenginlere yeni yerler açmak! Barınmanın hak olduğunu savunduğumuz bir yerde barınma hakkı elinden alınan halklara tanıklık ediyoruz. Yani bugün kendi yoksulluğundan mağduriyet çıkaran iktidar, Türkiye’nin yoksullarını sevmiyor, bu yeterince açık sanıyorum. Çünkü yıkımı meşrulaştırmak için pek çok yasa çıkarılıyor, yani kılıfına uyduruluyor! O yüzden de kentsel dönüşüm değil bizdeki, sermayenin gaspı! Bunu da bize kentsel dönüşüm, modernite diye yutturuyorlar. Türkiye’de ne yazık ki bu durum, soylulaştırma politikasını da beraberinde getirdi.

Soylulaştırma ise kitapta anlattığım gibi: Türkiye’nin de tanıştığı bu soylulaştırma politikası, mekânların fiziki olarak değişmesi, kent merkezinde bulunan yoksulların kent dışına sürgünüyle yeni bir orta sınıfın yaratılması ve bu yeni orta sınıfla hayatımıza giren soylulaştırmanın devlet eliyle en pervasız şekilde yapılmasıydı. İstanbul’da buna örnek ise Karaköy ve Yeldeğirmeni. Buna ek olarak Dolapdere’yi de söyleyebiliriz. Oto tamircinin yanına 5 yıldızlı otel açmak ya da lüks İtalyan kahvesi… Bir süre sonra insanlar orada yaşayamayacak zaten, kendiliğinden terk edecekler. 50 kuruşa çay içtiği yerde 10 lira çay parası vermek… Bu insafsızca değil mi?

Kitapta halkın, “kentsel dönüşüm mahallelerinin” ortak özellikleri üzerinden ilerliyor anlatı. Dikkat çeken en önemli noktalardan biri birçoğunun muhalif bölgeler oluşu, belki önceden belki de kentsel dönüşümden sonra. Bu durum kentsel dönüşüm bölgelerinin tesadüfen seçilmediğini, muhalif ve özgürlükçü çoğunluğun da yok edilmesi ve zarara uğratılması izlediğinde seçilmiş olabileceğini de düşündürüyor, ne dersiniz?
Kuşkusuz tesadüf değil… Tesadüf olmayan başka şeyler de var, evet, politik mahalleler, muhalif ve belli bir kimliği var. Ama bunun yanında Sulukule, Sarıgöl de var… Bu mahallelerin en belirgin özelliği aslında konumları. Gülsuyu politik bir mahalle, Başıbüyük geçmişten bu yana AKP tabanlıydı… Ama ikisi de kentsel dönüşüm mağduru. Başıbüyük, Gülsuyu’nu polis bastığında “terörist” diyordu. Aynı şey kendilerinin başına geldiğinde “Biz onlara haksızlık ettik, gelsinler bize destek olsunlar,” dedi. Birlikte mücadeleyi öğrendiler ve direniyorlar yıllardır… Ama konumları aynı, her iki mahalle de Adalar manzaralı! “Orada neden yoksullar oturuyor ki?” deniliyor. Küçükarmutlu boğazı görüyor, boğaza ekmek banıp yiyenlerin hikâyesi oradan gelir.

Okmeydanı Şanzelize olacakmış! Beyoğlu’nun arka bahçesi…

Ama elbette bu gibi muhalif mahalleri yok etmek için devletin bütün aygıtları görev başında. Sulukule’de yaşanılanlar gibi değil bu mahalleler. Evine, barınma hakkına sahip çıkıyorlar. Ödedikleri bedelleri unutmuyorlar. Eğer Sulukule de bunu yapmış olsaydı bugün yıkılmazdı, ki Sulukule çok popüler olmuştu, pek çok sanatçı, yazar çizer orada atölyeler yaptı. Akademisyenler hep oradaydı. Ama sonuç ne oldu: Yıkıldı. Dolayısıyla bu mahallerde buna da ihtiyaç var ama bir yandan da gerçek bir mücadeleye ihtiyaç var. 


Ankara’yla ilgili bölümün bir yerinde Dikmen Vadisi için siyasilerin nasıl da mafya kullanabildiği de anlatılıyor. Bu aymazlık nereden geliyor dersiniz? Bazı siyasilerin kullandığı şiddetin bir kanıtı olarak okunabilir mi bu durum?
Aslında ‘Sonunuz Sulukule gibi olmazsa biz de oralara mafya sokarız,’ diyor. Dikmen’de buna tanıklık ettik, polislerle işi çözemeyince çareyi mahalleye mafya sokmakta buldular. Elbette ki siyasi yapıdır bu. Ankara’nın nefes borusu Dikmen’den rant yiyemeyince Büyükşehir artık başka aygıtlarını devreye soktu. Ankara’nın göbeğinde bir mahallede sopalarla, silahlarla halka saldırdılar. Mücadeleyi kıramayınca başka nasıl karşılarına çıkacak merak ediyoruz. Ama merak etmeye de gerek yok. Bu tarz mahalleler için gerekçe hazır: ‘Teröristler’ zaten! Ev baskınları, geceleri mahalleyi terörize etmek, insanları gözaltına almak ve medyaya da “olay çıkartan mahalleler” diye yansıtmak… Medyayı da tahmin edersiniz, görüneni yansıtır, fotoğrafın arkasına bakmaz çünkü işine gelmez. Maalesef böyle bir ülkede yaşıyoruz ve siyasi iktidar bu yoksul halkı yok etmek için de elinden geleni yapacak! 

Aynı şiddet bağlamı üzerinden kitapta geçen bir soruyu yönelteceğim size: “Koca bir ‘öteki toplumu’ yaratan iktidar için ölüm bu kadar basit mi?”
1 Kasım seçimlerini hepimiz gördük. Bu öteki toplumunu ne yazık ki iktidar yarattı. Bunu Gezi sürecinde yarattı, Berkin Elvan’ın annesini mitingde yuhalatırken yarattı, Reyhanlı’daki katliamda, Suruç’ta gençler öldüğünde… Ankara katliamının ardından, Konya’da koca bir kitle saygı duruşunda bulunanlara ıslık çaldı! Daha ne olsun. 7 Haziran seçimlerinde “Verin 400’ü bu kaos bitsin,” dememiş miydi? Seçimleri atlattık ve koca bir öteki toplumunun içindeyiz…

Seçimlerin hemen ardından Galata’da içki içenlere saldırdılar. Eline bıçak alan sokağa çıkıyor. Ben o kadar umutsuzum ki, vicdanlarını kaybetmiş insanlarla aynı göğün altında olmak utandırıyor beni! Ankara’da 102 kişi bombalandı, buna sevinen insanlarla soluk almak istemiyorum! Dilek Doğan’ı evinde ailesinin gözü önünde vurdular, polis vurdu, ardından gizlilik kararı çıkartıldı polisi korumak için… Böyle bir ülkede yaşamak zor ama sevinmesinler, biz buradayız ve hiçbir yere gitmiyoruz! 

Kentsel dönüşüm meselesini konuşurken medyayı da konuşmak gerekiyor muhakkak. Yandaş medya birçok meseleyi olduğu gibi bunu da mı gerçekliğini çarpıtarak, tahrip ederek aktarıyor? Muhalif medya ne kadar yansıtabiliyor gerçeği? Ne kadar direnebiliyor?
Gerçekten de bu süreçte bence muhalif medya direndi. Ana akıma karşı koymak zor belki ama yine de sosyal medya aracılığıyla da olsa bunu aştıklarına inanıyorum. Şartlar ve koşullar uygun olmasa da artık aslında ana akıma inanmayan bir kesim de var ve doğru haberi nerede bulacaklarını bilenler de… O yüzden medya önemli, fotoğrafın arkasına bakan bir medya olması umut verici… Sadece kendi ideolojilerine sıkışmasalar, hepimizin derdi gibi baksalar belki daha da anlamlı olacaktır, bunu da zamanla göreceğiz. 


Melda Onur ile yaptığınız röportajda ona sorduğunuz sorulardan birini ben de aynı şekilde size yöneltmek isterim: “Tüm süreçlerden Gezi’ye gelindi… Biraz da buradan bakarsak Gezi’yi kentsel dönüşümle ilişkilendirmek doğru mu? Siz nasıl yorumluyorsunuz?”
Doğrudan ilişkisi var! Orta sınıf, hani şu suya sabuna dokunmuyor dediğimiz kesim Emek Sineması için ilk kez sokağa çıktığında ben umutlanmıştım. Bu Gezi öncesi bir hareketti. Mahallelerini koruyan halkla, sinemasına sahip çıkan, yıkıma karşı çıkanlar aynı yöne bakıyorlardı. Farkları; birisi Taksim’de direniyordu, birisi Küçükarmutlu’da… Lokal direnişler vardı yıllardır, topyekûn olması meydanlara el uzatılmasıyla oldu. Çünkü bir kentin meydanı demek, kalbi demektir. Kalplerinin durmasına izin vermedi halk. Küçükarmutlu da, Emek Sinemasını savunanlar da… Ve ilk kez birbirlerini o meydanda anladılar, o meydanda buluştular, o meydanda birlikte barikat kurup direndiler. Şunu anladık ki, kentsel dönüşüm dediğimiz bu kavram bir gün hepimizi yıkacak. Buna topyekûn direnmek zorundayız. Gezi her açıdan milattı… Gezi’de ölenleri düşünün; Ankara-Mamak, Okmeydanı, 1 Mayıs Mahallesi gibi gecekondu bölgelerinde yaşayan gençlerdi, yoksul gençlerdi. 

Görülüyor ki kentsel dönüşümle birlikte belediyeler hangi partiye ait olursa olsun “barınma” hakkını tanımazdan gelebiliyor. Siyasi hangi parti olursa olsun kaybeden “daima” vatandaş mı oluyor? Nasıl bir portre çiziyor bu durum siyasi açıdan?
Burada rant işin içine giriyor. Doğusu da, batısı da aynı şeyi yapıyor. Diyarbakır Suriçi mesela. Çok şaşırmıştım. Onlar açısından ikinci sürgündü kentsel dönüşüm. Köylerinde evleri yakılan halk şehir merkezinde yaşamaya başlıyor, sonra belediye geliyor, onları TOKİ’ye gitmesi için ikna ediyor, Suriçi’ni de turistlere peşkeş çekiyor. Bunun İstanbul ve Ankara ile hiçbir farkı yok. Mesele rant olunca halktan onlara ne! Eğer gerçekten bunun aksi olsaydı, inanan bu ülke yaşanılır bir hâl alırdı. Kendi ellerimizle yok ettik! Siyasi partiler de sadece kendi çıkarları uğruna halkını sattı. Halk inandı, şimdiyse her şey için çok geç! Burada siyasi partilerden medet ummak yersiz. Halk kendi gücüne inanacak ve kendi mücadelesini kendi sürdürecek!

Röportajı bitirmeden, önceki soruya da paralel olan, sormayı dilediğim son bir soru var: Belediyelerin bağlı olduğu partiler de vatandaşı korumazken, mecliste kim sahip çıkacak vatandaşa? Sonuçta bütün siyasi partilere bağlı belediyelerle yaşanan sorunlar var. Hiçbir siyasi oluşum korumaz mı, korumayacak mı kentsel dönüşüm “mağdurlarını”?
Temennimiz bu! Keşke yerel belediyeler bu süreçle ilgilense… Sadece siyasi partiler değil, STK’lar, yerel yönetimler vs… Kimse ilgilenmiyor. Belki de inancımızı kaybettik, en azından ben kaybettim. Çünkü kentsel dönüşümün ne olduğunu anlatmamıza rağmen, uzak duruşlarının nedenini bir çözüm üretmemelerine bağlıyorum. Kentsel dönüşümün karşısına koydukları bir şey yok! Oysa bazı mahalleler de kendi çözüm üretimini yapmış. Mesela Küçükarmutlu halk bahçeleri açtı, (Gülsüman ve Şenay) üretim yapıyor ve her yıl hasat şenliği düzenliyor. Ayrıca yerinde dönüşüm için Halkın Mimar ve Mühendisleri projeler çiziyor. Mahallenin dokusunu, sokağını bozmadan güzelleştirmek, çarpık kentleşmeyi önlemek için… Bunu insanlar kendi çabaları, kendi projeleriyle yapıyor. Bir siyasi parti de gelip ‘Ne yapıyorsunuz?’ demedi…

Dolayısıyla halk kendi savunmasını kendi yapacak bu mahallelerde, başkasından medet umarsak sonumuz Sulukule gibi olur!

image

Ateşin ve Sürgünün Gölgesinde: Kentsel Dönüşüm / Yazar: Gülşen İşeri / NotaBene Yayınları / Politika-Toplum / Kapak Tasarımı: Canis Döşemeci Başsüllü / Dizgi: Ulaş Akyol / 1. Basım: Ekim 2014 / 224 Sayfa

Gülşen İşeri, 15 Ekim 1981’de Tokat’ta doğdu. Trakya Üniversitesi Turizm İşletmeciliğini bitirdi. Gazetecilik üzerine 2 yıl akademik eğitim aldı. 2004 yılında BirGün Gazetesi’nde muhabirliğe başladı. Kısa süre sonra BirGün Pazar ekinin 5 yıl editörlüğünü yaptı. 2010’da Yol TV’de haber koordinatörlüğü ve Metropol Sürgünleri adlı programa imza attı. insanhaber.com internet sitesinde Kültür Sanat haberleri ve röportajlarına devam etti ve ayrıca Sabah Gazetesi, Yeni Aktüel gibi gazete ve dergilere röportajlar yaptı. 2005 yılında Anka Haber Ajansının düzenlediği Müşerref Hekimoğlu Gazetecilik Ödülü’nde ‘Antakya ve Köylerinde Babalarını Tanımayan Çocuklar’ haberi ile ödüle layık görüldü. Daha önce iki kitabı yayımlandı: Aleviler Aleviliği Tartışıyor (2006-Kalkedon Yayınları), Metropol Sürgünleri (2010-Su Yayınları).

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.