Gulyabani – Hüseyin Rahmi Gürpınar

 

“Olağanüstü varlık ve olaylara dair yerel inançlarla mizahı ustaca bir araya getiren Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Türk edebiyatının klasikleri arasında yerini almış romanı Gulyabani’yi, eserin orijinal üslubunun elden geldiğince korunduğu sadeleştirilmiş haliyle sunuyoruz. “Onun hikâyeleri içinde en ünlüsü, en meraklısı ‘gulyabani’ olayıydı…”” Gulyabani’den okuma parçası sunuyoruz.

Muhsine Hanım

Bu saf, muhterem kadın, kınalı saçlarının üzerine bağladığı yeşil dantel oyalı, koyu şarap rengi yemenisiyle; parmak dikişli lacivert Lahor işi kumaştan geniş hırkasıyla; etrafı kırmızı kaytan çevrili aba mestleriyle hâlâ gözümün önündedir.

Çocukluğumuzda o zaman yaşı altmışı geçkindi. Fakat yay gibi olmakla birlikte ortalarına doğru artık eğrilmiş porsuk kaşlarına rastık sürme, gerdanda, yanakta renksiz kalmış eski benlerini tazeleme, kirpiksiz göz kenarlarını sürme ile gölgelendirme alışkanlığında, şuhluktan emekli olduktan sonra hâlâ direniyordu. Kocası Hacı Hasan Efendi’ye cazip görünmek hususundaki bu süslenme alışkanlığına takılmaktan kendilerini alamayan komşu hanımlara:

“Kardeşler, viran evi gösteren biraz boya, biraz badana, biraz temizlik, derlilik, topluluktur,” cevabını verirdi.

Şişman vücuduyla romatizmalı kalçaları üzerinde sendeleye sendeleye “Of…” diyerek, “Bana da yer açın cadalozlar” şakasıyla tandır başında yerini alırdı. Cuma ve pazartesi kış geceleri Aksaray’daki evimizde toplanılıp boza içilir, sohbet edilirdi. Bu toplantıların ruhu, en güzel konuşanı, en tatlı hikâyecisi Muhsine Hanım’dı. Hepimiz dört gözle gelişini beklerdik. O, kendisine olan bu düşkünlüğümüzü ve merakımızı bildiğinden ziyaret saatini kasten geciktirir, en sonra gelir, aramızdaki varlığından mahrum kalacağımız endişesiyle bir müddet yüreklerimizi oynatırdı. Artık ümidi kesmenin verdiği ızdırapla bizi iyice üzdükten sonra nihayet kapı tokmağı “tak” derdi. Kocası Hacı Efendi’nin tek vuruştan ibaret bir kapı çalışı vardı. Onların geldiğini anlar, masal özlemi çeken bütün çoluk çocuk sevinçle merdivenlere, onları karşılamaya koşuşurduk.

Muhsine Hanım avluya girince, “Hacı pek gecikme,” tembihiyle kocasını savdıktan sonra mavi zemin üzerine iri sarı şeritli, ipek kumaşının iplikleri çıkmış, Şam işi eski çarşafının yukarı kısmını omzundan aşağı atar, eteklerine basarak yuvar yuvar yürür, biz hemen koluna girip tandır başındaki saygın yerine oturturduk. Artık bütün gözler büyük bir merak ve beklentiyle onun buruşuk dudaklarına dikilirdi.

Masalcı hanım kendini ağırdan satmak için tereddüt eder gibi yapıp gönülsüzce, “Bu gece bademciklerim şişti. Yutkunamıyorum. Halim yok. Bir akşam da siz söyleyin ben dinleyeyim,” diye naz yaptıktan sonra birçok ricanın ardından bir bardak bozayla açılış yaparak hikâyeye girişirdi. Bozanın mezesi olan leblebilerini, dudaklarının ortası merkez olacak şekilde yüzünün alt ve üst çenelerinden oluşan kısmını buruşturarak, bu sabit nokta etrafında dolaştıra dolaştıra, yüzünü ekşitip çiğneyerek biraz göz süzüklüğüyle başlardı.

Hikâyenin heyecanlı yerlerinde başıyla beraber, enseden pamuk iplikleriyle birbirine bağlı iki küçük yaprak arasından sarkmış ufacık armuda benzeyen mevlevi sikkesi görünümündeki gümüş küpeleri korkutucu bir şekilde titrerdi.

Onun hikâyeleri içinde en ünlüsü, en meraklısı “gulyabani” olayıydı. Bu bir masal değil gerçek bir olay, gençliğinde Muhsine Hanım’ın yaşadığı garip ve acılı bir maceraydı.

Bunu kendisinden dinlediğim gibi anlatacağım. Fakat hikâyeyi anlatan kişinin saf ve sade dili olayın bütün incelikleriyle satırlara aktarılmasına müsait olmadığı için, gerektiği takdirde asıl dinlediğim şeklinde yer almayan özel tabirleri kullanmak konusundaki çaresizliğimi dile getirmeye mecburum. Yani Muhsine Hanım’dan dinlediğimi kendi hikâye dilimle yazacağım. Bazı cümlelerin, onun yalın anlatım şeklinden çıkmasına şaşıracak olan okurlarımın itiraz etmesi ihtimaline karşı bunu belirtmeyi gerekli gördüm.

İşte olay:

Ağlatıcı Bir Yol

Muhsine Hanım ilk bozayı içip ikincisinin leblebisiyle beraber çiçekliğin önüne konulmasını söyledikten sonra başladı:

Gençliğimde hoppaca bir kızdım. Fakat Rabbim saklasın şimdikiler gibi erkeklere ne dirseklerimi açıp gösterdim ne göğsümü. Dünyayı Konya’yı bilmezdim. Anam babam erken öldü. Fukaralık ayıp değil ya bana zerre kadar bir şey bırakmadılar. Genç yaşımda komşu ellerine kaldım. Eş dost cömertlikte bulunmaya çalıştı. Herkes halince birer hediye verdi. Eşya düzdüler. Beni tellediler pulladılar. Herifin birine verdiler. Kör olası pek sarhoş ve soysuz çıktı. Ev arı, ben çiçek. O burgu, ben tahta. Rabbimin günü haşlar, canımı yakar. Yemeğin tuzu çok olmuş der, döver. Mintanımı çarpık biçmişsin der, döver. Hasılı üç sene boyunca dayağını yedim, kahrını çektim. Artık illallah, canıma tak dedi. Bir gün o evde yokken bohçamı bağladım. Kaçtım, boşandım, kurtuldum. Bana ettiği yanına kalmadı kendisi de meyhane sırasında can verdi, gitti.

Taze dul kaldım. İsteyenler çok oldu. Fakat kocadan canım yandı. Şimdiki kocam Hacı’yı buluncaya kadar neler çektim neler… Bir müddet kimseye varmadım. Elde yok avuçta yok. Neyle geçineyim? Sığındığım el evlerinde insanı kırk yıl isterler mi? Bir kibar konağına hizmetçiliğe gitmeye karar verdim. Öyle bir yer bulundu, gittim. Haftasında beyefendi beni merdiven aralığında sıkıştırdı. Kaçayım diyordum, herif izbandut gibi kuvvetli, kollarının arasından kurtulamıyorum. Bağırsan çağırsan olmaz. Neyse helal hoş olmasın beyefendi benden birkaç öpücük aldı. Ertesi günü oradan tası tarağı topladım, kaçtım. Yine öyle iki elim böğrümde açıkta kaldım. Bir zaman daha orada burada süründükten sonra, benim küçüklüğümü tanıyan bir Ayşe Hanım vardı. Geldi beni buldu, yüzümü gözümü okşayıp öperek dedi ki:

“Kızım senin bu yaşta böyle kimsesizliğine yoksulluğuna yüreğim parçalanıyor. Sana münasip bir yer buldum gider misin?”

“Temiz, namuslu bir yer olduktan sonra niçin gitmeyeyim anacığım?”

“A… Namuslarına yerden göğe kadar kefilim. Aylık da gayet dolgun, görülecek çok iş de yok ama…”

“Ne aması, ne oluyor?”

“Sana verecek bazı nasihatlerim var. Bunlardan bir harf dışarı çıkmayacaksın…”

“Eğer istediğim gibi bir yerse vereceğin talimattan dışarı çıkmam. Emin ol…”

“Bu gideceğin yerde bir gözünü kör, bir kulağını sağır edeceksin. Göreceğin şeylerin aslını öğrenmek merakına kapılmayacaksın. Elinde olmadan sezdiklerini dışarıya sızdırmayacaksın. Onlar parada pulda değil, gayet güvenilir bir kadın arıyorlar. Dişini sıkar da oturur, kendini onlara beğendirip güvenlerini kazanabilirsen, birkaç sene içinde oradan zengin olur çıkarsın. Bir ev alıp başcağızını sokarsın. Sonra bekâr dikişi diksen geçinip gidersin.”

“Ay korkarım. Orası böyle pek esrarlı bir yer mi?”

“Bak şimdiden merak etmeye başladın. Nene lazım senin âlemin esrarı…”

“Ah anacığım merak etmemek insanın elinde mi? İnsan mı öldürüyorlar? Hırsızlık mı ediyorlar? Ne yapıyorlar? Orası batakhane midir, nedir?”

“Deli, şimdi ağzına tokadı vururum. Aklına getirdiğin şeylere bak. Ben seni hiç öyle yerlere götürür müyüm! Bunlar gayet zengin, gayet terbiyeli, gayet asil şeyler. Terbiyeli, tedbirli, ağzı sıkı, aklı başında bir hizmetçi arıyorlar.”

“Niçin o kadar ağzı sıkı olmak gerekiyor?”

“Bazı kibar konaklarında içerideki şeylerin dışarıya sızmasını istemezler. Çalçene birtakım mahalle karıları hizmetçiyiz diye oraya buraya gidiyorlar. Aldıklarını bulduklarını rast geldikleri yerde söyleyerek lakırdı tellallığı yapıyorlar. Bu dediğim yerde böyle çaçaron istemiyorlar. Durum bundan ibaret…”

“Bu konak nerede?”

“Üsküdar’dan biraz ötede…”

“A, demek ki denizaşırı…”

“Acemistan’a gidecek değilsin kızım. Üsküdar nerede? Şuracıkta, burnumuzun dibinde… Sana hem yağlı bir yer bulup hem de semti mi beğendirmek gerekiyor? Boğaziçi’ne, Bulgurlu’ya gitmeyiz diyen Arap aşçılar gibi sen de ahmaklık etme… Her hallerine ben kefilim diyorum. Beğenmezsen durmazsın. Seni belgeyle halayıklığa satmıyorum ya? Yıkan, temizlen, arlan, paklan. En yeni giysilerini giy. Şöyle vakur, titiz, temiz, becerikli bir hizmetçi haline gir. Vallahi az zamanda orada donanır, tövbe yoksulu olursun. Boğazın yemek, üstün kıyafet, cebin para görür. Oradan bana bir hizmetçi ısmarladılar. Annen rüyama girdi, sen aklıma geldin. Sonra bana dua edersin.”

Ayşe Hanım’ın bu ısrarları ricaları ve kandırmacaları karşısında teklifini kabul ettim ve ertesi gün gitmek için hazır bulunmaya söz verdim.

Sabah oldu. Erkenden Ayşe Hanım geldi. Bahçe kapısına indik, bir kayığa bindik. Niçin herkesle beraber büyük kayığa binmediğimizi Ayşe Hanım’dan sordum:

“Bu kadar meraklı olma kızım. Her hesabımı sana söylemeye mecbur değilim,” cevabını verdi.

Üsküdar’a çıktık. O tarihte Üsküdar’da şimdiki faytonlar, talikalar yoktu. İki yüksek makas üzerine oturtulmuş, her tarafı pencereli, karpuz şeklinde yuvarlak arabalar vardı. Ayşe Hanım beni bir kenara çekip:

“Sen burada dur,” tembihinde bulunduktan sonra gitti, bu arabacılardan biriyle pazarlık etti. Arabayı neresi için tuttuğunu işitemedim. Biz yan yana yuvarlak, antika bir çekmeceye benzeyen bir arabaya kurulduk.

Çarşıdan geçerken bir bakkal dükkânı önünde durduk, peynir ekmek aldık.

“Anneciğim, gideceğimiz konakta yiyecek yok mu? Yahut çok uzağa mı gideceğiz?”

“Aman kırk merak karı, sus. Adım başında bana ahiret sualleri sorma. Kır havasıyla şimdi acıkırız. Mide bastırmak için aldım,” dedi.

Ben Üsküdar’ı ömrümde ilk defa görüyordum. Çarşıyı geçtik. Etrafı kırlık, mezarlık, uzun bir yoldan gidiyorduk. Bir çeşmeye rast geldik, zincirli bakır tastan doya doya su içtik. Araba bir yokuşa vurdu, git git bitmez, git git bitmez.

Mevsim yaz sonuydu, biraz sıcak vardı. Ulu bir çınarın altında uyuyan yeşil bir türbenin önünde biraz durduk. Ayşe Hanım elini kaldırdı, mırıl mırıl okudu. “Allah şefaatine nail eylesin,” duasıyla ellerini yüzüne sürdü. Ben de, Rabbim kabul etsin, namaz surelerinden bildiklerimi okudum.

Yine yola düzüldük. Artık evler seyrele seyrele neredeyse görülmez oldu. Tamamıyla bir kırlıktan gidiyor, arada bir öküz arabasına, atlı, eşekli adamlara tesadüf ediyorduk. Arabada sallana sallana içim dışıma çıktı:

“Daha çok var mı?” diye sordum. Ayşe Hanım’ın sessizliğine rağmen arabacı:

“Dur bakalım daha yeni yola düzüldük,” cevabıyla korkumu artırdı. Artık gide gide insana değil ine cine bile tesadüf edemez olduk. Gözlerimin önünde dağlar tepeler açıldıkça açılıyordu. Ah alnımın kara yazıları. Bu karı acaba beni nerelere götürüyordu? Benim ona sorduğum suallere cevap vermek yerine Ayşe Hanım hafiften:

“Açıl dağlar açıl yari göreyim” nakaratlı bir şarkı tutturdu. O söylüyor, ben gözyaşlarımı kalbime dökerek sessizce ağlıyordum.

Hayvan yoruluyor, arada bir dinleniyorduk. Uzaktan denizleri bayırları gördükçe bütün bütün hüzünlenerek artık kendimi tutamaz oldum. Ayşe Hanım hiddetlendi:

“Ah bebeciğim, emziğini mi istiyorsun? Koskoca kadın böyle hüngür hüngür ağlamaya sıkılmıyor musun? Merhametten maraz çıkar derler ya, çok doğru bir sözmüş. Artık bir kere yola çıktık. Ağlasan da gideceğiz, bayılsan da gideceğiz. Ben bu kadar masraf ettim, geri dönmek olmaz. Bu paraları kimden alacağım? Bari sus da arabacıyı kendine güldürme…” diye azarladı. O ıssız yerde ağlayıp sızlamanın ne faydası olur? Etrafıma bakındım, tamamıyla bu kadının eline insafına kalmış olduğumu anladım. İstanbul, Üsküdar arkamızda kaybolmuştu.

Bir müddet daha gittik, uzaktan bir köy göründü. Kendimi hemen arabadan atıp o tarafa kaçmak istedim. Bu telaşımı gören Ayşe Hanım hafife alan bir gülüşle:

“Muhsine deliliği bırak. Senin yaşında taze bir kadın tek başına bu ıssız yerlerden o köye kadar nasıl gider? Kendini hancılara, bağcılara ziyafet mi çekeceksin? O köyü buradan öyle görüp yakın bir yer zannetme. Orası bir saat sürer.”

Delice bir şeye kalkıştığımı anlayarak niyetimden vazgeçtim. Fakat bir türlü üzüntümü yenmeyi başaramadım. Ellerimi yüzüme kapayarak hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Beni satmaya mı, öldürmeye mi, işte her nereye ise götüren o kadın, böyle titreyip durmamdan biraz insafa geldi, yüzünü, sesini tatlılaştırarak:

“Benim gibi bir ana dostundan sana hiçbir fenalık gelmez. Korkma, seni boğazlamaya götürmüyorum. Ay başlarında trink trink yüz kuruş alması kolay mı? İstanbul’da böyle bir yer bulmak mümkün mü? Ne yapalım? Cenab-ı Hak işte sana böyle takdir etmiş. Kısmetini böyle biraz uzak bir yerden verecek. Yapacağım iyiliğe beni pişman etme. Çok şükür işte altımızda araba… geldik. Çok bir yer kalmadı. Beğenip de oturursan ne alâ, hoşlanmazsan yine beraber döneriz. Ben seni zorla orada zincirlere bağlayıp bırakmayacağım ya!..”

Bu sözlerden sonra azıcık yüreğime su serpilir gibi oldu, sustum. Sessiz bir tevekkülle etrafıma bakmaya başladım.

Yine dere tepe demeyip gidiyorduk.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için İthaki Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.