Güneşli Gece – Nodar Dumbadze

 

“Dumbadze, Gürcü edebiyatının en etkili isimlerinden, belki de en önemlisi. Ekşi’de, hakkında sadece iki entry de olsa, yaklaşık otuz yıl önce bir romanı Türk okuruna ulaşmıştı. Şimdi Dumbadze, ülkemiz okurlarıyla yeniden buluşuyor. Güneşli Gece ile. Güneşli Gece, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Tiflis’te geçen hikâyenin ana kahramanı Temo’nun yaşadıkları üzerinde nefes alıp veren bir roman. Sürgünden dönen Temo yaşamı, aşkı, âşık olduğu denizi ve güneşi en baştan tanımlamaya koyulur. Değişime uğrayan tüm kavramları. Daha önce, kendisine başka başka duygular ifade eden kavramlar bütünüyle değişmiştir. Bunlar olurken okur olarak biz, Dumbadze’nin sarsıcı kalemini, tercih ettiği metaforlarla yoğunlaşmış anlatısını hayranlıkla izliyoruz. Bu arada, hemen belirtelim kapakta tasarımcımız Sancar Dalman’ın tercih ettiği çiçekler ise romanın içinde denize düşen Ortancalar. Teşekkürler Dalman. Bu kadar güzellik içinde, ne diyelim diye çok düşünmeyelim, bu kitap “(…) uykusu olmadığı için uyumayanın, uykusu olduğu halde uyumaması gerektiği için uyumayanın da şerefine olsun. Her ikisi de gündüzün olmasını bekliyor. Şerefine olsun gecenin (…)” diyelim, kitabın ortasından konuşarak.” Güneşli Gece’den bir bölüm sunuyoruz.

 

Guliko

Lotkin Tepesi’ne yine bahar geldi. Tiflis’te ise kavurucu bir yaz var. Tiflis yanıyor, eriyor, asfalttan buhar yükseliyor. Yakıcı güneş sac örtülü damların üzerinde geziniyor ve her evin penceresinden içeriye göz atıyor. Sonra, bu mübarek kentin üzerinde asılı kalıp oradan aşağıya bakıp duruyor. Bakınca bir daha buradan gitmeyeceğini sanabilirsiniz. Kura Nehri’nin suları çekiliyor, çekilip sonunda öyle küçülüyor ki, cesaret edebilen herkes Muhran Köprüsü’nün bulunduğu yerden diğer tarafa yayan geçebilir. Şimdi Tiflis’e yaz geldi ve evde kalmak ne mümkün. Güneş çatıları dolaşmaya daha başlamadan ben yataktan kalktım. Annem mutfağa girmiş, çay hazırlıyordu. Beni görünce hazır bekleyen bardağa çayı koydu.

Kapı zili çaldı.

“Git, kapıyı aç oğlum,” dedi annem.

Kapıyı açtım. Guram odaya bile bakmadan doğruca mutfağa daldı.

“Merhaba Aniko Teyze!” dedi Guram ve benim çayımın başına oturdu.

“Merhaba, çocuğum!”

“Temo, haberin var mı, Churchill savaşla tehdit ediyormuş!” dedi Guram kaşlarını çatarak.

“Sen de şimdi!” Şaşırmıştım.

“Bana inanmıyorsan radyoya sor!” dedi Guram alaylı biçimde gülerek.

“Ne dedi radyo?” diye sordum.

“Churchill savaşla tehdit ediyormuş, dedi radyo!”

“Başka?”

“Başka hiçbir şey demedi. Silah gösterip de kullanmayan adama ben adam demem!” dedi Guram. Bunu bir mavzer uzmanıymış gibi söylemişti.

“Kimi savaşla tehdit ediyormuş evladım, ne dedi radyo?” diye sordu annem.

“Bizi, Aniko Teyze, bizi!” Son kelimeyi, üzerine basa basa söylemişti.

“Savaş mı istiyorsun sen? Gaz yağı ve ekmek kuyruğunda beklemekten bıkmadın mı?” diye sordum Guram’a ve çaydan bir yudum içtim.

“Savaş değil, dünya yerle bir olsun istiyorum!” dedi Guram, her şeyin canı cehenneme der gibi.

“Neden?”

“Çünkü Yoldaş Baramidze, sinirlerim bunca şeyi kaldırmıyor artık, sınavlarda aptal gibi oturmayı, bursumu kaybetmeyi, dizlerimin bağının çözülmesini, boğazımın düğüm düğüm olmasını kaldıramıyorum. Üç alma beklentisi canımı burnuma getirdi. İstatistik dersinden geçmem mümkün değil, başlayacaksa başlasın savaş, sınavı vermeme fırsat vermedi Churchill, deyip kabahati ona atarım. Aksi halde babamın maskaralıkları öldürecek beni.”

“Ne istiyor ki?”

“Sana nasıl kızayım ki evladım, seni ben mahvettim, seni aptallar okuluna ben verdim, yoksa sen iftiharlıktın.”

“Sahi mi?” diye sordum kuşkuyla.

“Sen dalganı geç. Oysa okumak denen şey ne kolaymış. Mesela sınavlar devam ederken, duvarlara resimler yapıştırıyorlar: Elma, armut, ayva resimleri; sen karşısına çıkıyorsun, hoca soruyor:

‘Söyle bakalım Baramidze, iyice dikkat et ama acele etme, iyice düşün ve öyle cevap ver. Bu nedir?’ Soruyu sorarken elini elmanın üzerine koyuyor. Sen elmaya iyice bakıyorsun ve cevap veriyorsun:

‘Elma. Muhterem hocam!’

‘Bravo, bravo, beş, Baramidze,’ diyor hoca büyük bir memnuniyetle ve beş veriyor. Eğer elmaya armut dersen, o zaman dört veriyor. Ayva dersen, üç alıyorsun.”

“Peki, ya hoşaf dersen?”

“O zaman doktora programına kabul ediliyorsun.”

“Ne dediğinde iki veriyorlar?” diye sordum. Gülmeye başlamıştım.

“Elmaya tramvay dersen o zaman iki veriyorlar.”

“Gerçekten de evladım, iftiharlık olurmuşsun sen,” diyerek Guram’ı yatıştırdı annem.

Çay içmeyi bitirdik. Ben ders notlarını aldım.

“Geç mi kalırsınız?” diye sordu annem.

“Bütün gün!” diye yanıtladı Guram.

Merdivenleri koşarak indik, Kapalı Pazar’a kadar beş numaralı tramvaya bindik. Tabii ki bilet almadan seyahat ediyorduk. Oradan on numaralı tramvaya geçtik. Bunda da haliyle biletsiz seyahat ettik. Nadzaladev’de inip Lotkin Tepesi’ne yayan yürümeye başladık. Hâlâ baharın hüküm sürdüğü Lotkin Tepesi’nde, mahmuzlu horozun, azılı köpeğin ve küçük çardağın bulunduğu küçük bahçe içindeki küçük evde iyi kalpli Guliko oturuyordu.

Guliko ile ben, aynı sınıfta okuyoruz. Tiflis sıcaktan kavrulurken, ben ve Guram ona gidip ders çalışıyoruz. Öte yandan, Guliko’nun bahçesi serin, ben ve Guram onunla ders çalışmaktan mutlu oluyoruz. Guliko, Komsomol tarafından, karnemizdeki iki ve üçleri yükseltmekle görevlendirilmiş. Son zamanlarda iş iyice karışmıştı, çünkü benim ve Guram’ın gelirinde ikilerin özgül ağırlıkları iyice artmıştı. Bilim insanı zirvelerine otoyolla gidilmediğini ve zirvelere doğru patika yollardan tırmanmamız gerektiğini, ben ve Guram daha birinci sınıftayken biliyorduk. Bundan dolayı da, Guliko’yu, bıkıp usanmadan, can kulağıyla dinliyorduk. Guliko bize Potemkin Zırhlısı’nda, Borşç çorbasında çıkan kurtçuk nedeniyle patlak veren ayaklanmayı bir edebiyat eseri okur gibi okuyordu. Ben bu sırada, üstelik birkaç kez yutkunmuştum.

Guliko ders notlarını okuyor ve arada bir başını kaldırıp kendisini dinleyip dinlemediğimizi kontrol ediyor. Guram yuvarlak masaya dirseğiyle yaslanmış oturuyor, çenesini yumruğuna dayamış ve göz kapaklarını indirmiş. Guliko’yu mu dinliyor yoksa uyukluyor mu, anlamak zor. Ben kirazeriği ağacı dalına sırtımı dayadım ve Guliko’nun güzel, sevimli başına bakmaktan gözlerimi alamıyorum. Doğmakta olan güneş, Guliko’nun başına bir alev gibi düşüyor ve omuzlarına dökülen altın sarısı saçlarını tutuşturuyor.

“Guliko!” diyorum, ama bunu neden söylediğimi ben de bilmiyorum.

“Ne var?” diye soruyor Guliko başını kaldırıp.

“Hiçbir şey.”

“Yani?”

“Öbür tarafa otur, yoksa saçların tutuşacak,” diyerek gülüyorum.

“Hiç komik değil!” diyor Guliko ve okumaya devam ediyor. Guram tembel kedi gibi bir gözünü araladı. Sonra cebinden sigara çıkarıp el hareketiyle kibritim olup olmadığını sordu. Ben Guliko’nun başını işaret ettim. Guram yavaşça yerinden kalktı, sigarayı Guliko’nun ateş gibi yanan saçlarına soktu ve sertçe çekip çıkardı.

“Yanmıyor,” deyip omuzlarını silkti.

“Şu soytarılığa bir son verin!” dedi Guliko sinirle ve elini saçlarında gezdirdi. “İstemiyorsanız, keyfiniz bilir, bu notları ben daha önce üç kez okudum.”

“Yardımsever, iyi kalpli, güzel ve yetenekli Guliko’ya kurban olurum ben. Bu kadar ders çalışmak şimdilik yeter. Bir yerlere gidelim, dolaşalım biraz!” dedi Guram ve ağzındaki baklayı çıkardı.

“Sen de aynı fikirde misin?” diye sordu Guliko bana.

“Uzun zamandır, ama aşkımı ilan edemedim!” deyip başımı öne eğdim. Guliko gülümseyip kitabı kapattı.

“Anne!” diye seslendi Guliko, hep telaş içinde olan Tamar Teyze’nin bulunduğu odaya doğru.

“Söyle kızım!” diyerek dışarı baktı annesi.

“Anne, çocuklar gidiyor, ben de onlara eşlik edeceğim. Gecikirsem merak etme.”

“Git kızım, ancak bu kadar hacimli ders notunu bu kadar çabuk nasıl öğrendiniz?” dedi Tamar Teyze, şaşırmış görünüyordu.

“İstediğinizi sorun!” dedi Guram gücenmiş gibi, cevap için hazır bekliyordu.

“Ben ne sorayım evladım, kitaba bakmış bile değilim,” dedi Tamar Teyze.

“Böyle olmaz, böyle olmaz, kızım, bu kadar uzağa gidemezsiniz, kitabı açıp çalışın ve sonbaharda gelin!” dedi Guram, tavsiyelerde bulunarak ve bahçe kapısına doğru yürüdü.

“Gidiyoruz anne!” dedi Guliko ve elimi tuttu.

“Git kızım ama çok gecikme!”

* * *

Gece vakti fünikülerden Tiflis, yıldızlarla bezenmiş gökyüzüne benziyor. Öylesine çok benziyor ki gökyüzünün yere indiğini, ters dönüp yattığını ve gökyüzüne yukarıdan baktığınızı sanabilirsiniz. Bilinen bütün yıldızlar ve takımyıldızları yere inmiş; Büyük Ayı ve Küçük Ayı takımyıldızları, Terazi takımyıldızı, Mars… Sizden daha aşağıda kalan sisin üzerinde, sıçrayarak gezinmiş bir geyiğin izlerini görebilirsiniz. Uzaktaki araba farları, gökten düşmüş, parlak ve sönük yıldızları andırıyor. Füniküler, uzayda yüzen yeryüzüne benziyor. Çükü altta da gökyüzü var üstte de; her taraf, her yer gökyüzü… Gökyüzü sonrasız, sınırsız, öncesiz yıldızlarla bezeli… Bundan daha da öte, bizzat siz yeryüzüsünüz, küçücük yeryüzü, canlı, soluk alıp veren, düşünebilen, hayal kuran, yitmiş ve yolunu yitirmiş… Sizin bütün bu acılarınızın ve sevinçlerinizin karşılığı, canlı toprağı arayıp duran bu yıldızların devasa karmaşasında saklı…

* * *

Guliko’nun ne düşündüğünü bilmiyorum. Guliko korkuluklara yaslanmış, Tiflis’i seyrediyor. Guram ne isterse onu düşünsün, benim için fark etmiyor. Ama Guliko’nun ne düşündüğü benim için çok önemli. Ben ne düşünüyorsam Guliko da onu düşünsün istiyorum, tıpatıp aynısı olmasa bile benzer şeyler düşünsün hiç değilse. Tanrım, ne çok dilemiştim bunu… Evet, şimdi sorarım ne düşündüğünü… Keşke, ben ne düşünüyorsam o da onu düşünüyor olsa. Bin kez sormuştum, ama Guliko hiçbir zaman benim o anda düşündüğümü düşünmüyordu. Keşke Guram bir sebepten dolayı kalkıp gitse ve ben de Guliko’ya sorsam. Guliko onun gitmemesini ister, ama Guram yine de gider. O zaman Guliko da gitmek ister, ama ben kalmasını söylerim ve Guliko da kalır. Sonra ben Guliko’ya söylemek istediğim her şeyi söylerim. İki yıldır onu sevdiğimi, sadece onu düşündüğümü… Kim bilir, belki o beni sevmiyordur. Gene de bu benim için çok önemli değil, ama… Ne var ki Guliko’nun beni sevmiyor olma ihtimali yok gibi. Çünkü beni sevdiğini fark ediyorum. Öyle sanıyorum ki…

“Ben gidiyorum!” dedi Guram aniden ve iç geçirdi. “Yarın sabah erkenden kalkıp gaz yağı almam gerekiyor.”

“Biraz daha kal da birlikte gidelim,” dedim.

“Mümkün değil!” dedi Guram.

“O zaman git, ben ve Temur kalırız, değil mi Temo?”

“Elbette, zaten bu saatte şehre mi gidilirmiş? Ölür insan orada.”

“Peki, ben gidiyorum, hoşça kalın!”

“Güle güle!”

“Sabah uğra.”

“Tamam.”

Guram gitti.

Ben şimdi Guliko’ya bakıyorum, Guliko ise Tiflis’e… Ben şimdi yalnızca Guliko’yu düşünüyorum, acaba Guliko ne düşünüyor? Tanrım, şimdi soracağım ve hayalim keşke gerçekleşse… Eğer şimdi de başka bir şey düşünüyorsa, hayatım boyunca bir daha sormayacağım.

“Temo!”

“Ne var Guliko?”

“Temo, ne düşünüyorsun?” diye sordu Guliko gözlerimin içine bakarak.

“Hiçbir şey Guliko, ne düşüneyim ki!” Zar zor tamamladım sözlerimi. Guliko gülümseyip gözlerini benden kaçırdı.

“Sen ne düşünüyorsun Guliko?”

“Ben mi ne düşünüyorum? Seni düşünüyorum,” dedi Guliko ve yeniden gülümsedi bana.

“Şimdi, şu anda mı?”

“Şimdi, şu anda!”

“Başka ne düşünüyorsun Guliko?” dedim, sesime hırıltı karışmıştı.

“Kendimi düşünüyorum Temo!”

“Başka?”

“Başka hiçbir şey… Seni düşündüğüm zaman kendimi de düşünüyorum. Başka bir şey düşünmüyorum. Sanırım daha fazlasını düşünmeye aklım yetmiyor.”

“Başka zaman da beni düşünüyor musun?”

“Evet.”

“Sık sık mı?”

“Sık sık.”

“Çok mu sık?”

“Hayır!” Guliko şimdi başını öne eğmişti, korkulukların yanında ve ince, şeffaf parmaklarına bakıyordu. Ben nedense korkuya kapıldım ve daha fazla bir şey sormadım. Ama Guliko kendiliğinden ekledi.

“Arada bir düşünüyorum, Temo, arada bir ve uzun süre.”

Guliko’ya doğru yanaştım ve kolum onun koluna değdi. Kolumun Guliko’yu çarptığını fark ettim, ama Guliko öteye çekilmedi.

“Guliko!” Guliko doğrudan gözlerimin içine baktı. Ben dayanamadım ve gözlerimi kaçırdım.

“Guliko, benimle ilgili ne düşünüyorsun?” diye sordum titreyen bir sesle ve gözlerimi kapatıp cevabını beklemeye başladım.

“Sen benimle ilgili ne düşünüyorsan ben de onu!” dedi Guliko sessizce. Yüreğim ağzıma geldi ve nefesim kesildi. Elimi omzuna attım. Guliko elimi omzu ile yanağı arasına alıp üzerine başını yasladı ve gözlerini kapattı.

“Guliko, benim seninle ilgili ne düşündüğümü biliyor musun? Şimdi söylemek istediğim her şeyi söyleyeceğim sana…” dedim. Guliko gözlerini açmadı ve başını, şimdi hiçbir şey söyleme der gibi salladı. Ama durabilecek durumda değildim, yıllardır iplikle bağlı kalmış ve sonra kopup da tepeden yuvarlanmaya başlamış kaya misali… Bir çığ, toprak kayması ve kürtün gibi aşağıya inebilmek için şimdi önüme çıkan her şeyi sürüklemem gerekiyordu.

“Ben bu yaz deniz kıyısına gideceğim… Hayır, önce Lebai Kapısı Dağları’na koyun otlatmaya, sonra denize gideceğim… Köye de gidebilirim… Denizi sevdiğim kadar hiçbir şeyi sevmiyorum. Deniz ve güneş, güneş ve deniz, iki mucize… Mucizeler var, değil mi? Var, elbette var. Ben deniz kıyısında oturup, arkamı denize dönüp güneşin doğuşunu seyretmeyi, yüzümü denize dönüp güneşin denizde batışını seyretmeyi istiyorum. Sonra güneşin doğmasını, sonra batmasını bekleyeyim ve bütün ömrüm böyle geçsin. Bu yıl sen ve ben birlikte denize gidelim. Ben başımı kucağına koyar bütün gün seni seyrederim, sen istersen denizi seyret. Neyi istiyorsan onu seyret, ama bana bakma… Bana baktığında ben korkuya kapılıyorum… Öte yandan seviniyorum, ben seni seyretmeyi yeğlerim, ben sana bakayım, ama sen bana bakma… Sen arada bir bana bakarsın, değil mi Guliko? Sen ve ben birlikte denize gideriz değil mi?”

“Evet, Temur, evet,” dedi fısıltıyla ve aniden gözlerini açtı. Guliko’nun yüzünü bana doğru çevirdim ve şakaklarından ateşi andıran saçlarına ellerimi daldırıp onu kendime doğru çektim. Gözlerinde, gözyaşlarına karışmış sınırsız bir mutluluk, sevgi ve benim için tarif edilemez bir şey parıldıyordu. İşte bu tarif edilemez olandı bana korku veren şey ve bu korkuyu yenmek için Guliko’yu gözlerinden yavaşça, uzun uzun öptüm…

Sonra her şey eski yerine geri döndü. Aşağıda Tiflis parıldıyordu ve ters dönüp yere uzanmış gökyüzünü andırıyordu. Yukarıda ise irili ufaklı yıldızlarla bezeli gökyüzü duruyordu. Her yer, nereye baksan orası gökyüzüydü; sonsuz bir gökyüzü ve ben yeryüzüydüm, küçücük bir yeryüzü, canlı, nefes alıp veren, düşünceli, hayal kuran, çile çekmiş, kurtulmuş, sınırsız derecede mutlu… Bütün acılarımın ve sevgimin karşılığı yanımda duruyordu. Acılarımın ve sevgimin taşıyıcısı, canlı toprak ve ben, bu yıldızlar karmaşası altında artık yalnız değildim.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Dedalus Kitap’a teşekkür ederiz.

Nodar Dumbadze, 14 Temmuz 1928’de Tiflis’te doğdu ve 4 Eylül 1984’te aynı yerde hayata veda etti. Tiflis’te “Mziuri” adlı çocuk parkında toprağa verildi ve burada bir anıt mezar yapıldı. Eylül 2009’da yazarın naşı bu parktan aynı kentteki Mtatsminda Panteonu’na nakledildi. Nodar Dumbadze, 1950 yılında Tiflis Devlet Üniversitesi Ekonomi Fakültesini bitirdi. Aynı yıl gazete ve dergilerde ilk şiirleri ve mizah öyküleri yayımlandı.1967 – 1972 arasında, Niangi adlı mizah dergisinin editörlüğünü yaptı. Pek çok öykünün de yazarı olan Dumbadze’nin sırasıyla ,“Ben, Ninem, İliko ve İlarion” (1960), Güneşi Görüyorum “(1962), “Güneşli Gece” (1967), “Korkma, Anne” (1971), “Beyaz Bayraklar” (1973) ve “Sonsuzluk Yasası” (1978) adlı romanları yayımlandı. Dumbadze, Sovyet Yazarlar Birliği ve Gürcistan Yazarlar Birliği üyesiydi. Dumbadze’nin yapıtlarında yalınlık, akıcılık, mizah, hüzün dikkat çeker. Yazar 1975 yılında Şota Rustaveli Devlet Ödülü ve 1980 yılında Lenin Ödülü’ne değer bulundu. Yapıtlarının neredeyse tamamı tiyatroya uyarlanmış ve filme alınmıştır. Nodar Dumbadze’nin Güneşi Görüyorum (1967) ve birkaç kitabı daha Türkçeye çevrilmiştir. Türkçe olarak ilk kez yayımlanan Güneşli Gece (2014) ise, yazarın başyapıtlarından biridir. Dumbadze’nin yapıtları Türkçe dışında Rusça, Ukraynaca, Romence, Ermenice, Azerice, İngilizce, Fransızca, Almanca, İspanyolca, Lehçe, Japonca, Arapça gibi pek çok dile çevrildi. Dört romanı, tiyatro oyunu olarak sahnelendi.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.