Günümüz Öyküsü – Necip Tosun

 

1980 sonrası öykücülüğümüzün izini adım adım süren Günümüz Öyküsü’nden, Aslı Erdoğan öykücülüğü üzerine yazılmış bölümü paylaşıyoruz. 

Aslı Erdoğan: İşkenceye, Kıstırılmışlığa, Yalnızlığa Çığlık

 

Aslı Erdoğan (1967), öykülerinde acılı, yalnız, yenilmiş bir dünyadan seslenir. Hayatın hemen kıyısında, insanlara, hayata ilişkin tüm inancını kaybetmiş yazar/anlatıcı tam bir iç döküşle hayatla, çağla, toplumla yüzleşir. Tüm öykülerde konuşan aynı kişi gibidir. Aslında birine bir şey anlatıyor gibi değil de kendi kendine konuşuyor gibidir. Çelişkilerini, gerçeklerini, açmazlarını ve öfkelerini seslendirmektedir. Ama bu ses tekil değil çoğuldur. Yazar sadece kendisi adına değil, benzer bir duygu taşıyan herkes adına söz alır. Pek çok kişinin kendisinden uzak tutmaya çalıştığı duyguların, düşüncelerin üzerine gitmektedir. Yaşanmışlıkları, deneyimleri, zaafları eksiksizce tutanak altına almaya çalışır. İkiyüzlülüklerle, ihanetlerle ödeşmeye, yazıyla kendini onarmaya çalışır. “Öteki” olduğunun bilinciyle, ev sahibini sorgular. Yazar, tıpkı kendisi gibi öteki olanlar adına söz almıştır. İsterse dünyanın en gelişmiş kentlerinde olsun ilgi duyduğu, bu ötekilerdir. Göçmenler, sokaktakiler, tutunamamışlar, hastalar, işkence görenler…

Öykülerinde ağırlıklı olarak, iç dünya ile dış dünya arasındaki gerilime, ben ve öteki arasındaki çözümsüzlüğe ve giderek bir türlü kurulamayan/oluşturulamayan “ben dünyası”na eğilen Erdoğan, kaçınılmaz olarak yalnızlık, acı ve parçalanmışlık etrafında gezinir. Ben olamama sadece bir benlik, kişilik oluşturamama değil, her alanda geçmişi olmayan, bir toprağa ait olmayan yersiz yurtsuz bir kimliği tanımlamaktadır. Bu nedenle onun kahramanlarının kaderi, bir kaosun, bilinmezliğin ortasında paramparça olmaktır. Ötekilere, dışarıdakilere vurgu yaparken de temel amacı acıların anonimliği gerçeğidir. Anlatıcının kaderi gelip gelip bu ötekilerle örtüşür. O da geçmişe döner. Ancak, anlatıcının yazarak aradığı yüzleşme, özgürleşme, bütünlük duyguları geçmişin ona sunduğu kocaman bir boşlukta kaybolur. Doğal olarak da bu kaskatı ortamın içinde hayat akamaz.

Onun öyküleri, klasik hikâyeyle bağlantılarını tümüyle koparmasa da şiirsel düzyazıya daha yakındır. Bir görüntü ve ses, yaşanmış bir gerçeğin kalıcı, çok katmanlı bir imgesine dönüşür. Bu işaretlerden, çağrışımlardan, imgelerden varoluşsal sorunlara ulaşılır. Kişi bir yandan kendi kendisiyle bir iç döküş hâlinde söyleşirken, bir yandan da hayatı yaşanmaz kılan olumsuzluklarla hesaplaşır. Mucizevi Mandarin’de klasik hikâyeye daha çok yaklaşılırsa da Taş Bina ve Diğerleri (“Tahta Kuşlar” hariç) tümüyle şiirsel düzyazı biçimindedir.

Mucizevi Mandarin’de (1996), tek gözünü kaybetmek üzere olan genç kadının Cenevre’deki yalnızlığı, tutunamamışlığı ve aşk arayışları anlatılır. Anlatıcı, erkeksi dünyada, yalnızdır. Öyküler tematik bir bütünlük taşır. Bütün öykülerde anlatıcı kahraman aynıdır. Anlatıcı mutsuz, yılgın ve yenik bir yazardır. Hep bir kapatılmışlık, kıstırılmışlık, tutunamamışlık duygusu yaşar. Hayata dokunmak ister ama hayat onu her defasında dışarı fırlatır. Kalabalıkların dünyasını hem aşağılar hem de orada var olmak ister. Ama burada var olamayacağını bilir. Çünkü o bir soru işareti, hiçten başka bir şey değildir. Yaralı bir göz öykü boyunca hep gündeme gelir: “Benim yitik gözüm kişisel bir evrenim, hapishanem, dipsiz çukurum. Hem bir lanet, hem bir kurtuluş” (“Yitik Gözün Boşluğunda”). Avrupa gözlemleri, sokak enstantaneleri, İsviçre’deki göçmenlerin sorunları öykülere eşlik eder. Anlatıcı için sadece acı vardır: “İnsan karanlık, dipsiz bir kuyudur. Acısının derinliklerinde boğulur.”

Öyküler boyunca acı, yalnızlık ve dışlanmışlık yaşayan anlatıcının öfke ve isyana dönüşmüş çığlığını görürüz. Kendini ebedî bir sürgün olarak hisseder, hiçbir kaçış olanağı kalmamış, ölüm dâhil bütün çıkışlar kapatılmıştır. Bütün savaşları kaybetmiştir ve hiçbir gerçekle baş edememektedir: “Acı hep vardır, hep devam eder. İnsan kendisi olduğu ve kendisi olmaya katlanamadığı için belki de. Sürekli geçen, durdurulamayan zamanı doldurmak için” (“Geçmiş Ülkesinden Bir Konuk”).

İç dünyasının derinliklerinde kendini, hayatı, çevreyi sorgulayan anlatıcı bir yandan da yazının gücünü irdeler. Olabildiğince içten olma kaygısı onu riskli alanlara (şiddet, cinsellik), kimi kez de melodram sınırlarına zorlar. Hayatın hemen kıyısında olduğunu sürekli duyumsatır. Ancak metinlere, sürekli yazıklanan bir iç döküşten çok, zaman zaman bir başkaldırıya dönüşen bir biçem hâkimdir. Anlatıcı sanki en iyi çığlığı bulmak için öfkeyi, başkaldırıyı sürekli yoğunlaştırmaktadır.

Tüm öykülerin merkezinde daima Cenevre kenti yer alır. Cenevre’nin insanları, sokak enstantaneleri ve özellikle göçmenleri üzerine yoğunlaşır. Üçüncü dünya insanlarının burada daima nasıl “dışarıda” kaldıklarını, hayatın içine bir türlü giremediklerini temellendirir. Kahramanımız bu şehri gece gezmektedir: “Zaten dünyanın neresinde olursa olsun, gece yarısından sonra sokaklarda bir başına dolaşan kesinlikle yabancıdır. Kendisine hiç de kucak açmamış bu yeni diyarı, karanlığı da ardına alıp yabani yabani seyretmekte, onu buralara dek kaçırtmış geçmişin ağır yüküyle iki büklüm, ha bire dolanmaktadır.” Ancak, şehir bir şekilde insana kendini açar: “Bir şehir, ancak içinde sevdiğiniz biri olunca yaşamaya başlar.” Ne var ki göçmenliğin iyi bir yanı da vardır: “İnsana hayatı bu denli iyi belleten bir başka deneyim bilmiyorum.” Ama bu göçmenler ne yaparlarsa yapsınlar, hep işsiz kalacaklar, horlanacaklar, aşağılanacaklardır.

Yazı ve yazma serüveni de öykünün bir başka temel izleğidir. Tüm öykülerin anlatıcısı aynı zamanda bir yazardır ve yazma serüvenini öyküye geçirir. Okur olmasa bu yazıların da olmayacağını belirten anlatıcı, yazmak zorundayım çünkü “senin kaldıramayacaklarını yazıya akıtarak, kendimden korumak için beni” diyecektir. Kimi öykülerde de kurmaca karakteriyle konuşarak yazının sorunlarını, gerçek ile kurmacanın sınırlarını tartışır: “Yazarken ayrı bir varlığa, bir göze dönüşürüm ve yalnızca bir bakış olduğum sürece daha farklı bir gerçeklik kazanırım.” Daha sonraki öykülerde de yazma gerekçesini aktarır: “Gecenin en soğuk saatinde, tek başıma bir kafede oturmuş, gözlerimi hiç kaldırmadan yazıyorum, yazıyorum, yazıyorum. Bardak bardak sütlü çay içiyor, sigara üstüne sigara tüttürüyorum. Yalnızlığımla baş edebilmek için ölümün uzayan gölgesi altında yazıyorum.”

Öyküler boyunca, göçmenlik, tek gözlü olmanın acısı, yersizlik yurtsuzluk konuları tartışılırken anlatıcı bütün bunları aşmak için aşka, cinselliğe ve yazıya sarılır. Ama onlarda da teselli bulamaz. Öykü kahramanı genç olmasına karşın, hayatın bütün acılarını yaşamış, geçmişe, çocukluğuna ilişkin tek bir iyi anısı olmayan ve toplumsal hayata öfkeli biridir. Ne var ki kahramanın toplumsal yaşama, beğenilere öfkesi, hıncı felsefi bir temelden mi yoksa tek gözünü kaybetmenin acısından mı kaynaklanıyor net olarak belirmez.

Kitap ilerledikçe, ilk öykülerdeki temaların bir kez daha anlatıldığı ve her şeyin başa doğru sarıldığı, bir tekrarın işlediği görülür. Her metin, neredeyse yeni bir şey söylemez ve aynı izleğin (bir gözünü kaybetmiş kızın sevgilisi Sergio’dan ayrılışı ve anlatıcının bunu yazıya döküşü) başka cümlelerle aktarılmasından ibarettir. Aynı olay, olgu ve durumun, aynı anlatıcı tarafından, aynı bakış açısıyla anlatılması doğal olarak metinleri, denemenin sınırlarına götürür. Öyle ki kimi anekdotlar bile tekrarlanmaya başlar. Tam da buralarda kitap kısır bir döngüye girer. Ancak, aynı izleğin yeni bir açılım kazanmadan ilerlemesi kitabın önemli bir handikabı olmakla birlikte, dil başarısı ve akışkanlık, aynı temanın yeni cümlelerle ifadesi bunu biraz yumuşatır.

Taş Bina ve Diğerleri (2009) kitabındaki tüm öykülerde çıkışsızlık, işkence, yalnızlık ortak bir tema olarak dışlaşır. Aslında ister dışarıda ister içeride (hapishane, tımarhane) olsun herkes bir taş binanın içindedir. Taş bina metaforik olarak biraz da hayata tekabül eder. Tüm öyküler taş binadan yükselen bir çığlıktır. Kurala uymayanlar beşinci kata çıkarılır. İşkenceden geçirilen bu insanlar bu duygudan asla kopamazlar. Çünkü her yer bir toplama kampıdır. Sadece bazı insanlar burada olduklarının bilincine varır. Onun kahramanları, sürekli, tamamlanmamışlık, yarım kalmışlık hâlini yaşar. İşkence görseler, ihanete uğrasalar da ancak onlarla yüzleşerek tamamlanacaklardır.

Kitap tümüyle taş bina metaforu üzerine kurulmuştur. İster bir karakol ister bir cezaevi isterse Sansaryan Han olsun; taş bina, mekân neresi olursa olsun, işlev olarak işkencenin yapıldığı bir yerdir. Anlatıcı taş binanın labirentlerinde dolaşırken, ihbarcı ile kurbanı aynı anda dile getirir. Deli adam, yankesici çocuk, yazar, taş bina metaforunu tamamlar.

Kitabın ilk üç öyküsünde, taş bina tecrübesi yaşayan kadınların maruz kaldıkları işkencelerin, hayatları boyunca nasıl peşlerinden geldiği ve onlarla birlikte yaşadığı anlatılır. Tüm öykülerdeki baskın düşüncelerden biri de çağdaşlık, modernlik olarak yaşanan kadınlık hâllerinin ağır eleştirisidir. Erdoğan pek çok öyküsünde bu kadınlık durumlarına ilişkin tespit ve yorumlarda bulunur.

Aslı Erdoğan’ın öykülerinde hikâye/olay tümüyle geride, arka plandadır ve öykü daha çok düşünce, bilinç düzleminde ilerlerken, şiirsel düzyazı diyebileceğimiz bir biçimle var olur. Konuşan somut biri değil, soyut bir iç sestir ve tümüyle bir iç döküştür. Bu şiirsel iç döküş, bir anlamda hayatla hesaplaşma/yüzleşme manifestosu gibidir ve sonuçta hayat, düzen, çağ üzerine, yoğun, derinlikli, çok katmanlı bir yapıdadır.

Yaşanan karmaşık ve kaotik ortamda, konuşmak, çığlık atmak isteyen anlatıcı, yaşadıklarını temsil edecek sözcükleri gündelik dilde bulamaz ve her şeyi imgelerle ifade etmeye başlar. Böylece ortaya yaşadıklarına denk düşen, kapalı, kendini kolay ele vermeyen bir anlatım biçimi çıkar. Duygunun, acının, yaralayıcı, lirik sesi, çığlığın, kapanmışlığın, kapatılmışlığın imgesel ifadesi olur.

Yoğunluk, ritim ve imgesel dille oluşturulan metnin vardığı yer ise şiirselliktir: “Sesleri dinlersin, fısıltıları, adımları, bağırışları, dış dünyanın çağırışlarını… Seni çoktan bütün resimlerinden silmiş dış dünyanın uğultusunu. Taşların cömertçe ilettiği, gerçek mi, hayal mi, anı mı olduğunu kestiremediğin seslerle yankılarını… Çınlayan topuklar, çarpan kapılar, bir yerlerde ısrarla çalan, açılmayan bir telefon. Bir çığlık başlar, kesilir, iniltiye dönüşür, yeniden başlar. Bu kez devam eder. Çığ gibi büyüyen, seni karanlığın derinlerine, duvarlara dek gerileten bir çığlık. Bir kadından mı, erkekten mi, bir insandan mı yoksa çok daha masum bir yaratıktan mı geldiğini anlayamadığın bir çığlık. Bedenden mi, yoksa ruhun kendisinden mi?” (Taş Bina ve Diğerleri, “İnsanlar”).

Öykülerde hayat; işkence, ölüm ve kıstırılmışlık temaları etrafında yorumlanır. İnsana, hayata ilişkin tüm inancını yitirmiş anlatıcı, düzene, çağa ağır eleştiriler getirir. İntiharın hemen eşiğinde hayata bakar. İçten, derinlerden gelen bu ses gündelik hayatın bildik diline dönüşemez ve bir çığlık olarak dışlaşır. Çığlık da dilsel düzeneğe değil kendi yapısına bağlıdır.

Mutlak yalnızlığa mahkûm anlatıcı, hücreye, ebedî hücreye kapatılmıştır. O hücreden çıkmak mümkün değildir. Çıkılsa bile o hücreden kurtulmak olanaksızdır. Buradan hayata girme, herkes gibi yaşama olanağı kalmamıştır. İnsana yönelik şiddet ve işkence, kadını kadın olmaktan, insanı insan olmaktan çıkarır. Kahraman bu dünyadan ne vazgeçebilir ne de bir parçası olabilir. Artık hayatı tam bir yarımlık, tamamlanmamışlık duygusuyla geçecektir. Çünkü kapanmış bir çağa, özlenmeyen eski zamanlara aittir ve kırgın, yenik bir hâlde dışarıdadır: “Koyu, acı, derin bir yalnızlıktır onunki.”

Öykülerde, resimler, sesler ve çağrışımlarla gündelik dilin dışında yoğunlaştırılmış bir anlatım kurulur. Giderek hayat, düzen, çağ üzerine, aforizmalarla yüklü ve deneme diline yaklaşan çok katmanlı metinlere dönüşür. Bu anlamda Aslı Erdoğan, Türk öykücülüğünde şiir-öykü yakınlaşmasının en parlak, en ışıltılı örneğini temsil eder.

(…)

*Bu okuma parçası için Dedalus Kitap’a teşekkür ederiz.

Necip Tosun: 1960 Kırıkkale doğumlu. İlk ve ortaöğrenimini Kırıkkale’de tamamladı. Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesini bitirdi. 1988 yılından beri bir kamu kurumunda görev yapıyor. Ankara’da yaşıyor, evli ve iki çocuk babası. İlk öyküsü “Yangın” 1983 yılında Aylık Dergi’de yayımlandı. Öykü, eleştiri ve sinema yazıları, Mavera, Dergâh, Eşik Cini, Hece, Heceöykü, Karagöz, Kitap-lık, Dünyanın Öyküsü, Post Öykü, İtibar dergilerinde yayımlandı. Otuzüçüncü Peron adlı öykü kitabıyla 2005 Türkiye Yazarlar Birliği “hikâye”, Modern Öykü Kuramı kitabıyla 2011 yılı “edebî eleştiri”, Ansızın Hayat kitabıyla 2014 Ömer Seyfettin Öykü ödülünü aldı. Yapıtları: Öykü: Küller ve Uçurumlar (Hece, Ankara, 1998); Otuzüçüncü Peron (Hece, Ankara, 2005); Ansızın Hayat (Hece, Ankara, 2014); Deneme: Hayat ve Öykü (Hece, Ankara, 1999); İnceleme: Türk Öykücülüğünde Rasim Özdenören (İz Yayıncılık, İstanbul, 1996); Türk Öykücülüğünde Mustafa Kutlu (Dergâh Yayınları, İstanbul, 2004); Film Defteri (Dergâh Yayınları, İstanbul, 2005), Modern Öykü Kuramı (Hece, Ankara, 2011), Öykümüzün Kırk Kapısı (Hece, Ankara, 2013), Doğu’nun Hikâye Kuramı (Büyüyenay, İstanbul, 2014).

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.