Güven – Henry James 

 

“Bernard Longueville, Sienna’ya geldiğinde, orada sadece 2 gece kalmayı planlıyordur ama yaşam karşısına güzel bir kız olan Angela Vivian’ı çıkartır. Sienna’nın doğal güzelliği içinde, aniden karşısına çıkan bu güzel kızı, çizmekte olduğu resme dâhil eden Bernard, artık kendisini Sienna’dan uzaklara taşıyacak herhangi bir nedene sahip olmadığını görür şaşırarak. Aşk, hiç bilmediği bir anda karşısına dikilmiş ve onu başka birine çevirmeye başlamıştır bile. Bu hırçın kızın çaldığı kalbine rağmen, kendisine çılgın bir bilim adamı diyen Gordon Wright’ın yanına gider ve arkadaşının da aynı kıza âşık olduğunu öğrenir. Angela ile evlenmek isteyen Gordon ile tartışır ve onu bu karardan caydırmaya çalışır. Bunu başarır da. Bernard birkaç yıl sonra yeniden karşısına çıkan Angela’yı ne kadar derinden sevdiğini anlayacak ve sonunda kendisine evlenme teklif edecektir. Henry James, edebiyattaki ve dönemi anlatmadaki ustalığını daha ilk yazılarından itibaren göstermiş olan büyük bir yazar ve düşünürdür. Güven, Henry James’in kendi yaşamında da karşı karşıya kaldığı bir ikilemi gözler önüne serer. Mantık ile duygular arasında kalmış bir adamın iç dünyasını, dönemin yaşantısını ve pek çok önemli değer yargısını vurgulayan Güven, James’in baş tacı edilecek romanlarından biridir. Yaşamında mükemmel kararlar alınamayacağının, her şeyi doğru yapmanın mümkün olmadığını ve çoğu kez hem mantık hem de duyguların ortak bir çözümde bir araya getirilmesi gerektiğini, James kadar ustaca ve şiirsel anlatmak zor…” “Güven” romanından bir okuma parçası yayımlıyoruz…

 

Baden-Baden’e varması gerektiği günü Gordon Wright’a yazdığı mektupta belirtmemişti; Longueville’in günleri belirtme alışkanlığının olmadığını kabullenmek gerek. Akşam vakti, yolculuğu sona erdi ve arkadaşının mektubunda tarihi vermiş olduğu hotelde kendini tanıtırken Baden- Baden geleneklerine göre Gordon Wright’ın akşam yemeğinden sonra Sohbet evine gittiğini öğrendi. Saat akşamın sekiziydi ve Longueville yolculuğun yorgunluğunu üzerinden attıktan sonra akşam yemeğine oturdu. Bu sırada içinden geçirdiği ilk istek, gelip yemekte ona eşlik etmesi için Gordon’u çağırtmak oldu; ancak iyice düşündükten sonra bu isteğin olabildiğince kısa sürmesinde karar kıldı. Yemeğini bitirmesinin ardından Kursaal’a doğru yola koyuldu. Meşhur Alman kaplıcası, Avrupa’daki en güzel yerlerden biridir ve yirmi beş yıl önceki yaz akşamının kumar günlerinde en görkemli manzaralardan biri olurdu. Afetin muazzam tapınağın aydınlık pencereleri (daha da saf bir ilahiyata adanmış gibi yalın bir mimari olarak) bahçeye ve koruya doğru genişçe açılıyordu. Kara Orman’ın ağaçlık dağlarından doğan küçük bir nehir, lüks hotelleri ve pansiyonları geçerek masumiyet deresi edasıyla akmaktaydı. Kursaal’ın terasındaki yüksek bir çardakta orkestra, binlerce küçük sandalyelerin üzerine iyice yayılmış ve o anlık para ve şans hesabı yapmayı doğanın güzelliklerine tercih etmiş hanımefendi ve beyefendilerin konuşmasına sağduyulu bir şekilde eşlik ediyordu. Belirsiz siyah tepelerin ve ormanların üzerinden göz kırparak yaz sönükleşmeye başladığında kayıtsız grubun üzerini aydınlatmayı kesmekten çekinmeyerek onlara baktı.

Longueville bunların tümüne tanıklık ederek doğruca kumar salonuna girdi; deney meraklısı arkadaşının rulette kombinasyonlar deneyip denemediğini görmek için sabırsızlanıyordu. Fakat onu ne masaların etrafında sessizliğe bürünmüş kalabalığın arasında ne de yaldızlı odalarda bulabildi. Bu yüzden de lambayla aydınlatılmış terasa çıktı ve etrafta gezinmeye başladı- burası ise etrafta gezinen ve oturan sayısız grubun orayı devasa bir sanatsal toplantıya dönüştürdüğü yerdi. Bu ona güzel ve zevkli bir şeymiş gibi göründü. Longueville kendi kendine, özellikle de Epikür hayat felsefesini seçmesi beklenmeyen biri, Gordon Wright, için Baden’e gelmek kesinlikle kendisini rahat hissetmesini sağlamıştır diye düşündü. Konuşan grupların bir birine bir diğerine bakarak Longueville kendi yoluna gitti ve sonunda onun duraklamasına sebep olan bir yüz gördü. Bir süre yüze bakarak orada kalakaldı; bu yüzü daha önce de gördüğünü biliyordu. Yüzler konusunda harika bir hafızaya sahipti; fakat bu, gördüğü bu yüzü kişisiyle eşleştirebilmesinden biraz daha önceydi. Çekingen ihtiyat ifadeli ve bir güvercinin kanadı kadar yumuşak beyaz saçlı bu kısa, yaşlıca kadını nerede görmüştü? Bu sorunun ardından eski bir İtalyan kasabasının çimenli köşesinden başka nerede olabilirdi ki cevabı hemen geldi. Gördüğü kadın tutarsız modelinin annesiydi; bu gizemli kişi ondan başkası değildi. Longueville daha bu sonuca varmaya vakit bulamadan bakışlarının yaşlı bayanın yakınında oturan ve ona yüz çevirip genç bir kızla konuşan adamın geniş sırtında olduğunu farketti. Görebildiği şey adamın sırtından başka bir şey değildi, buna karşın gerçek dostluk sezgisiyle bu özelliksiz genişlikte Gordon Wright’ın sağlam kişiliğini tanıdı. Çok geçmeden oraya doğru ilerledi ve elini Wright’ın omzuna koydu.

Arkadaşı etrafına bakındı ve sonra da sevinçli bir bağırışla olduğu yerde sıçrayıp Longueville’in elini kavradı.

“Sevgili dostum- sevgili Bernard! Allah aşkına ne zaman geldin?”

Bernard bu soruya cevap verip biraz açıklama yaparken arkadaşının güzel ve hoşnut suratından Wright’ın konuştuğu genç kıza ardından da diğer taraftaki ona küçük pırıltılı bir bakış fırlatan bayana baktı. Ona ve genç kıza şapkasını çıkartarak selam verdi ve genç kıza baktığında da kesin bir hayal kırıklığına uğradığının bilincine vardı. Kız çok güzeldi, üstelik ona da bakıyordu; ancak Siena’daki küçük teras hadisesinin kahramanı değildi.

“Her zamanki Longueville,” diye devam etti Gordon Wright “her zaman size arkadan yaklaşır; sürprizlere bayılır.” Kahkahalar atıyordu; çok memnun olmuştu ve Bernard’ı o iki bayanla tanıştırdı. “Bayan Vivian’ı tanıyorsundur; Bayan Blanche Evers’ı da biliyorsundur.”

Bernard küçük çemberdeki yerini aldı; ama Bayan Vivian’ı tanıdığını belli edip etmemesi gerektiğini düşündü. Ancak sonra bu seçeneği onun gözlerinde de kendisini tanıdığını farkettiği için bayana bırakması gerektiğini hissetti. Lakin Bayan Vivian bir şey yapmaya kalkışmadı; her zaman insanların ne zaman geleceklerini bilmekten hoşlandığını ve bu yüzden de sürprizlerden hiç hoşlanmadığını belirterek ince genellemelerle yetindi.

Longueville gülümseyerek, “Gerçi sizin de payınızı aldığınızı düşünüyorum.” dedi. Bunun ona Siena’da küçük kiliseden çıkıp kızının yabancı bir ressama poz verdiği anı hatırlatabileceğini düşünmüştü. Fakat Bayan Vivian sevecen başını öbür tarafa döndürerek üstünkörü bir cevaptan başka bir karşılık vermedi.

“Her şeyden payımı alırım; iyiden ve kötüden de. Hiçbir şeyden de şikâyet etmem.” Sonra da hafif küçümseyen bir gülümseme takındı.

 

Gordon Wright yeniden Bernard ile el sıkıştı; onu gördüğüne gerçekten çok mutlu olmuş gibi görünüyordu. Longueville, Gordon’un ona “sevdiğini” yazdığını hatırlayarak arkadaşının suratında tutkunun tahribatını aramaya başladı. Gelgelelim şimdilik anlaşılır değillerdi; kusursuz ve dürüst arkadaşı kendi halinde ve halinden memnun görünüyordu. Gordon Wright’ın berrak ve kül rengi gözleri, kısa, düz ve lepiska saçları ve sağlıklı bir renk dağılımı vardı. Kaba ve oldukça da biçimsiz yüz hatlarına sahipti; ama suratında -yüz ifadesinin değerine ek olarak- mutlak inceliği sahibine zaman zaman cesur bir kıvrım veren gür ve sarı bıyığı vardı. Gordon Wright uzun biri değildi; ama güçlüydü ve kişiliğinde iyi yerleşmiş ve sağlam bir şeyler vardı. Neredeyse her zaman açık renkli kıyafetler giyerdi ve boynuna da daima mavi bir kravat takardı. Heyecanlandığında da kıpkırmızı olurdu. Longueville’e yolculuğu, sağlığı, nerede olduğu ve niyeti hakkında sorular soruyordu Longueville de soruları cevapladığı sırada Wright’ın gözlerinde şimdiki durumunu yansıtan bazı ipuçları bulmak için uğraş gösteriyordu. Yanındaki bu güzel kız arkadaş belirsiz aşkı mıydı ve eğer öyleyse yaşlı kadının işi neydi ve münakaşacı kızına ne olmuştu? Belki de bu bir diğer kızıydı, genç olan, aslında yine de Longueville’in arkadaşlarının hiçbirine benzemiyordu. Bernard’ın sorgucu bakışlarına rağmen Gordon Wright hiçbir görsel güvenden keyif almıyordu. Anlatacak çok şeyi vardı. Longueville ile baş başa kalana kadar anlatacak hikayesini bekletecekti. Henüz bu sosyal ortamda yalnız kalmaları pek mümkün değildi; çünkü bu iki bayan Gordon’un koruması altındaydı. Bayan Vivian—Bernard kadının adını öğrenmekten dolayı çok memnundu; bir engel tarafından durdurulup yarım açılmış ve birdenbire tümü açılmış bir perdeymiş gibiydi. Bayan Vivian terastaki aylakçı ve geveze kalabalığı şefkat bekler edasıyla şöyle bir süzüp oturdu. Muhtemelen büyük kızına bakınıyordu ve Longueville bu genç bayanın da gelmiş olmasını dilemekten kendini alamıyordu. Bu esnada, Gordon’un kendini adadığı genç kızın fazlasıyla güzel ve de son derece cana yakın olduğunu farketti. Gordon’un mektubunda bahsettiği kişi olabileceğini düşünerek Longueville kızla biraz konuştu. Onunla ilgileniyor gibi görünmek ona yakışırdı. Bu durumun niyeti de Gordon Wright’ın Bayan Vivian ile konuşmak için dönüp gitmesiyle pekiştirildi. Bu sayede arkadaşı onların ahbabıyla tanışırken rahat olabilirdi.

Bu genç kız diğerleriyle birlikte Siena’da olmasa bile kızın davranışlarını da göz önünde bulundurarak Longueville’e bu onu ilk kez görüşüymüş gibi görünmedi. Binlerce kez gördüğü tam bir güzel Amerikan kızıydı. Güçlü bir aile benzerliğiyle nüfuz etmiş bin bir çeşit kardeşlikti. Bu genç kızın, bir çırpıda her yere bakan ve hatta çoğu kez Longueville’in gözleriyle buluştuğu bazı yerlerde oyalanacak vakit bulan (Gordon’un kravatının renginde) çekici gözleri vardı. İpeksi altın saç telleriyle yumuşak kahverengi saçları vardı üstelik güzelce şekillendirilmişti ve Paris havasındaki küçük şık bir şapkayla da taçlandırılmıştı. Düzgün yuvarlak hatlarıyla narin küçük bir çehresi ve sevimli eldivenli incecik elleri vardı. Olduğu yerde birçok kez dolanıp durdu ince ve esnek vücudunu döndürdü ve başını salladı. Saçında parmaklarını gezdirip elbisesinin süslerini inceledi. Longueville çabucak kızın çok konuşkan olduğunu anladı ve kız kendini büyük bir dürüstlük ve kararlılıkla ifade ediyordu. İlk olarak, uzun bir süredir Baden’de olup olmadığını sordu; ama kızın ihtiyacı olan tek şey bu sorunun gelmesiymiş. Çekici, inançlı, edalı küçük suratını Longueville’e döndürerek birdenbire konuşmaya başladı.

“Dört haftadır buradayım. Ama sen buna uzun der misin demez misin bilmiyorum. Bana hiç uzun gelmedi; çok güzel vakit geçiriyorum. Burada o kadar çok insanla tanıştım ki- her gün de birileri çıkıyor. Bugün de sen çıktın.”

Longueville, “Ah, ama beni tanımıyorsun ki” dedi gülerek.

Çelişkili, küçük tatlı bir bakışla “Şey, hakkında çok fazla şey duydum” diye bağırdı genç kız. “Sanırım çok yakın arkadaşlarımdan birini tanıyorsun, Baltimore’daki Bayan Ella Maclane. Şu anda Avrupa’yı dolaşıyor.” Longueville’in hafızası belirtilen bu işarete hemen karşılık vermedi; ama durumun gerektirdiği coşkulu tasdiki açığa vurdu ve hatta Baltimore’lu genç kızın çok güzel olduğu fikrini riske attı. “Çok da sevimli” diye devam etti arkadaşı. “Onun senden bahsettiğini duydum sık sık. Bence onun kız kardeşini onu tanıdığından daha iyi tanıyorsun. Çünkü çok fazla dışarı çıkmaz. Olabildiğince ilginç biri. Saçları ayaklarına kadar geliyor. Şu anda Norveç’te geziyor. Aklına gelebilecek her yere gitti ve gezisini Finlandiya ile bitirecek. Bundan daha da ileriye gidemezsin, değil mi? Bu da benim için bir rahatlık; çünkü dönüp geri gelmek zorunda kalacak. Onun Baden-Baden’e gelmesini çok istiyorum.”

“Umarım gelir,” dedi Longueville. “Tek başına mı geziyor?”

“Oh, hayır. İngiliz beyefendisinin biriyle birlikte. Kendini Ella’ya adadığını söylüyorlar. Bu aralar, herkesin bir İngiliz beyefendisi var gibi görünüyor. Burada da bir tane var, Kaptan Lovelock, Sayın Augustus Lovelock. Şey, onlar son derece yakışıklı oluyorlar. Ella Maclane, Baden-Baden’e gelmek için can atıyor. Ona mektup yazmanı isterdim. Annesinin ve babasının kendi kafalarında bazı düşünceleri var; bunun uygunsuz -siz nasıl dersiniz?- ahlaka aykırı olduğunu düşünüyorlar. Keşke ona yazsan ve öyle olmadığını söylesen. Bayan Vivian’ın ahlaka aykırı bir yere geleceğini düşünüp düşünmediklerini merak ediyorum. Bayan Vivian onu bir dakikada alabileceğini söylüyor; kaç tane aldığını pek umursuyormuş gibi görünmüyor. Yani çok fazla kibar olduğunu söylüyorum. Yani ben Bayan Vivian’ın himayesindeyim. Annem, Marienbad’e gitti. Bayan Vivian ile her yere gitmeme izin verir, tesirinden dolayı- Bayan Vivian’ın tesirini o kadar çok hesaba katar ki. Onun hakkında her zaman çok şey duymuşumdur, sen duymadın mı? Sevimli olduğunu söylemem gerek; üzerimde harika bir etkisi var. Kendimi övmek istemiyorum; ama öyle. İyi olup olmadığımı Bayan Vivian’a sor sitersen. Olabildiğim kadar iyiyim sadece. Çok huzurluyum, burada bu şekilde otururum. Buna ahlaka aykırı der misin? Eğer istemezsen kumar oynamak zorunda değilsin. Ella Maclane’in babası kumarın içine çekileceğini düşünüyor. Bunun içine çekilmediğimden eminim. Ne diyeceğini biliyorum- sen bu işin dışında tutuldun diyeceksin. Pekâlâ, bu akşamlık böyle. Burada o kadar sessizce oturuyoruz ki- konuşmaktan başka yapacak bir şey yok. Kendimizce küçük bir grubuz- grubumuza katılacak mısın? İçimizden iki kişi eksik- Bayan Vivian ve Kaptan Lovelock. Kaptan Lovelock’ın kumarı açıklaması için hep birlikte odalara gittiler- Bayan Vivian her zaman her şeyin açıklanmasını isterdi. Masalara baktığım ilk anda kumarı anladığıma eminim. Bayan Vivian’ı gördün mü hiç? Çok beğenilen ve o kadar alışılmadık biri ki. Siyah saçları çok sıra dışı -senin de siyah saçlarının olduğunu görüyorum- ama benim demek istediğim kadınlar arasında. Eminim ki insan burada her şeyi görüyor. Masaya gelen bir kadın var -Portekizli bir kontes- tam olarak mavi renkte saçları var. Bu tarafa geldiğinde saçına hayran kaldığımı söyleyemem. Mavi benim en sevdiğim renktir; ama gözlerde olmasını tercih ederim.” diye devam etti Longueville’in arkadaşı mavi tonunun örneği olan küçük iki enfes gözünün bakışlarını Longueville’e dikerek.

Her zaman bir hayranlık belirtisi anlamına gelmeyen saf bir eğlence ifadesiyle dinliyordu. Ama saygıdeğerin tersi olmayacak zarif gevezeler bile erkeksi ihmali tercih ediyor. Bernard’ı dinlerken kendi alışkanlığına göre kendi yansımasını yaptı. Kendi kendine iki çeşit güzel bayanın olduğunu söyledi- ciddi bir şekilde bilinçli ve inceden inceye habersiz. Bayan Vivivan’ın himayesindeki ilk grubun üyesi işveli kadın kısmıydı. Hepimizin vazgeçilmez bir algısı var ve vazgeçilmez olan bu genç kızın bir seyircisi olmak; bu neredeyse her iki ayaklı erkeğin işine gelirdi. Seyircisine takındığı tavır, şimdilik, benliğinin her şeyinde- bakışlarında, davranışlarında, sözlerinde, yüzlerce üslup, jest ve hal deneyimleriyle kendini belli ediyordu. Tüm bu enerji dolu hünerler o kadar saf ve aşikâr ki izleyeniyle iyi geçinme arzusunun dürüstlüğü kendi içinde bir nezakete dönüşüyor; bu, sonradan Bernard’ı kendi kendine bu doğal yeteneğin varoluşun ışıl ışıl görünüşten başka bir şey olmadığı genç kızların işinin sadece çene çalmak ve süslü elbiselerini dalgalandırmak olduğunu söyletti. Ayrıca hayata bakış açıları ve yükümlülükleri Oryantel bale kostümleri kadar basit ve yüzeyseldi. Bu anlaşılır küçük kur kesinlikle Gordon Wright’ın istediği tavsiye olamazdı; genç kızın diğer tarafında aydınlığı- veya daha doğrusu Baden’in gaz ışığını abartısız bir şekilde kelimenin tam anlamıyla görebilirsiniz. Bir an için orada küçük, boş kafasını bir yandan öbür yana döndürerek ve her hareket ettiğinde Bernard ile göz göze gelerek bir ara orada oturdu; bir anlığına tüm konuları bitirmiş tavrını takındı. Hemen ardından da yanında bir beyefendiyle birlikte bir genç hanım küçük gruba doğru yaklaştı ve Longueville onu görür görmez sandalyesinden kalktı.

Kendi kendine “Habersiz grubun güzelliği var burada.” dedi. Onun yüzünü çok iyi biliyordu; yarım saatini onu çizerek geçirmişti.

“Matmazel Vivian geliyor!” dedi Gordon Wright annesinin yanında kızına yer açmak istercesine ayağa da kalkarak.

Genç kız hafifçe gülümseyerek onların önünde durdu ve sonra bakışlarını Longueville’de durdurdu. En başta bakışları derin ve doğrudandı; fakat nazik bir meraktan daha fazlasını ifade etmiyordu. Bu her nasılsa birden tanımanın idrakiyle sonuçlandı- kendini yüz kızarmasıyla belli eden utangaç bir tanıma.

Matmazel Vivian’a eşlik eden kişi, dikkat çeken kumral sakalı ve alışılmadık derecedeki hoş giyimiyle bakanı hemen etkileyen güçlü, yakışıklı bir adamdı. Ellerini açılan iliğin bir gülle süslenmiş olduğu küçük bir ceketin ceplerinde tutuyordu. Vücudunu biraz oynatıp gülerek ve şakacı bir şekilde iki veya üç kez başıyla selamlayarak Blanche Evers’a yaklaştı.

Genç kız başıyla selam vermesine karşılık olarak “Umarım masaya koyduğun her kuruşu kaybetmişsindir!” dedi.

Adam da gülmeye ve onları yinelemeye başladı.

“Ne kaybettiğim umrumda değil, bir şartla- bir şartla,”

“Ne gibi bir şart, yalvarma gibi mi?”

“Yanına oturmama izin vermen şartıyla!” dedi ve çok gösterişli bir şekilde kızın diğer tarafındaki bir sandalyeye oturdu.

Kız, “İnşallah tüm malını mülkünü kaybedersin!” diye karşılık verdi Bernard’a bakarak.

Kaptan Lovelock, “Bu atılan küçük bir kazık olurdu.” dedi. “Gerçekten beni yoksulluğa düşmüş görmek isterdin miydin?”

Bu hoş sohbet kendiliğinden çabucak oluvermişken Matmazel Vivian bakışlarını Longueville’in yüzünden çekip annesine doğru döndü. Fakat Gordon Wright bu hareketi elini Longueville’in omzuna koyup arkadaşını tanıtmaya girişerek engelledi.

“Bu, mükemmel insan hakkında konuştuğumu duyduğunuz Bay Bernard Longueville’dir. Başarılarından biri, sizin de gördüğünüz gibi, aydan buraya gelmesidir.”

“Hayır, aydan gelmedim.” dedi Bernard gülerek. “Siena’dan geldim.” Longueville, fark edilir bir süre için kendi elini uzatmaya tereddüt eden Matmazel Vivian’a elini uzattı. Sonra da Matmazel Vivian Siena bahsine hiç karşılık vermeden selamını verdi.

Ardından da oturmayı redderek yorgun olduğunu ve eve gitmeyi tercih ettiğini söyledi. Bu telkine annesi hemencecik boyun eğdi ve iki bayan da Kaptan Lovelock’un arkadaşlığından vazgeçmek zorunda olan genç Matmazel Evers’ın hoşgörüsüne sığındılar. Bu lüksten keyif alıyordu bununla birlikte Bayan Vivian’ın pansiyonuna doğru giderken hepsi eğlenceli Baden tavrında yavaşça dolaştılar. Longueville kendisini doğal bir şekilde Matmazel Vivian’ın yanında buluverdi; ama kızın ondan sakındığı izlenimine kapıldı. Önde yürüyordu ve Gordon Wright da onun yanında dolaşıyordu. Bununla birlikte Longueville yalnızca birkaç kelime alış verişindeymiş gibi göründüklerini fark etti. Küçük ve hafif sarsak adımlarıyla sırasıyla hotelin faziletlerini ve Baden’in güzelliklerini seyrederken yürüyen Bayan Vivian’a kendi elini takdim etti.

….

Üç bayana ve önceden de dediği gibi gecesine devam edecek olan Kaptan Lovelock’a iyi geceler diledikten sonra arkadaşı Longueville, “Bunlardan hangisi?” diye sordu. Küçük, engebeli taşlı Alman sokağındaki Bayan Vivian’ın pansiyon kapısından dönüp gittiklerinde ayakta dikildiler.

Gordon, “Hangisi ne?” diye sordu arkadaşına bakarak.

“Hadi ama” dedi Longueville, “bu saatten sonra namuslu rolünü oynamaya kalkışmayacaksın! Bana çok fazla sevdiğini yazmamış mıydın?”

“Çok fazla mı? Hayır.”

“Daha da çok utanmalısın! Yoksa sevgin az mı?”

Bir an arkadaşı oldukça ciddi bir şekilde ona baktı.

“Sana yazdığım mektubu edepsiz bir evrak sandığını varsayıyorum.”

Longueville “Her zamankinden olduğunu sandım” dedi gülerek.

“Bu aynı şey değil mi?”

“Hiç de değil. Tuhaflıkların adamı olduğunu hiç düşünmemiştim.” Gordon biraz sorgulayıcı biraz da sevimli olan ciddi bir bakışla ona bakarak orada durdu; ama bu son sözleri söylerken uzaklara bakıyordu. Çok mütevazı bir insan bile sıradan olanlardan birkaç farklı, ayırt edici özelliğinin inkâr edildiğini duyduğunda birazcık çekinebilir. Bu etkiyi Longueville yarattı ve arkadaşının umduğundan daha vahim bir ruh halinde olması da onu fazlasıyla etkiledi; ama buna rağmen neden keyfi yerindeydi? Bernard, “Mektubun çok doğal ve ilginçti.” diye ekledi.

Yeniden arkadaşına yüzünü dönerek, “Yani anlayacağın,” dedi Gordon, “çok fazla tasalandım.”

“Kesinlikle, sevgili dostum!”

“Evlenmeyi çok istiyorum.”

“Önemli bir düşünce.” dedi Longueville.

Arkadaşı, “Hep onu düşünüyorum neredeyse,” diye açıkladı, “Hem de onu ben keşfetmişçesine. İlk defa böyle vuruluyorum.”

Bu sözler, Longueville’in yüksek kahkahalarına sebep olan mazlum bir saflıkla dile getirilmişti.

“Sevgili arkadaşım,” diye haykırdı, “alt tarafı, senin de küçük tuhaflıkların var.”

Gel görelim ki oldukça tuhaf bir şekilde bu itiraf Gordon Wrgiht’ın gururunu okşamamış görünüyordu.

“Sana bunu bana gülmen için göndermedim.” dedi.

“Ah, ama ben dört yüz seksen üç kilometre yolu ağlamak için gelmedim! Cidden, ciddi olalım, o halde evliliği aklına sokan bu genç bayanlardan biri mi?”

“Hiç de bile. Aklımda zaten vardı.”

“Aşık olduğunda evlenmeyi arzularsın.”

Gordon Wright, “Aşık değilim.” dedi bir kuvvetle.

“Ah, öyleyse sevgili arkadaşım beni neden çağırttın?”

Wright ona bir anlığına sessizce baktı.

“Çünkü akıllı olduğun kadar iyi de bir arkadaş olduğunu düşündüm.”

“İyi bir arkadaş!” diye tekrarladı Longueville. “Kahrolası bilimsel terimlerini anlamıyorum. Ama afedersin; buna gülmeyeceğim. Akıllı bir arkadaş değilim; ancak iyi bir arkadaşım.” Bir an durakladı ve ardından elini arkadaşının omzuna koydu. “Sevgili Gordon, faydası yok; sen âşıksın.”

“Şey, ben olmayı istemedim.” dedi Wright.

“Allah Allah, ne korkunç bir duygu!”

“Her şeyi bilerek evlenmek istiyorum. Karımı tanımak istiyorum. Âşık olduğunuz insanları onlara aşıkken tanıyamazsınız. İzlenimleriniz abartılıdır.”

“Kısmen öyle olmaları gerek. Ve sen de bu abartıya karşı mısın?”

“Pekâlâ, dediğim gibi. Evleneceğim kadını diğer herkesi tanımam gerektiği gibi tanımak istiyorum. Onu apaçık halde görmek istiyorum.”

“Duruma bağlı, bilgiye çok fazla açsın; bilimin kuru ışığına fazla değer veriyorsun.”

Gordon hemen “Ah!” dedi; “tabii ki elbette ondan hoşlanmak istiyorum.”

Bu itirazına rağmen Bernard tekrardan gülmeye başladı.

“Canım Gordon’um, kuramlarından daha iyisin. Tutkulu kalbin duygusuz zekâna ters düşüyor. Tekrar ediyorum- sen âşıksın.”

“Lütfen bir kere daha tekrarlama.” dedi Wright.

Bernard onun koluna girdi ve yanından yürüdü.

“Ne diyeyim öyleyse? Evlilik planları yapmakla meşgulsün.”

“Böyle demene katiyen karşı değilim. Planlarım aşırı alakadan dolayıdır.”

“Ve bu genç bayanlardan biri de nadide dersi içeren güzel bir cilt.” dedi Longueville. “Veya belki de senin ders kitabın iki cilttir.”

“Hayır, sadece biri ve hiç çalışmıyorum. Asla iki işi aynı anda yapamam.”

“Bu da âşık olduğunu kanıtlar. İnsan asla iki kadını aynı anda sevemez; ancak bir kişinin iki seveni olabilir -veya sevdirebildiğin kadar çoğu- sonunda da seçme sınavı. Yalnız daha önce de sorduğum gibi, senin seçimin bu genç bayanlardan hangisi?”

Gordon Wright arkadaşını süzerek birden bire durdu.

“Sence hangisidir?”

“Ah bu adil bir soru değil.” diye ısrar etti Bernard. “Bence birinden birini söylemem haksızlık olurdu. Ve eğer yanlış olanı söylersem diğerine karşı kabalık yapmışım gibi hissederdim. Anlamıyor musun?”

Gordon bunu anladı belki de ama bu konuda arkadaşının ne düşündüğünü söyletme fikrinden vazgeçmedi.

“Kabalığı boşver. Günün birinde ben de senin için aynısını yapacağım, sorunu çözmek için. Benim hangisinden hoşlanabileceğimi düşünüyorsun? Şimdi, genel kaidelere bakarak benim hakkımda ne biliyorsun?” Bu soruyu neşeli gözlerle sormuştu.

“Unutuyorsun ki,” dedi arkadaşı, “çok şükür, seni çok iyi tanısam bile o kızları çok az tanıyorum. Çok az kanıtım var.”

“Evet; ama sen de gözünden bir şey kaçırmayan birisin. Bu yüzden buraya gelmeni istedim.”

“Yalnızca Matmazel Evers ile konuştum.”

“Evet, Matmazel Vivian ile hiç konuşmadığını biliyorum.” Gordon Wright bu sözleri söylerken, Bernard’a bakıp maksadında ısrar ederek ayakta dikildi. Bernard bu bakışın kastini acayip bir şekilde hissetmişti. Bu sözler bir algı yanılsamasını gösteriyordu ve Longueville de hemen kendi kendine bunu def etmenin onun görevi olup olmadığını sordu. Cevap sorunun geldiğinden daha yavaş bir şekilde gelmişti; ancak yine de gelmişti- olumsuz olarak. Bu kuruntu saçmalıktan başka bir şey değildi ve yine de Matmazel Vivian ile daha önce tanıştığını arkadaşının bilmesine müsaade etmek onun yapacağı şey değildi. Genç kzının bizzat kendisinin yapması gerekiyordu; fırsatı olduğu halde böyle yapmadığı için de Longueville konuşmama şerefine mecbur olduğunu söyledi kendi kendine. Bu düşünceler çok kısa bir zaman içinde şekillenmişti; ama bunların ortasında genç adamımız, zekâsının mükemmel kıvraklığı sayesinde, oracıkta üstü kapalı bir şekilde “şeref”inin bu işe karıştığını görmenin tuhaf olduğunu farkedecek zamanı bulmuştu. Matmazel Vivian ne zaman canı isterse Siena’daki küçük olaydan Gordon’a kuşkusuz bahsedebilirdi. Bu Bernard’ın bir düşüncesiydi, ama bir an için, onun daha önceden bunu bildiği ve az önce söylediği laflarda bunun alaycı bir vurgulaması varmış gibi geldi. Ancak bu etki, “Yine de onu farkettin.” diye eklediği ses tonuyla tamamen dağıldı.

“Ha, evet; çok dikkat çekici.”

“Peki, o zaman,” dedi Gordon, “göreceksin. Sorun çıkarmamanı isterdim. Elbette eğer diğerini dışlayarak geçekten birine ilgimi verseydim bulması kolay olacaktı.”

Longueville, arkadaşının bu küçük bulmacasından biraz eğlenmiş biraz da tedirgin olmuştu. Yürümeye devam ederlerken “Diğerini dışlamanın uygunsuz bir iması var.” diye karşılık verdi. “Genç hanımlardan birine karşı çok kaba olduğundan bahsediyor muyum?”

“Aman Tanrım, hayır. Bunun bir sakıncası olduğunu düşünüyor musun?”

“Pekâlâ,” dedi Longueville, “zaten tahmin etmiştim.”

Gordon Wright itiraz etti. “Henüz tahmin etme- birkaç gün bekle. Sana şu anda söylemeyeceğim.”

Bernard, “Bana söylemeyecek mi bakalım.” dedi gizlice. Ve biraz düşünüp taşındı. “Kendimi takdim ettiğimde Matmazel Evers’ın çok yakınında oturuyordun ve onunla çok içten bir şekilde konuşuyordun. Başın ona doğru eğilmişti- bu çok âşıkçaydı. Kesinlikle amacın Matmazel Evers!”

Gordon Wright kısa bir an için duraksadı ve ardından da- “Umarım Matmazel Vivian’a kaba gibi görünmemişimdir.” diye bağırdı.

Bernard hafif bir kahkaha bastı. Otele vardıklarında “Sevgili Gordon’um, çok fena âşık olmuşsun!” dedi.

(…)

*Güven romanının 23-38 sayfaları arasındaki bu iki bölümün yayını için Altın Bilek Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.