“Güzel”i Savunmak Gerekir: Deniz Feneri – Emine Ayhan

 

“İdeal bir kadın olma, eş olma, anne olma sürecinin modern öznede yarattığı sarsıcı dönüşümler anlatılıyor Deniz Feneri’inde. Romanın esas karakterlerinden biri olan Bayan Ramsay, özellikle gündelik hayatın kabûsvari akışı içinde bu üç ideali de eşanlı olarak sürdürmekle yükümlüdür. İdealin şart koştuğu canlılık, içtenlik, sevecenlik, tutumluluk, üretkenlik, besleyicilik gibi haller hayat tüketicidir aslında. Ama Virginia Woolf, estetik ve politik temsil düzleminde bu tüketici nitelikleri tersine çevirir ve her durumda hayatın olumlanmasından, dönüştürülerek devam ettirilmesinden yana atar zarını. Yirminci yüzyılın baş yapıtlarından olan Deniz Feneri aynı zamanda ütopik bir karaktere de sahip: Dünya karanlık da olsa, acılar ve kasvetler sevinçlerin önüne geçiyor da olsa, “fener” oradadır, ışık oradadır; ölüm ve aşk geriliminde ibreyi aşktan yana büker Woolf, ihtiyatla:  Büyük bir tutkuya, yalan olan bir aşka dair, kırılan heveslerin içtenlikle anlatıldığı bir anda, kendisinin de bu duyguyu bildiğini, hissettiğini, yaşadığını kolayca söyleyebilecekken, o hiç konuşmazdı. Hep sessiz kalırdı… Kendini genellikle sessizlikte duyuran aşk ağrıları, kırılmış tutkular, bir doğup bir ölen ama daimi olan ütopik arzular… Deniz Feneri’nin ışık tuttuğu insani hallerden sadece bazıları…” Emine Ayhan’ın Deniz Feneri için yazdığı sunuş yazısını paylaşıyoruz.

“güzel”i savunmak gerekir: deniz feneri

 

Daha önce söylenmemiş bir şeyi söylemeye çalışırken nasıl güzel yazabilirim ki? […] Bu yüzden güzellikten el çekiyor ve onu gelecek nesle miras bırakıyorum – Virginia

İngiliz Dili ve Edebiyatı adlı boğucu kurumda geçen öğrenciliğimden bu yana döne döne okur, duymaya çalışırım Virginia’yı. Onunla okuru arasına kimseler giremez, bilirim. Bu yazıda da okurluk deneyimimden hareketle Virginia’nın güzelliği diyebileceğim bir fenomenle ilgili sezgilerimi açmaya çalışacağım. İlk okumalarımda tam dile getiremediğim nedenlerle karşısında delice ağladığım bu kadın, daha sonraları giderek ağlatanın ne olduğunu araştırmaya yöneltti beni. Sonraki okumalarda, tüm kimliklerin, özdeşliklerin, (t)özselliklerin eriyip gittiği başka türlü, evrensel bir kaynaşma hissi duydum onda; bu çok güzeldi ama gene de bir eksiklik vardı, çünkü hâlâ neredeyse sadece ağlıyordum. Ancak daha sonraki okumalarda fark ettim ondaki yaratıcı jesti: Tüm varlıkların katıldığı o evrensel eşduyum halini, doluluk ve kaynaşmayla imlenen o saf güzelliği bana bir türlü tam vermiyordu Virginia (belki verse, kelimeler yetse de verebilse tüm ağlamalarımız son bulacak, sanatsal yaratıcılık dünyadaki dengini bulunca eğlencelik bir uğraştan ibaret kalacaktı, biliyorum). Onun yerine, Virginia bu eşduyumun parıltısını bir an gösterir gibi oluyor, sonra onu bile bile bozuyor, dağıtıveriyor, ortada bırakıyordu. Onun bu saf güzelliği nasıl bir hakkaniyet duygusuyla bozduğunu da şimdi şimdi anlıyor gibiyim: Acı ve eşitsizlik yüklü bir dünyada güzelliğin ancak tam bir eşduyumla, deliksiz bir dünyevi adaletle mümkün olabileceğini söylüyor ve kendi yaratımının güzelliği için bile olsa daha azına razı olmuyordu Virginia. Tüm dünya o güzelliğe erişmeden kendi eserinde eksiksiz bir temsilini sunmaya gönlü razı gelmiyor, gelemiyordu ve onu metnin merkezinde bir boşluk olarak bırakıyor, daha doğrusu metni bu boşluk etrafında, ona doğru örüyordu. İşte Virginia’nın güzelliği de, güzellikten anladığı da bu dünyevi adalet istencinden başkası değildi; tek tek güzellikler görülecek, çalışılacak, işlenecek, kıymetlendirilecekti ama güzellik adaletle tamlanmadığı müddetçe dünyanın mevcut haliyle temsil düzeyinde dahi olsa uzlaşılmayacaktı. Ve ben, sıradan okur, nihayet ağlarken gülümsemeye başladım, çünkü o düşsel güzelliği Virginia gibi sorumlulukla, hakkaniyetle savunma işinin bir şahit olarak okura devredildiğini anlamıştım. Bir düşün ve emekçisinin hayattaki bedenlere intikal ederek dünyada nasıl yaşamaya devam ettiğini de.

burjuva sanat rejiminin biricik semptomu: ölü güzellik

 

Virginia’nın saf bir olumlama olarak ütopyacı güzellik anlayışına geçmeden önce bugünün hâkim burjuva edebiyat-sanat rejimindeki şeyleştirilmiş güzelliğine değinmesem olmayacak. Çünkü burada Virginia’nın okura sorumluluk şeklinde devreden güzelliğine ters düşen bir şey var ve bunun tam da onun kendi estetik edimiyle yıkmaya çalıştığı bir mevcudun ayrılmaz parçası olduğunu düşünüyorum. Malûm, edebiyat ve sanat çevrelerinde bıktırırcasına Virginia’nın güzelliğinden bahsedilir: kendinin güzelliği, eserlerinin güzelliği, dilinin, üslubunun, şiirselliğinin, lirizminin güzelliği, vs saymakla bitirilmez. Virginia’nın bu her şeyinin güzelliğine ilişkin bitmez sayıklamaların okur açısından işleviyse, onu daha bir huşu uyandırıcı ve anlaşılmaz kılmaktan başka bir şey değildir bana kalırsa. Aynı güzellik senalarının yanına eklenen, edebiyatta yüksek modernizm, bilinç akışı tekniği, modern bireyin iç dünyasına sıkışmışlığı vb uzmanca sayıltılar da bu anlaşılmazlığı perçinlemekten fazlasını yapmaz çoğu kez. Nihayet entelektüel alandan sürülmüş bîçare okurun karşısında donuk mu donuk formel güzelliği ve tüm erişilmezliğiyle eşitsizliği telkin eden bir Edebi Tanrıça büstü gibi göklere çıkarılır Virginia. Etrafını saran mistifikasyon halesi büstün yüksek kaidesindeki “Uzman Olmayan/Sıradan Okur Giremez”, “Dokunmayınız” yazılarını adeta görünmezleştirmiştir. Virginia’nın ona bugünün burjuva “yüksek” kültüründe (ya da Baker’in deyişiyle “yarım kültürlülüğünde” ya da Arendt’in deyişiyle yüksek “filistenizminde”) atfedilen fetişleşmiş güzellikleri şu siyah-beyaz genç kızlık resimlerinde cisimleşiyor adeta: dantelalı soluk beyaz elbisesinin içinde, solgun teni ve ölgün bakışlarıyla masum bir bakire olarak Virginia’nın güzel cesedi (corpse) ile sözümona dantelsi bir dille işlediği külliyatı (corpus) arasındaki bağdan bahsediyorum.  Corpse ile corpus, yani ceset ile külliyat arasındaki bu etimolojik bağ; tamamlanmış biyografisiyle sanatçının bedeninin sonradan fotoğraf imgesinde kazandığı bütünsellik ile geride kalan külliyatının bütünselliği arasında kurulan bu bağ nihai son, mutlak kapanış anlamındaki bir ölümle dolayımlanır. Burjuva kültürünün, mistifiye edici halesiyle evrensel kültür mirasını, bedenen ölmüş sanatçıları ve eserlerini belli anlaşılabilirlik/ifade edilebilirlik kalıplarına dökerek çevreleyen, “konserve eden” (Ulus Baker), (ekonomik ve sembolik-söylemsel düzeyde) sermayeleştiren mülkiyetçi-muhafazakâr jestinin bu ölü, şeyleşmiş güzellikten daha iyi bir semptomu olabilir mi? Virginia ve diğerlerinin etrafına çatılan bu sabit çerçeveler birçok açıdan tabutu anımsatmıyor mu? Oysa estetik bir faaliyet olarak sanatsal yaratımın “armağan” niteliğini teslim edenler, onun etrafına, belli zümrelere artı-değer yahut ayrıcalık pazarlama işlevi gören sınırlar çekilemeyeceğini, ona bu tür kapanımlar, sabit formlar atfedilemeyeceğini bilir.  Çünkü armağan niteliğindeki değerler tekil bir biçime (bu ister belli bir söylem çerçevesinde sunulan hoş bir görsel imge, ister biyografik bütünlük ve tutarlılığa sahip bir öznelik figürü, ister başlangıç ve sonla imlenen bir kitap/eser, isterse (ölümle) tamamlanmış bir külliyat biçiminde olsun) hapsedilmeye çalışıldığında, armağanın alâmetifarikası olan dolaşım hareketleri kısıtlanır. İşte bir armağan olarak her türden (yaratıcı) güzelliği sabit bir değer biçiminde şeyleştiren mülkiyet biçimi onu temellük yoluyla kendine ayırırken böyle çürütür. Hâl buyken, güzel bakirenin ölü olmasında şaşılacak bir yan yok, değil mi? Virginia’nın yaratımını bütünsellik ve kapanım figürleri yoluyla tanımlayan bu ölü güzellik anlayışı, mülk edinilmiş ve mülkiyet merkezinde örgütlenmiş, ayrımlaşmış, parsellenmiş, kompartımanlaşmış bir dünyaya aittir.  Oysa aynı kompartımanlaşmış dünyadaki “duyumsanabilir olanın paylaşımı”na  yapılmış bir etki olarak değerlendirdiğimizde, Virginia’nın yaratımı herhangi bir türsel uzlaşıma yahut içi boş bir güzel yazı (belles lettres) faaliyetine indirgenemeyecek denli kuşatıcı ve sınır tanımaz bir estetik müdahale olarak çıkar karşımıza. Nitekim kendini (Edebiyat kurumunun bir memuru anlamında) bir romancı,  hatta (bütünlüklü, biyografik bir şahsiyet anlamında) Virginia olarak bile değil, “sadece bir duyarlılık”  olarak tanımlayan canlı Virginia’ya geçmek, böylece uzmanlık kültünün sıradan okura ve onu havale ettiği kalıplaşmış duyum alanına çektiği epistemolojik sınırları aşmak da bu yolla mümkün olabilir. Yani Virginia’nın estetiğiyle/duyumsallığıyla daha dolaysız, eşit, özgür, aktif bir karşılaşma. Yani Virginia’nın çalınıp hapsedilmiş güzelliğini kurtarma ve yaşamsal hareketine geri kavuşturma. Öyleyse, mülkiyetin Baker’in deyişiyle “kadastrolanmış”, haritalanmış dünyasının ambalajlı ölü güzelliklerini şöyle bir kenara koyalım ve Virginia’nın aynı dünyanın bütün bir duyumsal sathında iş gören estetiğinde güzelliğin nasıl hayata dönük bir iddiaya dönüştüğüne bakmaya çalışalım. Zira Virginia’nın amaçsız bir formel güzellik için kalemini kıpırdatmadığı, velhasıl güzelliği kendine ayırmaya gönül indirmeyecek kadar dünyayla başı dertli bir yaratıcı olduğu malûmumuz.

virginia’nın ütopyacı güzelliği: daha azıyla yetinilmeyecek

 

Virginia güzellik temasına belki de en yoğun odaklandığı, güzelliği farklı oluş hallerinin ve bakışların kesiştiği parçalı bir duyum düzleminde birçok farklı veçhesiyle ve (eşitlik, özgürlük, adalet, kalımlılık, sonsuzluk, aşk, vb) çeşitli olumlayıcı nosyonlarla yan yana işlettiği Deniz Feneri’nde (1927) Mrs. Ramsay’nin görsel bir imgesini yakalamaya çalışan ressam Lily’nin ağzından şöyle der: “İnsanın görebilmesi için elli çift gözü olması gerekir, diye düşündü. O kadını çepeçevre görmek için elli çift göz bile yetmez, diye düşündü. İçlerinden birinin mutlaka onun güzelliğine karşı kör olması lazımdı.” Biteviye “edebi”  güzelliğinden bahsedilen bir sanatçı olarak Virginia burada hem genel olarak sanatta, hem de kendi eserlerinde formel güzelliğe alınması gereken mesafenin şifresini veriyor gibidir. Çünkü Virginia’nın eserlerini salt formel bir güzellik nesnesine indirgediğimizde, güzel formun altındaki sancılı estetik devinimi göremeyiz: Tıpkı bir nilüfer çiçeğinin altındaki bataklığı görememek gibi bir şey bu. Halbuki Virginia bize dört başı mamur olay örgüleri ya da kurgular, kendi üstüne kapanmış dil evrenleri, “doyurucu” cevaplar ve çözümler sunmaz.  Bunun yerine, imgelerle iş görür; “önceden hazırlanmış sahnelerde, tutarlı, bütünlük içinde değil de, sadece imge[ye]” yaslanarak, “hiçbir zaman sonuca ulaştırmadan; sadece ima ederek”  yazar; sadece yazmak da demeyelim de, bütün duyu düzeylerini (görme, işitme, vs) yardıma çağırarak duyumsatır. Her duyumun başka bir duyuma (sözgelimi kokunun renge, sesin dokunuşa) dönüşebildiği, her olma halinin bir başkasıyla içsel etkileşime girebildiği, hiçbir şeyin sadece kendi olmadığı ya da kendiyle özdeş olmadığı süreğen bir oluşsallık düzlemi sunar Virginia’nın eserleri.  Bu yönleriyle bizi sanatların ve türlerin modern sınıflandırılmasını da, onlar için kullanılan “güzel” yargısını da askıya almaya çağırır, çünkü o ne edebiyattır, ne romandır, ne de güzeldir; duyulur dünyanın sathındaki özgür estetik/duyumsal devinimdir. Virginia’yı sadece dil ile yakalamanın, üstüne anlam veya kavram ağları atmanın zorluğu da buradan gelir. Bununla birlikte, sabit formdan ziyade, harekete yöneldiğimizde, güzelliğin metnin bir sıfatı değil, bu estetik hareketin etrafında gerçekleştiği bir boş merkez olduğunu görebiliyoruz: ütopyanın yer tuttuğu boşluk.

Virginia’nın Deniz Feneri’nde güzelliği farklı veçheleriyle (doğal, nesnel, yaratıcı, kadına veya anneye özgü, vs) ele aldığını söylemiştim. Burada tek tek hepsini irdelemek mümkün olmasa da, metindeki güzellik izleğini takip edebileceğimiz iki belirgin figür var: Güzelliğin ölümlü bir taşıyıcısı ve yayıcısı olarak Mrs. Ramsay ve daha kalımlı, ütopik sembolü olarak Fener. Ve bu iki güzellik figürüne karşı belli bir yapıcı yönelim içinde olan iki karakter: Mrs. Ramsay’nin güzelliğini araştırıp görsel bir imge şeklinde resimde yeniden üretmeye çalışan ressam Lily ile bir düşler diyarı olarak hayalinde canlandırdığı Fener’e gitmek için can atan, Mrs. Ramsay’nin küçük oğlu James.

Virginia Deniz Feneri’nde sekiz çocuklu “sıradan” bir ev kadını olan Mrs. Ramsay’nin idealize kadınlık-eşlik-annelikle tanım kazanan gündelik edimlerinde güzellik ideasının neredeyse tüm sıfatlarını cisimleştirir: Canlı, yalın, içten, müşfik, besleyici, birleştirici, ilişki(ler) kurucu, derleyip toparlayıcı, üretken, düzenleyici ve hayatı olumlayıcı. Güzelliğini gittiği her yere kendiyle birlikte bir “meşale” gibi taşıyan Mrs. Ramsay ise kendi güzelliğine kayıtsızdır ve ailesi ile etrafındakilerin hayatını çekip çevirmeye adamıştır kendini: Felsefe profesörü kocasının sıkça sarsılan özgüvenini dik tutmaya çalışır kendini feda edercesine, bekâr kadınları evlendirip çocuk yapmaya teşvik eder, misafirlerinin içlerini görüyormuş gibi maddi-manevi ihtiyaçlarını karşılamaya çalışır, kasabadaki yoksullara muntazaman yardım ziyaretine gider, fenercinin kemik veremi olan oğlu için çorap örer, çocuklarının düşlerini ve umutlarını besler (Sözgelimi hava tahminlerine ve barometrelere atfen fırtına beklendiğini, bu yüzden Fener’e gitmelerinin imkânsız olduğunu hatırlatıp duran Mr. Ramsay’e ve müridi Mr. Tansley’e rağmen, oğlu James’e ertesi gün hava güzel olursa Fener’e gideceklerini söyleyerek umudunu diri tutar.) Bununla birlikte, Mrs. Ramsay başkaları için güzel kılmaya çalıştığı hayatla kimsenin bilmediği bir alışveriş; onun hoyratlığı, gelgeçliği ve kaosuyla bir mücadele içindedir: “Acı, ölüm ve yoksullukla” üstlerine atılan hayatı alt etme çabasıdır bu. Mrs. Ramsay’nin “ardında sırlar taşıyan” tekil güzelliğine en sorgulayıcı bakışı atan ve onda tümel bir güzelliğin ipuçlarını bulup çıkarmaya çalışan tek kişi ressam Lily’dir. Lily Deniz Feneri’ndeki erkek karakterlerin “kadına” özgülediği, hatta (entelektüalite karşısında) cahilce bir duyarlığın üstüne gerilmiş hoş bir örtü addettiği bu güzelliğin ardındaki irfanı araştırır. Mrs. Ramsay’nin erkekleri kayırdığını, her kadına evlenip üremeyi salık verdiğini ve kendini hep geride tutarak kocasına boyun eğdiğini görür görmesine ama onun, rasyonel kocası ve entelektüel dostları tarafından pek kaale alınmayan duyarlığındaki keskinliği de yakalayıverir: “Ondaki sadelik, zeki insanların çarpıttığı şeyleri çok daha iyi kavrayabiliyordu. Ondaki dürüstlük, taş gibi dosdoğru düşmesini, kuş gibi tam tamına doğru yere konmasını sağlıyordu. Bu da doğal olarak onun ruhunu – belki de yanıltarak – ona zevk veren, rahatlatan ve onu ayakta tutan gerçeğin tam üzerine indiriyordu.” Lily evli, çocuklu ve bereketli Mrs. Ramsay’nin ölümünden sonra bu güzelliğin ardında saklı kalmış, ideal güzelliğe ait yönleri yalnız ve çocuksuz bir kadın mirasçı olarak sahiplenir ve kendi yaratımı dolayımıyla hayata nakleder. On yıl sonra Mrs. Ramsay’nin yarım kalan resmini tamamlamak için tuvalin başına geçtiğinde, onun tüm dar görüşlülüğünü, “eski moda fikirlerini”, “bir kenara itip geliştirebileceğini” fark eder ve onun geçici güzelliğinin hayatı olumlayan yanlarını resminde kalıcı ve yeni bir bütünlüğe sokar. Lily “busbulanık” resminin ortasındaki boşluğu, fırçasıyla çektiği çizgiyle doldurur Deniz Feneri’nin sonunda. Lily’nin merkezdeki boşluğa çizdiği bu çizgi, fiziken pek güzel sayılmayan, üstelik bir de hemcinslerine layık görülmeyen işlere yeltenen bekâr ve çocuksuz bir kadın olarak Mrs. Ramsay’den seçerek aldığı mirasın sürekliliğini imler. Lily’nin resmini, Virginia’nın kendi estetik edimi üzerine düşünmesine aracılık eden bir meta-eser (yok-eser) olarak düşündüğümüzde, ortadaki boşluk manidardır. “Boşluğu şekillendirmeye başlayan” Lily’nin resmindeki bu boşluk şimdideki öznenin geçmişi ayıklayarak kurtaran, güncelleyen hareketiyle tümlenir: Bu kurtarıcı hamleyle, “O zaman güzellik önlerinde açılıp yayılacak, o boşluk dolacak, o anlamsız süslemeler bir şekle girecekti. Ve eğer yeterince yüksek sesle bağırırlarsa Bayan Ramsay geri dönecekti.” Sanatsal edimin güzellikle ilişkisi işte bu boşluk doldurma, biçimlendirme, (dağılan parçaları) birleştirme ve ölüleri diriltme dolayımıyla kurulur. Virginia ise, kendi metninin ortasındaki boşluğa böyle tamamlanmış bir güzellik imgesini (formu) değil, onu yakalayan ideal sanatçının varoluşsal çabasını (hareketi) yerleştirir. En nihayet, insan “bu resmin, kendisini değilse de, bu karalamayla girişilen çabayı düşünerek ‘sonsuza kadar kalacağını’ söyleyebilir.” Nitekim “acının, ölümün ve yoksulluğun” hüküm sürdüğü bir dünyada, ideal güzelliği simgeleyen o boşluğu dolduracak hiçbir sabit tekil form yoktur. Mühim olan, tekil güzellikleri seçip ayıran gözün hayatı kıymetten düşüren her şeye karşı hayatı olumlayan tüm değerlerin bir adı olan güzelliğe, o ütopik boşluğa doğru kararlı yönelişidir.

Ve Mrs. Ramsay’nin geçici güzelliğinin kalımlı karşılığı ihtiyar Deniz Feneri. Fenerin ışığı tıpkı Mrs. Ramsay’nin “güzelliğinin meşalesi” gibi bütünleştirici, kuşatıcı ve hayatı olumlayıcıdır. “Dünyanın yapılamayacak hiçbir alçaklık” olmadığını kendine söyledikten sonra istifini bozmadan örgüsünü örmeye devam eden Mrs. Ramsay gibi kayıtsızdır Fenerin güzelliği de. On sene boş kalan evin içinde, savaşın ve zamanın yarattığı bütün yıkıma, yıpranmaya karşı kayıtsızca dolaştırır ışığını. Her şeye rağmen, “iyiliğin galip geleceğini, mutluluğun hüküm süreceğini” söyler gibidir ve evdekileri “karanlığın perdelerini” kaldırıp dışarıdaki güzellikleri görmeye davet eder. Dalgaların salınımı ve dünyanın kargaşasının ortasında ışık saçan Fener küçük James için erişilmez bir ütopya diyarına aittir. James küçükken Mr. Ramsay’nin rasyonel gerekçeler öne sürerek gitmesine engel olduğu Fener’e on yılın ardından gene onun zoruyla götürülür kız kardeşi Cam’le birlikte. İki kardeş babalarının “kara kanatlarının”, “pirinçten gagasının” gölgesinde isteksizce Fenere doğru giderken sessizce bakışarak birbirlerine bir söz verirler: “Zorbalığa karşı ölümüne direneceklerine yemin ettiler.” Virginia bu andı defaatle tekrarlar: “Ne [iş] yaparsa yapsın […] insanlara istemedikleri şeyleri yaptıran, konuşma haklarını ellerinden alan o şeyle – zorbalık, despotluk diyordu buna – bu şeyle savaşacak, onu bulup çıkartacak ve kafasını ezecekti.” Çocukluğunun düş diyarı olan Fener şimdi babasının onu zorla götürdüğü bir yer olarak gözüne bambaşka görünür yaklaştıkça. James’in ütopya imgesinin üstüne “zorbalığın, despotluğun” gölgesi düşer gibi olur: “O zamanlar akşamları Fener, aniden usulca açılan sarı bir gözü olan, gümüşi puslu gibi görünen bir kuleydi. Oysa şimdi […] Demek Fener buydu, öyle mi?” James tüm betonarme gerçekliği içinde görmüştür Feneri ama çocukluğunun bir an solmaya yüz tutan bu ütopik imgesini bir hamleyle hemen geri yakalayıverir: “Hayır, diğeri de Fener’di. Çünkü hiçbir şey sadece tek bir şey değildi. Diğeri de Fener’di. Bazen koyun diğer tarafından zorlukla seçilirdi. Akşamları insan başını kaldırdığında, o gözün açılıp kapandığını görür, ışığı oturmakta oldukları o havadar ve güneşli bahçede onlara kadar ulaşıyormuş gibi olurdu.” Gerçeği tüm katı olgusallığına rağmen, hayalinde yeniden yaratabilmiş; çocukluğunun biricik güzellik imgesini babasının temsil ettiği kıyıcı rasyonaliteye, sessiz boyun eğdiriciliğe karşı savunabilmiş, koruyabilmiştir genç James. O da tıpkı Virginia gibi saf güzelliğin, tahakkümün olmadığı bir dünyanın erişilemez bile olsa, uğruna mücadele edilesi bir ütopya olduğunu duymuş, onu yeniden canlandırmış ve mevcutla uzlaşmamıştır James. Deniz Feneri’nde umudun kapısı, Lily ile James’in düşsel güzelliği, saf olumlama olanı, özgürlük, adalet ve eşitlikle tınlayan ütopyayı geçmişteki tekil örneklerinden ve kıyıcı bir şimdinin elinden çekip aldıkları bu kurtarıcı hamleyle açılır okura. Virginia’nın gelecek nesiller dediği okuruna devrettiği güzellik mirası budur işte.

sonuç yerine

 

Şu yüksek modernizm lafları, uzmanca “edebilik fetişleri”, türselleştirmeler, tarihsiz dönemleştirmeler, bilimsellik kisvesi altındaki ayrım ve ayrıcalık (Bourdieu) üretici mistifikasyonlar nasıl da kutucuklara sokup, hareketsizleştiriyor Virginia’yı. Oysa o hep devinerek birleştirmek istiyor ve modern kapitalist dünyanın haritalama metotlarını reddediyor: Onun, yaşam deneyimini kedi kumu kutularına dönüştüren ayrıştırıcı bilgi rejiminin, tanımlı kimlik-öznelik kiplerinin, iktidar üretici kodlarının, tahakküm kurucu ikiliklerinin oluşturduğu bu böl-parçala-yönet duyumsallığını her düzeyde ifşa ediyor Virginia. Kitabın bir başı-sonu; resmin çerçevesi; öznenin özdeş bir biyografisi; bilimin, sanatın, politikanın ve tüm bilinebilirlik alanlarının kurumsal bir çatısı; çalışmanın, eğlenmenin, okumanın ve her türlü olma halinin bir yeri-zamanı olduğunu dayatan bu parselleyici estetik-politik ideolojinin üstüne yeni bir duyumsal ağ örüyor Virginia. Onda güzelliğin parıltısı, biteviye eşitsizlik, adaletsizlik ve özgürlüksüzlük üreten bu tunçtan, bu kunt aygıtın kesintiye uğradığı anlarda yanıyor. Virginia bizim güzelimiz çünkü bu aygıtın ancak güzellik sevdalıların olumlayıcı edimleriyle hükümsüz kılınabileceğini söyleyen bir güzellik sevdalısı o:

Aşkın binlerce şekli vardı. Bazı âşıklara nesnelerin ve mekânların içinden bazı şeyleri seçip almak, bir araya getirmek ve onlara kendi hayatlarında olmayan bir bütünlük vererek bir sahneden veya (artık hepsi gitmiş ve birbirinden ayrılmış) insanların bir araya gelişlerinden, düşünceleri hâlâ meşgul eden ve aşkı hâlâ sürdüren o dertop edilmiş bütünlükleri yaratma yeteneği verilmiş olabilirdi.

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.
**Kitabın bu bölümünde yer alan dipnotlara bu okuma parçasında yer verilmemiştir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.