‘Erdoğan demokrasiyi sadece otoriter bir çoğunlukçuluk diliyle ele alıyor.’

 

H.Bahadır Türk, ‘Muktedir – Türk Sağ Geleneği ve Recep Tayyip Erdoğan’ adlı kitabında Erdoğan’ın siyasal portresini çıkarıyor ve temsil ettiği siyasal kimliğin üzerine oturduğu tüm argümanları deşifre ediyor. Bütün konuşmalarını, bütün siyasal deneyimini mercek altına alıyor ve bu titiz çalışmanın sonucunda onu tarihsel bağlamına oturtup anlamamıza yardım ediyor. “Erdoğan kültü nasıl inşa edildi? “Başkanın Bütün Adamları”, “Aşk Adamı, Âşık Olunan Adam”, “Büyük Usta”… Erdoğan’ın siyasal hırsı ve arzusu enerjisini nerelerden alıyor? Milliyetçiliğe-muhafazakârlığa-İslâmcılığa bakışı; “hizmet” kavramı, millî irade fetişizmi, kutuplaşma siyaseti; asabî-erkek-Kasımpaşalı yüzü…” Örneklerine çok sık rastlamadığımız bu yetkin ve ilginç çalışma hakkında, H. Bahadır Türk ile cumhurbaşkanlığı seçimlerinin öncesinde yazıştık…

“Erdoğan bu kubbede kalıcı bir iz bırakma tutkusunu belki de en fazla hisseden ve hissettiren lider.” diyorsunuz. ‘Eser sunma’ ve ‘hizmet yarışı’ perspektifini Erdoğan’ın siyaset algısının üzerine kurulduğu temellerden biri olarak sayıyorsunuz. Bu tavrı, Erdoğan’ın Türkiye’deki geleneksel sağ liderlikle en fazla özdeş olduğu yanı mı?
Büyük ölçüde öyle. Kitapta da vurgulamaya çalıştığım gibi muhafazakâr siyaset algısının doğası gereği sahip olduğu pragmatizm, Üçüncü Yol ya da merkez siyaset ilkelerine sirayet edip siyasal alanı bir tür “şantiye alanı”na dönüştürür. Fark yaratacak olanın, sıradan insanın dünyasına seslenen somut ve işe yarar projeler olduğu fikri, diğer siyasal aktörlerin stratejilerini de etkileyecek şekilde güç kazanır, etki alanını genişletir. Siyaseti bir dizi vakıf faaliyetine indirgeyen bu yaklaşımın altındaki muhafazakâr bakış açısı için en büyük tehdit ideolojinin ya da ideolojik tercihlerin verilen hizmetlerin, yaratılan eserlerin “kıymetini bilmeyi” engellemesidir. Örneğin Demirel de siyasal kariyerinin değişik duraklarında genellikle ideolojik yahut doktriner yapıdan uzak durduğunu söylemek ihtiyacını hisseder. Bir konuşmasında “Biz doktrinci değildik, pragmatisttik. Bunları, halkın ihtiyaçlarından aldık. Ağzımızda lafı gevelemezdik” der sözgelimi. Menderes, Demirel, Özal ve Erbakan gibi liderler retorik düzeyinde siyaseti makro-belediyecilik olarak da algılarlar. Teknokrat bir ruhla siyaseti bir şantiye alanı, kendilerini de müteahhit olarak düşünürler. Onlar için aslolan vatana ve millete hizmettir. Bu açıdan kendilerini siyaset yapmaya mecbur hissettiklerini sürekli olarak ifade ederler. Siyaseti bir tür zorunlu olarak askerlik hizmeti gibi de görürler. Siyaset, kutsal bir hizmet merciidir ve ona katılıp bu yolda çarpışmamak gibi bir seçenek yoktur. “Bu kavga”ya, bu “savaş”a, “bu “mücadaleye” onları iten şey ise yine popülist bir refleksle millete duydukları sevgidir, aşktır.

IMG_8544

Politikayı ‘hizmet’ olarak görmek de Türk sağı için eski bir söylem. Peki, ‘eser bırakma’ perspektifi diktatöryel bir tahayyülün üretildiği bir alan mıdır?
Hizmet siyasetine yapılan vurgunun bir otokratizm dinamiğiyle birlikte işlediğini söylemek mümkün. Siyaset bir dizi imar faaliyeti olarak ele alındığında devreye ölçülebilirlik faktörü girer. Yapılan yolun kilometre olarak cinsi, kurulan hastane sayısı, alınan ambulans helikopter adeti, okullara verilen bilgisayarların yekûnu, tüm bunlar sayılabilir şeylerdir. Dolayısıyla somutturlar ve seçmenin gündelik hayatında hissedebileceği, görebileceği hizmet kalemleri olarak değerlidirler. Bu sayılabilir şeylerin ortaya koyduğu “dev hizmetler” düşman ihtiyacını ve ifşasını canlı tutmaya hizmet eder. Hizmet makamı olarak siyaset burada savaş alanı olarak siyasete dönüşür ve düşman algısı kritikleşir. Bunun örneklerini Erdoğan’ın konuşmalarında sıkça görürüz. Sözgelimi Erdoğan, 17 Aralık Operasyonu sonrasında yükselen döviz, kırılganlaşmaya başlayan ekonomik göstergeler ve yolsuzlukların yarattığı güvensizlik atmosferi içinde bir yandan “paralel yapı”yı ifşa ederken bir yandan da satın alınan buzdolapları üzerinden gerçekleştirdikleri hizmetlerin dökümünü yapmıştı hatırlayacağınız gibi.

Çeşitli konuşmalarında karşımıza çıktığı haliyle Erdoğan’ın temel iddiası özetle bazı iç ve dış mihrakların yapılan bu birbirinden önemli hizmetlerden rahatsız olmasıdır. Gezi Parkı’nda olanlar da 17 Aralık’ta yaşananlar da bir yerinden aslında bu hizmet siyasetinin Türkiye’yi bir dünya devleti yapmaya yaklaştırmasından hoşnutsuz olan aktörlerin harekete geçmesiyle açıklanır. Bu açıdan Erdoğan’ın formülü her büyük krizi bir ölçüde hizmetlerinin başarısına bağlamaktır. Hizmet siyaseti, millet iradesini liderin şahsında temsil etmeye imkân veren popülist stratejiyi diri tutar. Erdoğan’ın 2002’den bu yana her konuşmasında vurguladığı yapılan yeni yollar meselesinin nihayetinde onun cumhurbaşkanlığı seçimleri için kullandığı sembolde karşımıza çıkması tesadüf değil. Milletin yolu ile Erdoğan’ın yolu hem maddi hem manevi anlamıyla aynılaştırılır.

Hizmet siyasetinin bir başka işlevi de Menderes’ten Özal’a, Erbakan’dan Demirel’e uzanan bir çizgide büyük sağ geleneğin diğer liderleri tarafından kullanılan hürriyet-nizam geriliminde nizamı güçlendirici retoriğe bir dayanak sağlamasıdır. Erdoğan’ın hizmet siyaseti bir yandan ücretsiz tablet/bilgisayar dağıtmaya, öbür yandan o tablet ya da bilgisayar vasıtasıyla girilecek internet sitelerinin kısıtlanmasını meşru göstermeye dayanır. Hizmet siyaseti, milleti düşman karşısında uyanık tutmaktan yapılan icraatları sürekli bir biçimde anımsatmaya, oradan da otoriterlik suçlamalarına karşı başlı başına bir savunmaya dönüşme potansiyelini harekete geçirmeye ve belli bağlamlarda bizatihi otoriterliği meşrulaştırmaya hizmet eden son derece işlevsel bir anlayıştır.

IMG_1155

“Erdoğan her seçimden zaferle çıkarken bir sonraki adımı için ihtiyaç duyduğu enerjiyi sandıktan devşiriyor. Daha cesur ve daha güçlü olurken aslında küçük küçük adımlarla bir zamanlar karanlık yüzüyle tanıştığı şeye dönüşüyor, devletleşiyor, devlet gibi düşünmeye başlıyor.” diyorsunuz. Milli irade fetişizmi ile beslenen ve demokrasinin sandık dışı unsurlarını reddeden bu bakış açısı Türk sağının genel eğilimi midir, yoksa siz Erdoğan’ın bunu aşan bir çizgiye eriştiğini düşünüyor musunuz?
Bunun Türk sağının içinde genel bir eğilim olduğunu ve fakat belli açılardan Erdoğan’ın bu eğilimi geliştirip daha keskin bir biçimde yorumladığını düşünüyorum. Erdoğan’ın söyleminde millet iradesi, tıpkı Erdoğan’ın hizmetleri gibi hem çok güçlü ve türlü olağanüstülüklerle bezeli, hem de o ölçüde kırılgandır. Millet iradesine ipotek koymak isteyenlerden, milli iradeye saygısı olmayanlardan, milli iradeden kaçanlardan, kendi iradesini milletin iradesinin üstünde görenlerden bahsederken kendi varlığını bağladığı şeyin, tıpkı eleştirdiği perspektifin yaptığı gibi, koruyucusu haline gelir. Hizmet siyaseti meselesinde gördüğümüz gibi, kendisine yöneltilen her suçlamayı bir şekilde milli irade sorununa bağlamak ister. Yine kitapta belirtmeye çalışmıştım: Türk sağ geleneği içinde milli irade fetişizmi; demokrasiyi prosedür temelli, seçim ve seçmen odaklı bir boyuta indirgemeye eğilimli, düşman algısını canlı tutmaya müsait, güçlü bir otokrat tema üzerinden yükselen söylemsel bir kaçış hattı olarak karşımıza çıkıyor. Büyük Türk sağının Erdoğan’a uzanan yolunda demokrasi, devlet aygıtlarının ve gücünün tam olarak sahibi oluncaya kadar gerçek içeriğine yakın bir şekilde kullanılırken, devlet olma refleksi geliştiği anda bir çoğunlukçuluğa indirgeniyor. Bu anlayış, aslında daha en başından Türkiye’nin siyasal şartları ve tarihsel özgün nitelikleri nedeniyle demokrasinin hep bir “anti” pozisyondan, bir olumsuzlama olarak düşünülmesiyle ilgili. Somut ve yapıcı, kurmaya, gerçekleştirmeye, talep iletmeye, olumlamaya dayalı bir demokrasi dilinden çok, ezen-baskılayan-milleti önemsizleştiren bir elitizm zihniyetinin pratik bir panzehiri olarak kullanılıyor bu söylem.

Gezi Direnişi ve 17 Aralık Operasyonları karşısında aldığı pozisyon, bahsettiğiniz düşman kavramsallaştırmasına iyi örnekler… Dolayısıyla bu, Erdoğan’ın sorunlardan uzaklaşma ve kriz yönetimi anlayışı mı aynı zamanda?
Bu işlevi de var tabii ki. Aslında Erdoğan’ın düşman algısının temel özelliğinin kapsayıcılığı olduğunu söyleyebiliriz. Her toplumsal olay, her kurum, her figür bu düşman algısının bir parçası olma potansiyelini taşır. Erdoğan, milletle yürüyen bir lider olarak bu kutsal birlikteliğin karşısındaki her kategoriyi düşman başlığı altında toplama eğilimindedir. Muhalefet partileri, üniversiteler, bazı sivil toplum örgütleri, aydınlar bu kategorinin daimi azalarındandır. Farklı saiklerle gelişen toplumsal, siyasal, ekonomik hadiseler de Erdoğan ve AKP’ye verdiği ya da verebileceği zarar üzerinden tek bir bütünün parçası kabul edilir. Söz gelimi Gezi Parkı direnişi ve 17 Aralık Operasyonu ne kadar farklı olaylar olursa olsun Erdoğan’ın gözünde aynı büyük düşman figürünün farklı eylemleri olarak somutlaşır.

Düşman kavramsallaştırmasını içeren retorik çerçeve Erdoğan’ın sıkça kullandığı mağduriyet/mazlumluk retoriğini güçlendirmeye de yarar. Düşman, mağduriyet söyleminin kesintisizliğini sağlar. Sürekli düşman icadı, mütemadiyen düşman yaftalaması, kesintisiz bir düşman ifşası hep mağdur kalmayı sağladığı için de önemlidir. Erdoğan’ın siyaset anlayışının hayati bir unsuru olan düşman algısı, muhalif ya da potansiyel tehdit görülen her öznenin demonizasyonu üzerinden bir güvenlik fetişizmine yol açar. Bir tür günah keçileştirme sürecine de kucak açan bu büyük ivme içinde Erdoğan “hedefteki uzun adam” olarak kültleştirilir. Erdoğan’ın bir lider olarak kültleştirilmesi, savaş olarak siyaset algısının ve Erdoğan’ın, onun hayranlarının nezdinde yüceltiminin de bir uzantısı haline gelir. Buradan bakıldığında düşman kavramsallaştırması; hem asıl sorunları düşünmeyi ertelemeye, üstünü kapatmaya yarar, hem muhafazakâr popülist söylemin lider kültüne dayalı bir yeniden üretimine olanak sağlar.

IMG_8547

Bu iki travmanın öncesinde ‘vesayet rejimi ile mücadele’ ve topluma ‘darbe korkusu’ salmak, bu düşman kavramsallaşmasının en görünür söylemiydi. Dolayısıyla bu tavır, operasyonel bir eğilim değil, bizzat Erdoğan’ın ve AKP’nin fikri çerçevesi miydi?
Aslında sadece Erdoğan’a özgü olmayan bu düşman kavramsallaştırmasına dayalı retorik çerçeve Türk sağının olmazsa olmazlarındandır ve sizin deyiminizle operasyonel veya pragmatik-pratik bir yanı olduğu kadar, belli ölçüde bir ideoloji setiyle de birlikte çalışır. Müesses nizamla ve elitlerle mücadele teması düşman figürünün bir biçimde değişmez ayağıdır. Türk sağının liderlerinin üniversitelerde, aydınlarda ya da bizatihi CHP’de gördüğü şey biraz bununla alakalı. Erdoğan ve AKP bir yandan düşmanı büyük bir ittifaklar sistemi olarak kodlarken, bir yandan da onun geleneksel Cumhuriyet elitizmine olan organik uzantılarını vurgulamaktan haz duyar. Bu, Menderes’in, Özal’ın, Demirel’in, Erbakan’ın da söylemsel dünyasında karşımıza çıkan bir husus.

Tekrar kitabınızın ana temasına dönersek, siz Erdoğan’da kendinden önceki sağ gelenekteki liderlerle ne gibi benzerlikler görüyorsunuz?
Bunu kitabın sonuç bölümünde tartışıyorum. Ama genel hatlarıyla tekrar etmem gerekirse: Birincisi, bu liderlerin hepsi için milli irade kavramı çok işlevli anahtar bir kavram. Milli irade, bu liderler ve partileri/hareketleri için ontolojik bir zemin sunuyor. Milli irade söylemi, tek parti dönemiyle ya da daha somut haliyle “CHP zihniyeti”yle seçmen nezdinde hesaplaşmak için kullanılan bir söylemsel malzeme. Liderlerin kriz anlarında, ekonomik krizler, yolsuzluk skandalları, siyasal krizler ve benzeri durumlarda, hedef alındığını söyleyerek kullandıkları bir dikkat dağıtma nesnesi. Milli irade, bir büyük enerji halesi olarak “sandıktan fışkıran”, “patlayan”, “volkan olup akan”, “tokat gibi çarpan” şiddetli bir şey ve bu aşırı şiddetinden, neredeyse insan idrakini aşan metafizik gücünden dolayı dile gelmesi sadece bir aracı yoluyla mümkün bir şey. Yani bir tercümana ihtiyaç var ve bu liderler, milletin iradesinin ve hislerinin bir tercümanı olarak kurguluyorlar kendilerini. Millet iradesi ve millet iradesi fetişizmi, plebisiteryen bir otokratizmin motor gücü. Liderin, kendi iradesini milletin iradesi olarak sunmasına olanak veriyor. Her öznel adımın “millet” için, “sizin için”, atılmış olduğunu söylemeyi kolaylaştıran bir çerçeve sunuyor.

SOL1 SAĞ1

İkincisi, Erdoğan’a giden pragmatik sağ gelenek için güçlü ideolojik angajmanlardan ya da adanmışlıklardan çok farklı popülizm yorumları olduğunu düşünüyorum. Türk sağının üç halinin yapısal olarak birbirine dönüşme, iç içe geçme, belli bağlamlarda ton farkıyla ayrışma gibi özellikleri bu hatta da karşımıza çıkıyor. Ancak ben bu “hal değişimleri”nin popülizm yorumları arasındaki geçişler olarak da okunabileceği kanaatindeyim. Burada popülizmin milleti tartışmasız irade sahibi olarak yerleştirdiği kutsal konum, bu liderlerin söyleminde milleti bir anlamda Tanrısallaştırıyor. Türk sağının bu kurucu lider tipleri; milleti Tanrısallaştırırken, kendi konumlarını da fanileştirmekten imtina etmiyorlar. Üçüncüsü, pragmatizm. Sağın ahlaki tercihler ve toplumsal yaşamın akışı konusunda kuralcı yüzü, ekonomiden siyaset yapma pratiğine uzanan bir hatta pragmatizmle yan yana düşünüldüğünde ortaya kapanması imkânsız bir mesafe çıkar. Bu kurucu pragmatizm pratiğini söz konusu liderler için bu kadar hayati kılan şey, siyasal alanda var kalmaya duydukları arzudur. Bir biçimde iktidara gelmek ve iktidarda kalabildiği kadar uzun kalmak hedefi pragmatizmi değerli bir silaha dönüştürür. Seçim zamanları devreye sokulan popülizmle birlikte Abdullah Öcalan’ı asmak fikrinin seçimlerden sonra müzakerelere dönüşmesi, siyasal kariyeri iki kez askeri müdahalelerle kesintiye uğramış bir siyasetçinin Cumhurbaşkanlığı döneminde Genelkurmay Başkanı gibi davranması, hayatı taklitçi düzen partilerine meydan okumakla geçmiş bir liderin fırsat bulduğu her ortamda CHP’yle de Adalet Partisi’yle de DYP’yle de koalisyon kurması gibi örnekleri düşünelim. Bir başka ortaklık: Menderes’ten Demirel’e, Özal’dan Erbakan’a, Erbakan’dan Erdoğan’a bu liderlerin, siyasal rakibi kolaylıkla düşman olarak kodlayan bir dili olduğunu söylemek mümkün. Popülizmi sabit, ideolojisi değişken söylem formasyonu içinde hep bir düşman kurgusunu canlı tutuyorlar. Son bir nokta olarak bu siyaset adamlarının hepsinde bariz bir medeniyet tasavvuru olduğunu ve bu tasavvuru kurdukları söylemsel yapının ve genel olarak siyaset anlayışlarının bir parçası olarak kullanıma soktuklarını söyleyebiliriz. Bir yandan medeniyet taşıyıcılığını siyasetin kalbine yerleştiren, bir yandan şehircilikten dış politikaya kadar her sorunu bir medeniyet perspektifi içinde ele almaya eğilimli, bir yandan medeniyeti yola, suya, baraja, elektriğe, telefona, mikro dalga fırına sığdıran maddi bir indirgemecilik, bir yandan dünyaya hükümdar olmuş Türk-İslam medeniyetine yakılan ağıt ve onu diriltme çabası, bir yandan Batı’nın teknolojik üstünlüklerine duyulan hayranlık, bir yandan düşman kompozisyonunun kuruluşunda gördüğümüz gibi onu bir “yabancı” ve “fitneci” olarak nefret nesnesine dönüştürmeye hazır, çelişkilerle ve gerilimlerle örülü bir düşünce dizgesi.

IMG_8543

Kitabınızda çok ilginç bir tespit var: “Erdoğan’ın söylemsel dünyasında bir düşman diğeriyle bağlantılıdır. Her travmanın arkasında bir başka travmatik deneyim saklıdır.” diyorsunuz ve Gezi’yi örnek veriyorsunuz. Gezi’deki ateşte CHP’nin aksini görmüştür, ama olayların içinde CHP’nin izini bulmak konusunda başarısız olmuştur diyorsunuz. Sizin de yazdığınız gibi, Gezi direnişi sürecinde bile Erdoğan’ın AKP’yi ve kendini sistem karşıtı olarak konumlandırdı. Bu çabasını, söylemini nasıl anlamalıyız?
Bu söylemsel tercih, kriz anının belirginleştirdiği bir şey. Bana kalırsa AKP özellikle Gezi Parkı sürecinde Genç Parti’nin söylemsel formasyonunu ödünç aldı ve kendini söylemsel düzeyde sistem-karşıtı bir parti olarak kurguladı. Sistem-karşıtı parti söyleminde çeşitli olumsuz sıfatlarla farklılaştırılan “yukardakiler” ve “dışardakiler”, siyaset sahnesinin görünür aktörlerinin iplerini elinde tutanlar aslında “yönetmeye hakkı olmayan” kişiler olarak kodlanırlar. Bu söylem yapısı içinde suçlamalar yapılır, ancak tekil olaylara ve olgulara göndermede bulunmak, spesifik örnekler vermek yerine “aşırı bir genelleştirme”ye ve abartılı bir retorik çerçeveye başvurulur. Erdoğan’ın Gezi Parkı sürecindeki “dış mihraklar” vurgusu ile Cem Uzan’ın Genç Parti mitinglerinde yaptığı konuşmalar arasında büyük bir örtüşme var. Ancak Genç Parti’nin içselleştirdiği ve kavga/savaş/istila/saldırı metaforlarını sıkça yürürlüğe sokarak sistemin yukardaki efendilerine öfke yağdırmayı seçen sistem karşıtı parti söyleminin AKP versiyonunda vurgu, geometrik bir refleksle, “yukardakiler”den “dışardakiler”e kayar. Erdoğan ve AKP’li sözcü kadrosu en ağır ifadelerle düşmanı teşhir ederken, dışardakiler ve onların içerdeki uzantıları arasında bağ kurarken, düzenli olarak kamuoyuyla paylaştıkları istihbaratlarla kurban konumlarını da pekiştirip tehlikenin öyle kolay savuşturulamayacağını vurgularlar. Bu partilerde liderin konumu özellikle güçlendirilir ve bir kahraman, yıkılmaz irade, hedefteki adam olarak sunulur.

Bugün için Erdoğan ve AKP’nin gözünde Gezi’nin hala korkutucu ve anlaşılması güç bir şey olduğunu düşünüyorum. Gezi, AKP için korkutucu bir deneyimdi. Bu açıdan Gezi’nin temsil ettiği şey, sözgelimi bir başka düşman olarak paralel devletin temsil ettiğinden daha dehşet verici onlar için. Çünkü tam bir muhatap belirlemek, bir sokak hareketini anlamak, direnişinin diline Drogba’yı ya da Mustafa Keser’i koyan bir kaotik iradeyi “çözmek” çok daha kafa karıştırıcı.

Tanıl Bora’nın kavramsallaştırdığı ‘Türk Sağının Üç Hilali: Milliyetçilik, Muhafazakârlık, İslamcılık” tarifini siz de kullanıyorsunuz. Bu üç sacayak için çok ciddi bir imaj çalışmasının yapıldığı görülüyor. Dediğiniz gibi ‘kızlı erkekli evler’, ‘Rabia işareti’, ‘bayrak fetişizmi’ konularında yaşananlar…
Bora’nın kıymetli çalışması bence işlevselliğini Erdoğan ve AKP özelinde de sürdürüyor. Bu “üç hal” metaforunu bir adım ileri taşıyacak ve Erdoğan’a uyarlayacak olursak, Erdoğan’da katı halin muhafazakârlık, nostaljik içerikleriyle gaz halin İslamcılık, sıvı halin ise milliyetçilik olduğunu iddia edebiliriz belki. Zira Erdoğan’da milliyetçiliği de İslamcılığı da “içerikleri ve kavramlarıyla uyduran ve uyarlayan” muhafazakârlıkken, milliyetçilik daha çok hizmet siyaseti ve düşman algısının aktarılmasında rol oynayan bir tür imge kaynağı. Erdoğan’ın söylemindeki milliyetçilik “gramer” ya da “dilbilgisi”nden çok Bora’nın İslamcılığa atfettiği “lügatçe”ye yakın. Buradan hareketle Erdoğan’da “bir ruh hal, duruş/duyuş biçimi, üslup” olan şey muhafazakârlık değil, İslamcılık ya da belki de “İslamcı hava” diyebileceğimiz şey. Bora’nın “buharlaşan düşkünlüğüyle ve “gaz verme, gaza getirme gibi gazın amiyane kullanımlarını da hesaba katan” bakışıyla değerlendirildiğinde de Erdoğan’ın söyleminde İslam’ın hem bir altın çağ nostaljisiyle, yani buharlaşana duyulan özlemle hem de “gaza getirici” (mesela “benim başörtülü bacılarıma saldırdılar” çıkışı laf olsun diye değil, gerçekten tehlikeli ve “gaza getirici” bir popülist İslami ajitasyon örneğidir) yönüyle “Erdoğan’ın sağı”nın havası olmaya daha yakın sanki. Ama burada önemli olan şey bu üç ideolojinin popülizm temelinde, pragmatist saiklerlerle her zaman iç içe bulunabilmesi ve aralarında anlamlı ayrımlar yapmanın zor olması.

IMG_8545

Erdoğan’ın söyleminin eril kodlar içerdiğini söylüyorsunuz. Bu Türkiye siyasetinde her zaman karşılık bulmuş olan ‘delikanlılık’ söylemiyle mi ilgili yoksa Erdoğan’a özgü ve yeni bir durumun analizi mi?
Erdoğan’ın retorik tercihleri hipermaskülen kodlarla dolu. Bir lider olarak onu “büyük usta” olarak konumlandıran bakış da erkekliğin kutsal değerlerini benimsemiş durumda. Ama bu Erdoğan’a özgü bir şey değil. Türk sağının eril söylemi; agresif, meydan okuyucu, cinsel imalara ve küfre meyyal, erkekliği başlı başına bir mücadele alanı ve fazilet deposu olarak tasavvur eden, kadına ve kadınsı olana şüpheyle ve küçümsemeyle yaklaşan bir anlayışın somutlaşmış halidir. Kitapta bu açıdan pek çok örneği paylaşıyorum ama burada hemen birkaç küçük anımsatma yapmak gerekirse Cavit Çağlar’ın, Turgut Özal’ın meclis gensoru görüşmelerinde İhsan Sabri Çağlayangil’i eleştirirken “Ne de olsa Bursalı” demesine “Af edersiniz homoseksüellik çağrışımı uyandıracak bir ifadeyi üzüntüyle karşılıyorum. Yoksa Özal’ın Bursa’da başından bir şey mi geçti?” şeklindeki çıkışını, Erbakan’ın 1995’te Batı’nın buralara “hilekârlık ve homoseksüellik, erkeğin erkekle evlenmesini getireceği” yönündeki açıklamasını, erkek siyaset-ürkek siyaset tartışmasını, YDH lideri Cem Boyner’in “Rüşvet diz boyu, memur sokaklarda coplanıyor, komşunun kızı vücudunu satıyor. Biz saksı gibi, sebze gibi yerimizde durup seyredeceğiz ha? Nah seyredeceğiz”isyanını sayabiliriz. Erdoğan’ın 30 Mart yerel seçimlerine doğru düzenlediği Sivas mitinginde yaptığı bir konuşmada MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin bekârlığına vurgu yaparak onun “çoluk nedir, çocuk nedir bilmemesini” kendi aile babası rolü üzerinden işlemesi, sıkça erkekliği “bacı”ya sahip çıkan bir sorumluluk iradesi ile birlikte değerlendirmesi, onun genel meydan okuyucu agresif üslubu, Kasımpaşalı imgesi, kendini sıfırdan zirveye taşıyan bir self-made man olarak sunması Türk sağının genel eril değer setine mükemmelen uyar. Yeri gelmişken, bu eril değer ve söylem setiyle alışverişin sadece Türk sağına özgü olduğunu da düşünmemek lazım. Kemal Kılıçdaroğlu geçenlerde Erdoğan’ı televizyonda tartışmaya “Eğer erkeksen karşıma çıkarsın” diyerek çağırdı. Erbakan da Çiller’e “erkekseniz seçime gidelim” diyerek meydan okumuştu.

SOL2 SAĞ2

Yine kitabınızın çarpıcı tezlerinden birini konuşmak istiyorum. “Türkiye toplumu çok uzunca bir süredir kanaat teknisyenlerinin yükselişine tanık oluyor aslında.” diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız? ‘Havuz Medyası’ diye tabir edilen basında söz almış hükümet destekçisi yazarları anmaktan farklı olarak, onu aşan bir şeye işaret ediyorsunuz sanırım…
Evet öyle. Kanaat teknisyenleri, sadece AKP’ye özgü ve onun içinde var olan bir grup değil. 28 Şubat döneminde de merkez medya içinden gelen mükemmel örnekleri vardı söz gelimi. Ama AKP’nin yükselişiyle birlikte oluşan yeni kanaat teknisyeni kompozisyonuna baktığımızda, bu yeni kanaat teknisyenlerinin büyük bir bölümü için geçerli olabilecek bir dizi hususiyet çeker dikkatimizi. Öncelikle her AKP ve Erdoğan eleştirisinin ucunu, bu siyasal özneleri tehdit eden “büyük olay”lara bağlayan bir teknisyen enerjisi söz konusudur. Kanaat teknisyenlerinin mesaisinin önemli bir kısmı bu türden bir eklemleme çabasının farklı örneklerini sunmaya ayrılmış durumdadır. Bu çabanın hem eleştirel ya da muhalif olan her şeyi devam eden travmatik bir sürece iliştirerek muhatabını sembolik bir biçimde bir başka “fail” ya da “şüpheli” olarak gösteren, her eleştirel bakış açısını kriminalize etmeye çalışan polisiye bir hassasiyete; hem de seslenilen kitleye tehlikenin her yerdeliğine ilişkin somut örnekler devşirmeye çalışan bir iradeye eş zamanlı olarak işaret ettiği söylenebilir. Söz konusu gayretin dikkate değer bir başka yanı da hâkim politik söylemin bir uzantısı olmasıdır. Bu eksende AKP ve Erdoğan karşıtı duruş ya da AKP ve Erdoğan eleştirisini sunan özne, kolaylıkla Gezici, Ergenekoncu, Cemaatçi, derin devletçi olmakla doğrudan ve dolaylı biçimde itham edilebilir. Kanaat teknisyenlerinin hâkim kanaatleri üretme süreci çoğu zaman bezdirici bir barizlik taşır. AKP’ye gönül vermiş bir ahir zaman kanaat teknisyenin 17 Aralık operasyonu, Gezi direnişi, MİT, Ortadoğu veya yargı bağımsızlığı gibi bir konudaki tutumu partisin bakış açısını yeniden üretmekten ibarettir. Ne söyleyeceği bellidir. Ara sıra “yanlış yaparsa AKP’yi de eleştirmek boynumuzun borcu” türünden çıkışlar yapsa da bir türlü o büyülü ana, “AKP’nin yaptığı yanlış”ın ciddi bir eleştirisine, tanık olmayız. Kanaat teknisyenliğinin bir başka işlevi, muhalif konumları sabitleme gayreti olarak kendini gösterir. Bu sabitleme gayretinin asli mecrası olarak medya piyasası; kanaati düşünce, malumatı bilgi olarak sunmaya çalışırken adına düşünsel fark dediği şeyi de en nihayetinde meclis kompozisyonu ekseninde ele alıp “öteki muhalif konumlar”ın marjinalizasyonunun derinleştirilmesine hizmet eder. Kanaat teknisyenliği ve iktidar arasındaki hayati bağ belli koalisyon zeminleri yaratır. Ergenekon sürecinde Yeni Şafak ve Zaman arasındaki ortak ruhun, 17 Aralık ve sonrasındaki kopuşu, iki tarafın teknisyen grubunun aldığı pozisyonların değişimi bu açıdan kanaat teknisyenliğinin genel anlamıyla iktidar merkezli düşünme ve hareket etme eğilimini anlamamıza yardım edebilir.

IMG_8548

Yeni kanaat teknisyenliği kamplaşmaları için iktidar bloğundaki değişimlere bakabiliriz aslında. Müthiş dizi The Twilight Zone’un 1960’da yayımlanan ilk sezon bölümlerinden biri olan “The Monsters Are Due On Maple Street”te huzur dolu bir mahallenin sakinleri akşam vakti yaklaşırken, mahallenin üstünden geçen bir gölge ve ona eşlik eden tuhaf bir sesin ardından elektriklerin ve telefonların kesilmesi, arabaların, elektronik eşyaların çalışmaması gibi sorunlarla karşı karşıya kalırlar. Önce mahalleye sonradan taşınmış birinin arabasının çalışmasından şüphelenip aileye kuşkuyla bakarlar, ardından bazılarının evinde ışıklar tekrar yanmaya başlar, kimileri geceleri bahçede gökyüzüne bakarken ya da radyo-telsiz benzeri şeylerle uğraştıklarını gördükleri komşularının şüpheli davranışlarına dikkat çekerler. Tüm bunlar bir çocuğun istilacı uzaylılar fikrinin garip bir biçimde ciddiye alınmasıyla başlar. Sonunda huzurlu mahalleden çığlıklar yükselmeye başlar, herkes istilacının bir diğer olduğunu iddia eder, birbirlerine saldırırlar, silah sesleri gelir ve mahalleye tepeden bakan bir Ufo’da iki “görevli” elektrikleri ve diğer her şeyi kâh engelleyen kâh yeniden başlatan bir tür uzaktan kumandayla görülürler. Görevlilerimizin de ima ettiği gibi dünyayı istila etmek için yapılması gereken bir topyekûn saldırı değil, insanların oyuncaklarını ellerinden almaktır.

Bu kanaat teknisyenlerinin zihin dünyası “Yeni Türkiye- Eski Türkiye” argümanı ile şekilleniyor. Sizce bu sorunlu bir argüman mı?
Bu zıtlığı diğer sağ liderlerin dilinde de gördük biz aslında. Demirel’in 1966’daki bir konuşmasında bu farka vurgu yaparak “Ne istiyorsunuz? Kağnı, karasaban ve çarık devrine mi dönelim tekrar?” diye sorduğunu, Özal’ın 1989’da “Türkiye bugün kim ne derse desin eski Türkiye değildir. Türkiye güçlü bir ülkedir” açıklamasını, hatta 1985’teki aşı kampanyasını bile “1980 öncesinin karanlıklarından çıkmaya bir başka örnek” olarak verişini, Menderes’in daha 1959 ve 1960’daki konuşmalarında devraldıkları “susuz, yolsuz, mektepsiz, ışıksız, her türlü iktisadi cihazlanma eserinden mahrum” bu memlekete “bol miktarda otomobil getirilmesi” planını, örneğin, “bir devrin kapandığını, bir mahrumiyet devrinin kapandığını, bilakis artık yokluk yerine varlık rejimin ve şartlarının hâkim olduğunu ifade eden” bir emare olarak sunmasını hatırlayalım.

IMG_8546

Bugün de Türkiye’de bir şeylerin değiştiği açık. Ancak bu argümanı sorunlu yapan şey yaygın bir biçimde bu zıtlığa vurgu yapan kanaat teknisyenlerinin bunu kullanma saikleri. Kanaat teknisyenleri, Erdoğan’ın yolunu takip ederek, sürekli bir “eski Türkiye-Yeni Türkiye” farkı üzerinden konuşurlar. Burada bir yandan Türkiye’nin artık o “eski Türkiye” olmadığını düzenli olarak anımsatmak, bir yandan da hala “tetikte olmak gerektiğini”nin altını çizmek eğilimi karşılar bizi. Bu bakımdan kanaat teknisyenlerinin AKP iktidarı dönemindeki rolünün ağırlıklı olarak bir tür “teyakkuz ideolojisi” üretmek olduğunu iddia etmek mümkündür. Hükümet yanlısı medyanın haber ve yorumlarına, bir yandan “düşman”ı “eski Türkiye” resmine hapsetmeye çalışan, bir yandan da her şeye rağmen yükselmeye başlayan “yeni Türkiye”nin taze köklerinin söküp atılabileceğinden endişe duyan bir dil hâkimdir. Bu haliyle kanaat teknisyenleri, büyük ölçüde, konumlarını bir tür hayalet avcılığına vakfetmiş durumdadır. Eski düzenin asli sahiplerinin artık “yeni Türkiye”nin varlık sahası içinde istedikleri gibi hareket edemeyecekleri, artık nefes almalarının mümkün olmadığı sıklıkla anımsatılırken, bir tür zombileştirme refleksi ile göçüp gitseler de her zaman dönebilecekleri ve üstelik bu seferki dönüşlerinin çok ama çok korkunç olacağı dile getirilir.

Recep Tayyip Erdoğan’ı bir diktatör olarak görüyor musunuz?
Görmüyorum. Diktatör kavramı tarihsel özü itibariyle otoritesini özel ve acil bir ihtiyaçtan alan ve görevi geçici bir süreyle sınırlandırılmış kişiye işaret eder. Modern zamanların diktatörlükleri için ise pek çok kategorik sorun var. Erdoğan’ı diktatör olarak tanımlamak bu açıdan bana kavramsal olarak doğru gelmiyor. Ama bu “diktatör değil, o zaman sorun yok” anlamına da gelmiyor tabii. Erdoğan demokrasiyi sadece otoriter bir çoğunlukçuluk diliyle ele alıyor ve artan bir şekilde güvenlik fetişizmine yöneliyor. Bence başlı başına bir sorun olan ve odaklanılması gereken yer burası. Başkanlık sistemine gidişin de bu sorunu büyüteceğini düşünüyorum.

IMG_1151

Muktedir – Türk Sağ Geleneği ve Recep Tayyip Erdoğan / Yazar: H. Bahadır Türk / İletişim Yayınları – Bugünün Kitapları / Editör: Tanıl Bora / Kapak: Suat Aysu / Kapak Fotoğrafı: Nom de plume / 1.Baskı 2014 / 480 Sayfa

Doç. Dr. H. Bahadır Türk; 1979’da Adana’da doğdu. 2001 yılında Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü’nde lisans, ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi anabilim dalında yüksek lisans, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Bilimi anabilim dalında doktora öğrenimi gördü. Birikim, Toplum ve Bilim başta olmak üzere çeşitli dergi ve derlemelerde yayımlanmış yazıları bulunmaktadır. Çankaya Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesidir. İletişim’den yayımlanmış kitapları: Şirket ve Parti – Genç Parti ve “Yeni Siyaset” (2008), Çoban ve Kral – Siyasetnamelerde İdeal Yönetici İmgesi (2012), Hayali Kahramanlar Hakiki Erkekler (2013), Muktedir (2014).

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.