‘Hüseyin ne zaman aklınıza gelse bir yerden turnalar göçer gelir, bayramı da getirirler.’

 

“Kocaman bir V harfinde kanat çırpan onca kuş. Upuzun bacaklı, zarif uzun boyunlu. Aylardan nisan olduğuna göre kendisi gibi yeni geliyor olmalıydılar. Leyleğe benziyorlardı ama onlardan farklıydılar. Coşkulu bağırtılarını dinlerken havaya bakmaktan yorulan başını öne eğdi. Bozkır gözünün önünde ıpıssız ve upuzun seriliydi. Adı gibi bombozdu, toz içindeydi. Peribacaları henüz yoktu etrafta. Sağa döndüğünde kratere benzeyen bir çukur gördü. Uzak, tuhaf bir gezegene iniş yapmıştı, yanında öteki dünyadan getirdiği şeyler yalnızca kitabı ve kremiydi. Bir de asıl kaçıp kurtulmak istediği, dünyadaki tek buluşu ve başarısı olan kendisi. Kendisini düşünmesiyle birlikte taksicinin bağırışlarını işitti.”

Hangimiz göğsümüzde bir ağırlıkla uyandığımız sabahlarda başımızı alıp gidecek bir yerimizin olmasını istemedik ki! Hangimiz önümüze çıkan yolları, insanları, kitapları bir işaret gibi görüp onları bir kader anına, verilen bir karara dahil etmedik ki! Hacer Yeni, ‘Turnalar Sıcak İklimlere Göçüyordu’ romanında bizi Eda’yla birlikte yola çıkarıp Seher’in peribacasından evinin kapısına bırakıyor. Bozkırın kadim inanışı, hiçbir geleni geri çevirmez ve eli boş göndermez ya, “ah”ların asıldığı bir ağaç, şifa niyetine dostluklar bekler kahramanımızı da Kapadokya’da. Hacer Yeni ile son romanı ‘Turnalar Sıcak İklimlere Göçüyordu’ hakkında söyleştik.

Eda ilk sayfalarda gözümüzde sadece bir “cosmo girl” gibi canlansa da, onu romanın kahramanı yapacağını hissettiğimiz iki detay aklımızda kalır: “ Bir insan günde kaç kez göğe bakarsa” o kadar sık aklına gelen kitabı ve tüm maddi zenginliğin içinde ailesi tarafından adeta terkedilmiş olması.   “İstese Roma’ya ya da Dubai’ye gidebilir.” Nereye gideceğini bilmese de “çekip gitmesi” mi onu romanınızın kahramanı yapan?
Çekip gitmesinden çok nereye gideceğini bilmemesi onu roman kahramanı yapan en önemli unsur sanırım. Gidecek bir yerin olduktan sonra gitmek çok kolay çünkü. Ve söylediğin gibi, “cosmo girl” olması için bütün şartlar mevcutken, yazgısının buna izin vermemesi söz konusu. Gönüllü bir roman kahramanı Eda, kendini kendisi dışında ne varsa onun ellerine teslim etmiş. Gökten başka hiçbir şeyle, hiç kimseyle yakınlık kuramayan bir kadın. Ve gökyüzü bize ne kadar uzak!

image7

Çekip gitmek, yollara düşmek, buna paralel içsel yolculuklar yapmak; bir mekanı, şehri, ülkeyi geride bırakırken kendimizden de kurtulmak edebiyatta, sinemada en sık karşımıza çıkan konulardan biri. Taşralı kahramanlarımız bu yolcuğu genellikle büyük şehirlere doğru yaparken, şehirli kahramanlarda ise tersidir, taşraya, köye, doğaya…  Roman fikri oluşurken Eda’yı Kapadokya’ya göndermeye karar vermiş miydiniz? Eda için bilinçli bir seçim değil ama yazar olarak siz orayı neden seçtiniz?
Evet, Eda oraya gidecekti, bu en başından belliydi. Kapadokya’ya on iki yıl önce, güzel bir güz gününde gitmiştim. Henüz tek bir dizi bile çekilmemişti o dönem, yalnızca bir iki tane otel vardı. Çok etkileyiciydi. Güneşin hareketiyle coğrafyanın aldığı renkler büyüleyiciydi. Bozkırın donukluğu içinde her gün bin tane yerkuşağı! Gökkuşağına alternatif. Kaderiyle kanlı bıçaklı bir kadının gitmesi için daha uygun bir yer düşünemiyorum. Taşların gün boyunca aldığı pembeler, bozlar bir şeyler demek istiyor çünkü.

Zaten Eda’nın kutsal kitabı, “Huzursuzluğun Kitabı” nda Pessoa, ” Köylü, roman okuru, dünya nimetlerine sırt çevirmiş çileci, bu üçü mutluluğu bilirler, çünkü üçü de kişiliklerinden vazgeçmiştir,” der. Eda Kapadokya’da üçü birden oluyor.

Bavulun kaybolması, uçaktan eve varacağı yolda taksinin kaza geçirmesi, gökte turna göçü görmesi… hepsi birer işaret gibi. Tüm bunlar içinde Hüseyin’in “atam gök, anam yer” demesi ve tanık olduğu turna göçü romanın kalan kısmına ve Eda’nın hayatına yön veriyor. Kitabın ismine de giren turna göçü neyi simgeler? Neyin işaretidir?
Hüseyin kitabın, dolayısıyla Kapadokya’nın ve turnaların bana armağanı. Kendi kendini yaratmış bir karakter. Kimsesiz ama bin kişiye bedel. Turnalar kadar iyi, güzel, vefalı. O da göğe delicesine bağlı, aynı Eda gibi. Ama o yeri de seviyor. Sevgiyle nefes alıp veriyor. Gittiği yere sıcak iklimlerden hava taşıyor. Kötülüğe, zalimliğe tahammülü yok. Hüseyin gibi insanlar yok artık pek. Tıpkı turnaların göçünün de artık Anadolu’da çok çok az yerden görülebilmesi gibi. Yalnızca on iki adet çiftleşen turna kaldı Anadolu’da bildiğim kadarıyla…

 

image7-1

‘Turnalar Sıcak İklimlere Göçüyordu’ bozkırı ve kitaptaki deyimle “ışıkçı” geleneğini ardına almış. Romandaki hikayeleri içiçe geçiren, birbirine bağlayan da oymuş gibi hissedilir. Bozkırda elinde sazıyla dolaşan, Ali’nin dalının yeşillenmesine, Seher’in o dalın yeşillendiği yerde yaşamasına, Hüseyin’in hayatta kalmasına yol gösteren “ışıkçı” kimdir?
Işıkçılar kitabın her şeyi aslında. Bu kitabı birilerine ithaf etseydim, Anadolu’da şimdiye kadar yaşamış, gelmiş geçmiş tüm ışıkçılara ederdim. Köy köy gezip elinde sazı şarkı söyleyen abdallar, bölgenin yıllar yılı horlanmış ve kenarda bırakılmışları aslında. Herkes onları aşık olarak biliyor zira “ışıkçı” terimi Aleviliği fazlasıyla çağrıştırdığı için devleti rahatsız ediyor ve adları hemencecik “aşık” olarak değiştiriliyor.

Alevilikteki yaşam ilkelerinden biri olan “yıktıysan kaldır” ilkesi adeta kadınlar için işler kitapta: Ali yıllar sonra, aşık olduğu Seher’e rastlayınca eşinden ayrılır. Ali’nin bu boşanmanın kefaretini ödemesi için koşulan şartı yerine getirmesiyle başlayan hikaye, Seher’in Ali’den sonraki hayatına da yön vermektedir. “Yıkılan” bir kadın için, Seher’e bir dertle gelen bütün kadınlar “kaldırılır” neredeyse…. Kitapta kurulan ilişkiler bir “kadın dayanışması” sayılabilir mi?
O kadar doğru bir tespit ki bu. ‘Turnalar Sıcak İklimlere Göçüyordu’ bir “kadın dostluğu” kitabı. Ben kadının kadının kurdu olduğuna filan inanmıyorum, en azından bana hayatımda en büyük desteği hep kadınlar verdi. Yollarımı açtılar, düştüysem kaldırdılar. Tersi de geldi başıma ama olsun. Eda’yı da ayağa kaldıran Seher. Her sabah güneşin doğuşunu birlikte izleyebileceğimiz bir Seher’imiz olsa ne kadar şahane başlardı günler!

Romanda iki kötü olay var, trafik kazası ve hasta bir annenin cinneti. Kitapta tanıdığımız herkesi birbirine bağlayan bu iki kötü olaya rağmen, kadın- erkek, tüm kahramanlardan yayılan bir iyilik hali var. Hüseyin’de somutlaşan saflık; Seyit’teki vazgeçmişlik; Ali’nin ille de her sabah doğuşu… üstüne bir de mutlu son! Mutlu sonları sever misiniz?
Mutlu olan her şeye bayılırım, mutlu olsalar dahi sonlar hariç. Sonları bir türlü sevemedim. Ali’nin her sabah doğuşu; hep başlangıç, hep umut demek. Hüseyin ne zaman aklınıza gelse bir yerden turnalar göçer gelir, bayramı da getirirler. Bu ikisinden güç alır, Seyit’in vazgeçmişliğini kendinizinkiyle harmanlar, birlikte yaşar gidersiniz. Son diye bir şey yok.

image5

“Ancak normalde şekilsiz, eğri büğrü bulduğu dünya burada göz alıcıydı.” Eda, “şekilsiz, eğri büğrü” dünyadan, bavulu kaybetmiş olsa da, eli boş gelmiyor aslında bu göz alıcı dünyaya. Huzursuzluğun Kitabı altını çizdiği satırlarla birlikte elinin altında, Küçük Prens aklında… Bir yerlere gitmeyi planlarken Wittgenstein ve İngeborg Bachman’ı görüp unutacak kadar kitapları seviyor. Şiiri de unutmayalım, romanın girişinde Ah’lar Ağacı karşılıyor bizi, Eda sık sık “göğe bakıyor” Okur, küçük çaplı bir okuma listesi bile çıkarabilir romandan. Eda’nın okuma listesini romandan öğreniyoruz ama yazar Hacer Yeni neler okuyor, kitaplarla ilişkisini nasıl kuruyor?
Kitaplarla yaşıyorum diyelim. Bazen sorarlar ya, bu kadar kitabı okuyor musunuz diye. Hayır diyemeyeceğim zira çok okuyorum ama okumasam da varlıkları dahi iyi geliyor. Geçtiğimiz aylarda Alberto Manguel İstanbul’a geldiğinde kendisiyle güzel bir gün geçirme fırsatım oldu. Bana çağdaş yazarlardan kimi okuduğumu sorduğunda kendisinden başka kimseyi okumadığımı söyledim. Şaşırdı. Bir de Javier Marias’ı ekleyiverdim. Feci klasikçiyim. Dostoyevski, Carson Mc Cullers, Pavese delisiyim. Sevim Burak’ı tekrar tekrar okurum. Şu sıralar Marguerite Duras okuyorum.

Dergi serüveninizi, bir gazete ekinde yazılar yazdığınızı, ‘Bir Dilek Tut’ ve ‘Metres Rezidans’tan sonra Turnalar Sıcak İklimlere Göçüyordu’yu yazdığınızı biliyoruz. Bir söyleşinizde okudum, ilk kitabınızı yazmaya motive eden, hala birlikte çalıştığınız Kalem Ajans olmuş. Bir ajansla çalışmanın yararları nelerdir? Ajansların yayın dünyasında “iyi edebiyat” lehine etkili olmaları mümkün mü?
Sizi yüreklendirmesi diyebilirim en başta. Derleyip toplaması. “İyi edebiyat” lehine oldukları şüphe götürmez diye düşünüyorum zira edebiyatın kendisi “iyi” bir şey ve onunla uğraşanların en büyük derdi de yine edebiyatın ta kendisi. Aradığınız başka bir şeyse eğer, dünyada yapacak o kadar çok iş var ki.

Romanda çözülmeden bırakılmış, adeta başka bir romana giriş olsun diye oraya bıraktığınız bir hikaye daha var. Okur bazen yazarın bıraktığı izleri yakalar, bazen de bu izleri yanlış yorumlayıp boş bir umuda kapılır. Acaba trafik kazasında ölenlerin sırrı çözülecek mi başka bir romanda? Turnalar Sıcak İklimlere Göçüyordu’dan sonra ne yazmayı planlıyorsunuz?
Evet o kazada ölenlerin ardında gencecik bir kızın cinayeti var. Onu öylece bırakmamın nedeni çözülmemiş tüm kadın cinayetlerinden başka bir şey değil. Hunharca katledilip oraya buraya atılan, gömülen kadınlar. Neden olmasın? Her an o noktaya geri dönebilirim.

Şu sıra bir Ermeni halısının öyküsünü yazıyorum. Onu da dokuyan kadınlar. 1900’lerin başında sırf Diyarbakır civarında yüzlerce halı dokuma atölyesi var. Oralarda çalışan kadınlara ne oldu sence

Turnalar Sıcak İklimlere Göçüyordu / Yazar: Hacer Yeni/ Roman/ Koyu Kitap/ Editör: Hulusi Güven/ Kapak Görseli: Snjenaza Josipovic /1. Baskı, 2014 / 247 sayfa

Hacer Yeni; Trabzon’da doğdu. Kültür Koleji’nin Kültür Koleji’nin ardından Marmara Üniversitesi, İngiliz Dili Eğitimi Bölümü’nü bitirdi. Yine Marmara Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde yüksek lisansını tamamladı. Tezinin konu başlığı “Foucaul feminizmin dostu mudur yoksa düşmanı mı?” Yeditepe Üniversitesi’nde beş yıl İngilizce dersleri verdikten sonra medyaya girdi. Üç yıl ELLE dergisinde muhabir ve editör olarak çalıştı. Milliyet gazetesi Cadde ekinde köşe yazarlığı yaptı. İlk romanı “Bir Dilek Tut” 2011, ikinci kitabı “İstanbul’da Günah Öyküleri, Metres Rezidans 2013 yılında yayımlandı. Kar ve Cinayet Öykülerinden oluşan Kar İzleri Örttü adlı seçkide Karmen adlı öyküsüyle yer aldı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.